Odysseus eve dönmeye çalışmıyor, eve dönebilecek kişiye dönüşmeye çalışıyor. Çünkü Truva'dan ayrılan adam ile İthaka'ya ulaşan adam aynı kişi değil. Yol boyunca karşılaştığı her ada aslında onun inançlarını ve insanlığını test ediyor. Homeros'un metninde macera karakteri dönüştürür. "Saraylar, ticaret, kültür…devamıOdysseus eve dönmeye çalışmıyor, eve dönebilecek kişiye dönüşmeye çalışıyor. Çünkü Truva'dan ayrılan adam ile İthaka'ya ulaşan adam aynı kişi değil. Yol boyunca karşılaştığı her ada aslında onun inançlarını ve insanlığını test ediyor. Homeros'un metninde macera karakteri dönüştürür.
"Saraylar, ticaret, kültür ve dil ile birlikte yaşıyorduk ta ki biz onu yok edene kadar." sözü aslında bütün filmin özeti. Çünkü bu cümle yalnızca Truva'yı değil, geçmişte çöken her medeniyeti ve bugün kendi değerlerini tüketen her toplumu anlatıyor. Nolan da bu tarihsel kırılmayı sadece dekor olarak kullanmıyor. Savaşın kazananı olmadığını, sonunda herkesin biraz barbarlaştığını göstermeye çalışıyor. Bugün de dünyanın farklı yerlerinde yaşanan savaşlar ve göç krizleri düşünüldüğünde bu cümlenin hala güncelliğini koruması oldukça çarpıcı.
Medeniyet gerçekten ilerliyor mu yoksa sadece daha modern görünen yeni barbarlık biçimleri mi üretiyoruz?
Nolan bu sorunun cevabını vermiyor.
Zeus'un koyduğu yasalar yalnızca dini kurallar değildir. Toplum düzenini ayakta tutan ortak ahlak ölçüleridir. Bunun en güzel örneklerinden biri de misafirlik yasası. Antik Yunan'da bir yabancı önce misafir kabul edilir, kim olduğu daha sonra sorulurdu. Çünkü herkes, tanrıların kılık değiştirerek gelebileceğine inanırdı. Film boyunca bu ayrım sürekli bulanıklaşıyor. Misafir olması gereken insanlar işgalciye, sığınmacı olması gereken insanlar yağmacıya dönüşüyor. Böylece ev kavramı da sadece dört duvardan ibaret olmaktan çıkıyor.
Kirke bölümü ise filmin en güçlü metaforlarından biri. Çoğu kişi onun Odysseus'un adamlarını domuzlara çevirmesini bir lanet olarak görüyor. Domuz burada açgözlülüğü ve kontrolsüz arzuları temsil ediyor. Yani Kirke'nin büyüsü yeni bir kimlik vermiyor. Gerçek kimliği görünür hale getiriyor.
Odysseus'un karşılaştığı her ada da aslında farklı bir insan halini temsil ediyor.
Bazen en büyük tuzak huzurdur. İnsan bazen kötü olduğu için değil, fazla rahat olduğu için de yolunu kaybedebilir. Kalypso bana göre mutluluğun değil, konforun sembolü. Çünkü konfor bazen insanı büyütmez. Olduğu yerde tutar.
İnsan en çok kendi istediği yalana inanır. Sirenler yalan söylemez. İnsan zaten inanmak istediği yalana kendi gider. Bu yüzden bence Sirenler bugün propaganda, manipülasyon ve dijital çağın bilgi kirliliğiyle çok benzeşiyor. Artık kimseye zorla bir şey kabul ettirilmiyor. İnsanlar duymak istedikleri şeyi seçiyor sonra da ona inanıyor. Sirenler artık kayalıklarda şarkı söylemiyor. Algoritmaların, propagandanın ve popülizmin içinde konuşuyor.
Penelope'nin talipleri sadece nefret edilmesi gereken kötü karakterler gibi gösterilir. Ama bence temsil ettikleri şey çok daha büyük. Talipler yalnızca Penelope ile evlenmek istemiyor. İktidarı ele geçirmek istiyor. Merkezi otorite kaybolunca ilk kaybolan şey adalet oluyor. Sonra mülkiyet, sonra güven. En sonunda ise insanlar birbirine duyduğu saygıyı kaybediyor. Talipler işte tam olarak bu sürecin sembolü.
Cyclops'u yalnızca tek gözlü bir dev olarak görmek büyük haksızlık olur. Bence Polyphemos, hukuk tanımayan mutlak gücün sembolü. Sadece "Güçlüyüm, o halde haklıyım." anlayışı vardır. İşte bu yüzden Cyclops sahnesi aslında medeniyet ile barbarlığın ilk büyük çatışmasıdır. Çünkü Cyclops'u artık bir mağarada yaşamıyor. Onu hukukun işlemediği yerlerde görüyoruz.
Filmde kısa yer kaplasa da Lotus Yiyenler en modern metaforlardan biri. Lotusu yiyenler eve dönmek istemiyor. Geçmişlerini, sorumluluklarını unutuyorlar. Ama aslında mutlu da değiller. Sadece hiçbir şey hissetmiyorlar. Bence Lotus artık günümüzde bitki değil. Sürekli tüketilen içerikler, saatleri aşan ekran süremiz... İnsanı gerçek sorunlarından uzaklaştıran ama onları çözmeyen her şey... Bazen kaçmak dinlenmek değildir, sadece ertelemektir.
Skylla ile Kharybdis ise belki de destanın en güncel metaforu. Çünkü burada doğru seçenek yok, sadece kötünün iyisi var. Bazen liderlik, iyi ile kötü arasında değil, iki kötü seçenek arasında daha az zarar vereni seçmek zorunda kalmaktır. Günümüz siyasetinde, ekonomisinde ve hatta bireysel hayatlarımızda bile sürekli bu ikilemlerle karşılaşmamız, bu sahnelerin neden hala güçlü hissettirdiğini açıklıyor.
Homeros'un destanında her ada, Odysseus'un karakterine yeni bir katman ekler. Nolan'ın filminde ise bazı duraklar bu derinliği kurmaya fırsat bulamıyor. Özellikle Laistrygonlar ve Cyclops bölümleri bunun en belirgin örnekleri. Sahneler olağanüstü görünüyor. Ses tasarımı etkileyici. Ama kurgu bazen o kadar hızlı ilerliyor ki kritik anlar havada kalıyor. Sanki karakter değişiyor ama film bunu bize yaşatmak yerine sonuçlarını gösteriyor. Bu yüzden yolculuğun sonunda Odysseus'un değiştiğini biliyoruz. Ama o değişimi her adımda hissedemiyoruz.
Filmden çıktıktan sonra aklıma sürekli Türk destanları geldi. Odysseus'un uzun yolculuğu ve eve dönüşü, Bamsı Beyrek'in yıllar süren ayrılığı ve dönüşünü hatırlatıyor. Penelope'nin sadakati ile Banu Çiçek’in bekleyişi arasında güçlü bir paralellik var. Polyphemos, tek gözlü dev yapısıyla Tepegöz anlatısını çağrıştırıyor. Kirke ve Kalypso'nun kahramanı yolundan alıkoyan ve iradesini sınayan yönleri de Albız (Al Karısı) figürünü anımsatıyor. Elbette bu karakterler birebir aynı değil. Ancak farklı coğrafyalarda ortaya çıkan destanların benzer korkuları, benzer kahramanlık anlayışlarını ve benzer insanlık sorularını işlemesi oldukça ilginç. Belki de bu yüzden Odyssey yalnızca Antik Yunan'ın değil, bütün insanlığın ortak hafızasında yaşamaya devam ediyor.
İnsanı insan yapan şey nedir?
Medeniyet güçlü insanların değil, sınır koyabilen insanların eseridir. O sınırlar kaybolduğu anda insanlar, Kirke'nin büyüsüne ihtiyaç duymadan da birbirlerine dönüşmeye başlar.