Spoiler içeriyor
Kataomoi “karşılıksız sevgi” anlamına gelmektedir. Film ilerledikçe bunun çok daha geniş bir kavram olduğunu fark ediyoruz. Çünkü burada karşılıksız kalan şey sadece aşk değil. Hayata, geride kalanlara ve söylenmemiş sözlere duyulan doyumsuz, sahipsiz bir özlemdir. Ulaşma çabasının, hatırlama arzusunun ve…devamıKataomoi “karşılıksız sevgi” anlamına gelmektedir. Film ilerledikçe bunun çok daha geniş bir kavram olduğunu fark ediyoruz. Çünkü burada karşılıksız kalan şey sadece aşk değil. Hayata, geride kalanlara ve söylenmemiş sözlere duyulan doyumsuz, sahipsiz bir özlemdir. Ulaşma çabasının, hatırlama arzusunun ve yasın karşılıksızlığıdır.
Nobuhiro Doi sinemasına bayılıyorum. 2004’te Be with you filminde "Ölü bir insan yaşayanların dünyasına geri dönerse ne olur?" sorusunu işliyor, geri gelen ölü ve kavuşma fikri üzerinden bir hikaye anlatıyordu. 2025’te ise bu soruyu tam tersinden soruyor: "Ölü insanlar yaşayanların dünyasına geri dönemezse ne olur?" Bu kez karşımızda geri dönemeyen ölüler ve kavuşamamanın tam ortasında bağ kurma çabası var. Aynı ontolojik mesele, bambaşka bir aynadan yansıtılıyor.
Sinema tarihindeki klasik hayalet figürü genellikle zamanın belli bir anında donmuş, geçmişe çakılı kalmış varlıktır. Filmde ise onlar da büyüyor, değişiyor ama ne yazık ki dünyanın geri kalanıyla eşzamanlı olarak değişemiyorlar.
“Geldiğiniz dünyaya geri dönmek istiyorsanız, söylediklerimi yapmalısınız. Şu anda hatıralarınız ve duygularınız sürükleniyor. Bu sebeple eski benliğinizle uyumunuzu kaybettiniz. Eğer gerçek dünyanızdan biriyle bağlantı kurarsanız, kendi duygusal parçacıklarınızı, onun parçacıklarıyla uyumlu hale getirebilirsiniz. Kalpten kalbe bağlanarak, vücudunuzun tüm parçacıklarını geri kazanabilirsiniz.”
Film burada fiziksel parçacık fikrini duygusal bir dile dönüştürüyor. Gerçek hayatta da hepimiz başkalarının içinde parçalar bırakıyoruz. İnsan sadece kendi bedeninde yaşamıyor. Başkalarının duygusu ve hafızasında da yaşıyor.
Film ruhu, bir insanın fiziksel varlığından geriye kalan ilişki ağı olarak tanımlıyor. Annenin seni hatırlaması, arkadaşının seni anlatması, birinin senin yüzünden değişmesi, bir evde senin alışkanlıklarının sürmesi…
Japon sinemasında ölüm verimli bir temadır. Çünkü Şinto inancına göre doğadaki her şeyin bir ruhu (kami) vardır. Ölen insanların ruhları da evrenden tamamen kaybolmaz. Yaşadıkları mekanlara, sevdiklerinin yanı başına siner. Japon mitolojisinde bir ruhun huzura kavuşamaması (yurei), dünyada yarım kalmış bir arzusu veya söylenmemiş bir sözü olmasındandır. Budist düşüncedeki Bardo evresinde insan bedenini terk eden ruh, çözülmemiş arzuları ve tamamlanmamış yas süreçleri bitene kadar arafta sürüklenir.
Kızların fiziksel boyuttan kopup arafta kalmaları da eski benlikleriyle olan uyumun bozulmasıdır. Kuantum dolanıklığında birbirinden uzaklaşan iki parçacık ne kadar ayrı düşerse düşsün, aralarındaki bağ kopmaz. Kızların fiziksel boyuttan kopup arafta kalmaları, eski benlikleriyle olan uyumun bozulması anlamına geliyor.
Bu araf halinde karşımıza çıkan Misaki, Yuuka ve Sakura, aslında yasın üç farklı biçimini temsil eder. Misaki daha çok özlemi temsil ederken, Yuuka hatırlanma ve yeniden bağ kurma ihtiyacını, Sakura ise öfkeyi, hesaplaşmayı ve cevapsız kalan o yakıcı neden sorusunu taşır. Aralarında kan bağı yoktur. 12 yıl önce yaşanan o travmatik olay onları birbirine mühürlemiştir. Psikolojide buna kolektif travma bağı denir. Dünya onları göremediğinde, onlar birbirinin şahidine dönüşürler. Aynı evde yaşayıp aynı gündelik ritüelleri paylaşmaları, araftaki ruhların birbirine tutunarak oluşturduğu o mucizevi seçilmiş aile arketipidir. Çünkü yas tek bir biçimden ibaret değildir ve bu üç kadın, yasa verilen farklı insani yanıtların aynı çatı altında var olabileceğinin kanıtıdır.
Ancak bu birlikteliğin arkasında, dünyanın acımasız akışı durmaktadır. Ölüm, zamanı durdurmaz. Hartmut Rosa’nın sosyal hızlanma teorisini düşünelim. Geride kalan ruhlar için hayat durmuştur ama yaşayanlar dünyası akar. Bu durum, varoluşçu felsefede yabancılaşma olarak karşılık bulur. Kendinizi ait hissettiğiniz dünya değişmeye devam ederken, siz o sahnenin sadece sessiz ve görünmez bir seyircisi konumuna düşersiniz.
Günümüz insanı hayattayken bile bu arafta yaşıyor. Pandemiler, felaketler veya toplumsal travmalar sonrası bireylerin yaşadığı donakalma hissi, tıpkı bu üç kadının arafta asılı kalması gibidir. Yan yana yürürüz ama birbirimizin frekansına temas edemeyiz. Filmdeki o radyo çağrısı, modern insana yapılmış bir çağrıdır: “Geri dönmek istiyorsan, bir başkasının kalbiyle kendi parçacıklarını bağla.”
Nobuhiro Doi ve Yuji Sakamoto ortaklığı, bize hüznü son derece yüksek ama bir o kadar da iyileştirici bir hikaye sunuyor. Ölümü soğuk bir son olarak değil de söylenmemiş sözlerin, yarım kalmış arzuların ve henüz tamamlanmamış bağların bir durağı olarak ele alıyor. Bize, bir başkasının hafızasında ve kalbinde yer bulabildiğimiz sürece hiçbir zaman tam anlamıyla ulaşılamaz olmayacağımızı hatırlatıyor.