✨️ PEGI 18 ✨️ Bu Filmin Uzayla Alakası Neeeöööeee? Bu kafaya göre, beynine yapay zeka çipi yerleştirilmiş iki cyborg uzayda sevişse onun adına da uzay filmi diyecekler! 🤦🏻♂️ Oysa bu düpedüz bilimkurgu soslu erotizm ulennn. Benim zihnimdeki uzay filmi evrenin…devamı✨️ PEGI 18 ✨️
Bu Filmin Uzayla Alakası Neeeöööeee?
Bu kafaya göre, beynine yapay zeka çipi yerleştirilmiş iki cyborg uzayda sevişse onun adına da uzay filmi diyecekler! 🤦🏻♂️ Oysa bu düpedüz bilimkurgu soslu erotizm ulennn.
Benim zihnimdeki uzay filmi evrenin gizemlerini, astrofiziği ve gezegen keşiflerini izleme hevesiyle ekran başına geçip, kendimi kara deliğe doğru tek yönlü bir intihar görevine gönderilmiş bir grup mahkumun ortasında bulmak değildi.
Alien filmi özünde nasıl ki bir uzay gemisi yerine okyanusun dibindeki bir denizaltıda da geçebilecek bir korku filmiyse, High Life da sadece klostrofobik bir psikolojik gerilim ve hapishane filmi benim için.
Olay tamamen Juliette Binoche'un canlandırdığı Doktor Dibs karakterinin Temu'dan aldığı diploması ile uzaydaki radyasyonun ve izolasyonun üreme üzerindeki etkilerini araştırmak için mahkumlar üzerinde yaptığı zorla üreme deneyleri etrafında dönüyor. Klostrofobik ortamda insan doğasının karanlık taraflarını fazlasıyla rahatsız edici vahşi biyolojik deneyler silsilesi ile araştırıyor. Dünyadan ışık hızında uzaklaşan bir idam mahkumunun hapisane günlüğü bu ve burada uzay sadece arka plan.
Bunu dünyada da yapabilirlerdi. Bir hapishane hücresindeki iki mahkuma delik bir kondom ve radyasyon verip ekranlara da yıldız ışığı serpiştirilmiş uzay boşluğu görselleri yansıtabilirlerdi. 🤔
Bu travmanın adı da hâlen High Life olarak kalabilirdi. Eminim kafası güzeldir.
Gerçek anlamda uzay filmi dediğimiz tür uzayın kendisinin, yerçekiminin, kara deliklerin ve o devasa boşlukta hayatta kalma duygusunun ana odak olduğu yapımlar.
Interstellar, The Martian veya Apollo 13 gibi filmler bu tanımın hakkını sonuna kadar veriyor çok şükür.
Bu dekorda uzay aracı ya da kutu şeklindeki kapsül ya da her neyse, karakterlerin hiçbir yere kaçamayacağı izole bir mekan olduğu için bu nesnel durum ile hikayeyi ana unsur olan uzay bağlamından kopartmak çok basit sanıyorlar sanırım.
Tel maşa bir alet içerisinde herkesin kafası güzel, anlamsız koşuşturmacalar ve gereksiz bir öz güven var. Şunu otomobil ile sehayatte bile yapamazsın. Şöförün eli direksiyonda gözü yolda olur. Yolcular da koltuklarında dik oturur camdan dışarıyı izler ama farkındalıkları yükseltir.
Mahkumsun ama misyonlu mahkumsun. O neyse artık? Öleceksin, şimdi itaat et ve görevini yerine getir dersen kimse beklemez doktor bacım. Hele ki basit hırsızlık ve yaralama suçlarından mahkum olmuşlara dakika başı bir sen suçlusun, mahkumsun dersen isyan çıkar. Cinayetten hüküm giymişleri de o F Tipi Cezaevi'nden bozma gemiye tıkıştırırsan yolculuğun ilk haftası gemide kimse kalmaz.
Peki neden uzayda geçen her film eninde sonunda bir hayatta kalma dramasına dönüşüyor derseniz, cevap çok basit.
Hocam şincük ortam suni ve suni olanın mutlaka kusuru vardır. Sinemacıların uzayı sürekli bir felaket senaryosuna çevirmesinin arkasında kara mizah tadında çok net gerçekler yatıyor. İnsan dünyaya ait bir varlık, uzay bizim için tasarlanmış bir yer değil. O devasa, son teknoloji gemiler aslında bizim hayatta kalmamızı sağlayan birer balon. Ve biz bu kusuru hiçbir zaman sıfırlayamayacağımız için, o balonun patlaması kaçınılmaz. Patlamadı diyelim ki sadece arıza yaptı. Kapıyı açıp inemezsin, bodrum katına veya ormana saklanamazsın. Etrafın sonsuz bir ölümle çevrili olduğu için en ufak bir oksijen sızıntısı anında devasa bir hayatta kalma mücadelesine dönüşmek zorunda. Mahkum olmasan dahi uzay gemisi o andan sonra dünyanın en teknolojik hapishanesi zaten.
Dünya hataları affedebilir belki ama uzay boşluğunun affı yok. Bir meteor çiziği, ufak bir yazılım hatası veya bir uzaylı o lüks tabutu toprak bulsa gömer.
Bunun en trajikomik örneği meşhur USS Enterprise. Tamam eğri oturup doğru konuşalım. O film uçuk kaçık fantastik ama hiçbir zaman bozulmadığı, kalkanlarının hiç çökmediği ve her görevin tereyağından kıl çeker gibi bittiği bir senaryoda "Bu ne? Çorum Belediyesi'nin uzay fen işleri departmanı mı?" der, beşinci dakikada uyuyakalırdım.
O yere göğe sığdırılamayan kusursuz teknolojinin mutlaka çuvallaması gerekir ki, kusursuzluk hikayeyi ve sabrımı öldürmesin. Ama ota boka da bozulmasın. Arızanın sebebi son derece bilimsel ve mantıklı olsun.
Bedenim sağ, sağ! Yürüyebiliyorum. Elhamdülillah şok şükür. Ama ruhum?
Kısacası uzay filmlerinin çok büyük bir kısmı evreni keşfetmekle değil, insanın kendi kusurlu yarattığı teknolojiye fazla güvenmesinin bedelini ödemesiyle ilgili, bunu son derece doğal buluyorum.
BU FİLİM HARİÇ.
"Uzay, insanın kibrini parçalamak için kurulmuş en kusursuz gerçek sahnedir."
"Görkemli gemiler içindeki yolcuları bekleyen lüks tabutlardan başka bir şey değildir."