Bu film bana “mono no aware” kavramını hatırlatıyor. Kabaca çevirmek gerekirse, "geçip giden şeylerin güzelliğini ve hüznünü aynı anda hissedebilmek." Bir yaz tatilinin biteceğini bilmezsin. Ama yıllar sonra dönüp baktığında onun güzelliği biraz da geri gelmeyecek olmasından kaynaklanır. Sevdiğimiz insanları…devamıBu film bana “mono no aware” kavramını hatırlatıyor. Kabaca çevirmek gerekirse, "geçip giden şeylerin güzelliğini ve hüznünü aynı anda hissedebilmek."
Bir yaz tatilinin biteceğini bilmezsin. Ama yıllar sonra dönüp baktığında onun güzelliği biraz da geri gelmeyecek olmasından kaynaklanır.
Sevdiğimiz insanları her zaman kurtaramayabiliriz. Fakat onları anlamaya çalışmaktan vazgeçmemek, sevgiyi yaşatmanın bir başka yoludur.
Bazı günleri saat saat anımsıyoruz. Bazıları ise tamamen silinmiş oluyor. Bazen bir koku... Bir tat... Bir şarkı... Yıllardır unuttuğumuz bir günü yeniden karşımıza çıkarıyor. Ama yine de o resim hiçbir zaman tamamlanmıyor.
Kasetlerin sürekli bozulması, görüntülerin kesilmesi ve bazı anların yarım kalması da bu yüzden çok anlamlı. Çünkü hafıza bir arşiv değildir. Bir kurgu odasıdır. Her hatırlayışta geçmişi biraz değiştiririz. Bazı ayrıntıları büyütür ve bazılarını sileriz. Bazen hiç yaşanmamış bir duyguyu bile yıllar sonra yaşamışız gibi hissederiz. Bir türlü tam oturmayan parçalardan yeniden kurmaya çalışırız. Hiçbir zaman bitiremediğimiz bir yapboz gibi ama yine de vazgeçmeyiz. Çünkü sevmek bazen sadece hatırlamaya devam etmektir.
Calum'un trajedisi yalnızca mutsuz olması değil. Asıl trajedisi, mutsuzluğunu yaşama hakkını bile kendinde görememesidir. Çünkü karşısında on bir yaşında bir çocuk vardır ve o çocuğun tatili bozulmamalıdır.
Ebeveynlik, çocuğun hatırlayacağı anı güzel bırakmaya çalışırken kendi yükünü sessizce taşımaktır.
İnsan öylesine alışır ki acısını saklamaya bir süre sonra çevresi değil, kendisi bile bunu normal sanmaya başlar. Calum'un sürekli kızının yanında neşeli görünmeye çalışması aslında yalnızca Sophie'yi koruma çabası değil. Bir noktadan sonra kendi kimliği haline gelmiştir. Sanki mutsuz olmaya hakkı yoktur. Çünkü iyi babanın yorulmaması gerekir. İyi babanın hep çözüm üretmesi gerekir. Ama Calum artık çözüm üretemeyecek kadar yorulmuştur.
Odadaki büyük yatağı kızına bırakıp kendisinin küçük açılır yatakta uyuması, ilk bakışta önemsiz bir ayrıntı gibi görünebilir. Ama karakteri anlamak için bundan daha güçlü bir sahne yoktur. Çünkü sevgi bazen büyük fedakarlıklarla değil, kimsenin fark etmediği küçük tercihlerle görünür. Çocukken bunları önemsemeyiz. Yıllar sonra aynı görüntüye baktığımızda ise boğazımız düğümlenir. Çünkü artık biliriz. Bir baba, elindeki imkanlarla aslında elinden gelenin en iyisini yapıyordur.
Bazen bir insan öldükten ya da hayatımızdan çıktıktan çok sonra bile bizi büyütmeye devam eder. Yetişkin Sophie'nin babasını yeniden anlamaya çalışması, aslında onun sevgisinin hala yaşamaya devam ettiğinin en güçlü kanıtıdır.
Psikolojide yas süreci üzerine çalışan birçok araştırmacı, insanların kaybettikleri kişiyi zihninde yeniden inşa ettiğini söyler. Eskiden yasın amacı unutmak sanılıyordu. Bugün ise tam tersi düşünülüyor. İnsan unutmaz, unutamaz. Sadece hatıralar üzerinden o kişiyle yeni bir ilişki kurar. Sophie'nin yaptığı da tam olarak bu.
Geç kalmış bir tanışmanın filmi.
Bir babayı, onun artık cevap veremeyeceği bir zamanda yeniden anlamaya çalışan bir kızın özlemle ve sevgiyle kurduğu sessiz ama sarsıcı diyaloğun filmi.
Hafızanın güvenilmezliğini, çocukluğun masumiyetini, ebeveyn olmanın görünmeyen yükünü, depresyonun sessiz yüzünü, yasın yıllar sonra bile dinmeyen ağırlığını ve büyümenin kaçınılmaz farkındalığını aynı hikayede buluşturuyor.
Yirmi yaşında izlediğiniz Aftersun ile kırk yaşında izleyeceğiniz aynı film olmayacak. Çocukken Sophie'ye yakın hissedeceksiniz. Anne ya da baba olduğunuzda Calum'a yaklaşacaksınız. Bir kayıp yaşadığınızda ise belki ilk kez yetişkin Sophie'nin sessizliğini anlayacaksınız.
“Gamsız hayat herkese başka sorar geçmiş hesaplarını.. Gamsız hayat herkesi başka yorar, görmez gözünün yaşını..”