Filmin asıl ilgilendiği şey suçun kendisi değil, insanın gerçekle kurduğu ilişki. Daha doğrusu, gerçeğin yerini alan inançlar. "Başkasını suçlamak her zaman daha kolay." Film boyunca neredeyse herkes kendi acısıyla yüzleşmek yerine onu başka bir yere yönlendirmeye çalışıyor. İnsan zihni, kaosu…devamıFilmin asıl ilgilendiği şey suçun kendisi değil, insanın gerçekle kurduğu ilişki. Daha doğrusu, gerçeğin yerini alan inançlar.
"Başkasını suçlamak her zaman daha kolay."
Film boyunca neredeyse herkes kendi acısıyla yüzleşmek yerine onu başka bir yere yönlendirmeye çalışıyor. İnsan zihni, kaosu düzene dönüştürmek istiyor.
"Çünkü galiba sevdiğin birini böyle saçma bir şekilde kaybettiğini kabul etmek çok zordur."
Beklenmedik bir ölüm, anlamsız görünen bir kayıp ya da telafisi olmayan bir hata... Beyin bu boşluğa dayanmakta zorlanıyor. İşte o zaman komplo teorileri, inançlar ya da birilerini suçlama eğilimi ortaya çıkabiliyor. Çünkü cevapsız kalmak, yanlış bir cevaba inanmaktan bile daha zor.
"Bu kadar acıyla başa çıkmak kolay değil. Bence o fikirler babana kendisini özel ve işe yarar hissettiriyor."
Yönetmen hiçbir karakteri tamamen haklı ya da tamamen haksız göstermiyor. Özellikle baba karakteri bunun en iyi örneği. İlk bakışta klasik bir komplo teorisyeni gibi duruyor. Her olayın arkasında daha büyük bir plan olduğuna inanıyor. Ama film onun neden böyle biri olduğunu anlatmaya başladığında bakış açımız değişiyor. Çünkü mesele yalnızca neye inandığı değil, neden buna ihtiyaç duyduğu.
Komplo teorileri üzerine yapılan araştırmaların önemli bir kısmı, insanların yalnızlaştıkça ve kontrol hissini kaybettikçe büyük anlatılara daha kolay sarıldığını gösteriyor. Çünkü bu teoriler yalnızca olayları açıklamaz, aynı zamanda kişiye bir kimlik verir. Artık sıradan biri değil, gerçeği gören kişidir. Bu da insana yeniden değerli olduğunu hissettirir.
Martín'in yaşadığı dönüşüm tam olarak böyle. Eşini kaybetmiş. Kızından uzaklaşmış. Ailesindeki yerini yıllar önce yitirmiş. Kendisini dinleyen neredeyse kimse kalmamış. Hayatındaki kontrolü büyük ölçüde kaybetmiş biri. Böyle bir insan için komplo teorileri sadece fikir değil. Aidiyet duygusu ve amaçtır.
Viktor Frankl “İnsanın en temel ihtiyacı mutluluk değil, anlamdır” der. İnsan acıya bile dayanabilir ama anlamsızlığa dayanamaz. Martín'in yaşadığı şey de tam olarak bu.
Filmin adının Los Creyentes, yani "İnananlar" olması da tesadüf değil. Çünkü filmde insanlar aynı olaylara bakıyor ama farklı gerçekler görüyor. Bir taraf için bütün parçalar büyük bir komplonun kanıtı. Diğer taraf için aynı parçalar yalnızca tesadüf.
İnsan birisi hakkında karar verdikten sonra onun yaptığı her şeyi bu kararı doğrulayacak şekilde yorumlamaya başlıyor. Martín için kızı artık onu anlamayan biri. Ruth için ise babası çoktan gerçekle bağını koparmış biri. Dolayısıyla söyledikleri her cümle, karşı tarafın önyargısını biraz daha güçlendiriyor. İkisi de karşı tarafı dinlemek yerine, kendi kafasında oluşturduğu karakterle konuşuyor. Psikolojide bu duruma doğrulama yanlılığını deniyor.
Peki, Martín gerçekten bağnaz mıydı? Bence cevap o kadar kolay değil. Bağnazlık, yalnızca yanlış bir şeye inanmak değil. Yanlış olabileceği ihtimalini tamamen reddetmektir. Martín zaman zaman bu çizgiye yaklaşıyor. Kendisi gibi düşünen insanlarla çevrelendikçe fikirleri daha da kesinleşiyor.
Bu durum günümüzde sosyal medyada da çok sık karşımıza çıkıyor. Algoritmalar bize çoğunlukla zaten hoşumuza giden içerikleri gösteriyor. Farklı görüşlerle karşılaşma ihtimalimiz azalıyor. Sonuçta kendi düşüncemizin herkes tarafından paylaşıldığını sanmaya başlıyoruz.
Gustave Le Bon, kalabalığın içinde bireyin eleştirel düşünme eğiliminin zayıfladığını söyler. İnsan tek başınayken sorgular. Kalabalığın içinde ise ait olmak ister. Filmdeki final sahnesi de tam olarak bunu simgeliyor.
Lucía öldükten sonra herkes onun yasını tutuyor. Ama ilginç olan şu ki o yalnızca kaybedilen bir insan değil, aynı zamanda aileyi bir arada tutan görünmez bir bağ. Anne varken baba ile kızın arasındaki mesafe görünmüyor. Anne öldüğünde ise ikisinin de aslında ne kadar yabancılaştığı ortaya çıkıyor.
Aynı olayı yaşayan insanlar neden farklı yas tutar? Martín'in yası dışarı taşıyor. Ruth'un yası ise içine çöküyor. İkisi de aynı insanı kaybetmiş olmalarına rağmen acıları birbirine hiç benzemiyor. Bu yüzden sürekli çatışıyorlar. Çünkü herkes kendi yas tutma biçimini doğru sanıyor.
Yas da tıpkı komplo teorileri gibi insanı iki farklı yola götürebilir. Acıyı kabul etmek veya acıya büyük bir anlam yüklemek gibi.
Yas bazen sevgiyi bile görünmez hale getiriyor. Martín kızını, Ruth da babasını seviyor. Ama bunu birbirlerine hissettiremiyorlar. Çünkü ikisinin de zihni başka bir yük taşıyor. Martín gerçeği bulursa kızını koruyacağını düşünüyor. Ruth ise babasını durdurursa onu kurtaracağını düşünüyor.
Kan bağı tek başına aile olmaya yeter mi?
Aile dediğimiz şey sadece birlikte yaşamak değil. Birbirinin gerçeğini dinleyebilmek, korkusunu küçümsememek, acısını kendi ölçülerimizle yargılamamaktır..
Martín ile Ruth bunu yıllardır yapamıyor. Bu yüzden aynı evrende yaşıyorlar ama aynı hikayeyi yaşamıyorlar.
Anlattığı fikirler oldukça güçlü olmasına rağmen senaryo, bu fikirlerin taşıyabileceği kadar güçlü bir dramatik yapı kuramıyor.
Bir komplo hikayesinden çok yasın, yalnızlığın ve aidiyet arayışının insanı hangi noktalara sürükleyebileceğini anlatan bir film.