Said Molla, özellikle İkinci Meşrutiyet'le siyasete damgasını vurmuş olan din adamları arasında, Sultan Hamid devrini geri getirme çabalarının başındaydı. 31 Mart ayaklanması öncesi tevkif edilmiş, sadrazam Kâmil Paşa'ya kışkırtmalardan uzak kalacağı sözü üzerine sürülmekten kurtulmuştu. Babıâli baskınıyla İttihatçılar tekrar iktidara…devamıSaid Molla, özellikle İkinci Meşrutiyet'le siyasete damgasını vurmuş olan din adamları arasında, Sultan Hamid devrini geri getirme çabalarının başındaydı. 31 Mart ayaklanması öncesi tevkif edilmiş, sadrazam Kâmil Paşa'ya kışkırtmalardan uzak kalacağı sözü üzerine sürülmekten kurtulmuştu. Babıâli baskınıyla İttihatçılar tekrar iktidara gelince Avrupa'ya kaçmış, mütarekeden sonra dönerek Sultan Vahidettin'in eniştesi Damat Ferit Paşa'nın başında olduğu Hürriyet ve İtilaf'ın saflarına katılmış, İngiliz işgal kuvvetlerinin haber alma servisinde önemli yeri olan Papaz Fru'yla dost olmuş ve de onun hizmetine girmişti.İngilizler Anadolu'ya yerleşmelerini önlemek için, hapishaneleri de boşaltarak paralı askerleri Anadolu içlerine soktular. Said Molla, bu safhada, DİN ADAMI olarak, Papaz Fru aracılığıyla işgal kuvvetleri kumandanlığına yol gösteriyordu: Mustafa Kemal'in Meclis'in gizli celsesinde verdiği örnekler, milli hükümetin İstanbul'da kurduğu gizli Mim Mim (Müdafaa-i Milliye) kuruluşunun ajanlarınca ele geçirilebilmiş olanlardı.İçlerinden birisi, RAHİPLİK cüppesi içinde casusluk yapan Mr. Fru'nun, Molla'ya, "Hareketin İslam dininin icabı olduğunun halka anlatılmasının nasıl mümkün olacağı" sorusuna cevaptı. Said Molla şöyle diyordu: "O, bizim işimizdir. Halkımızın kabul veya reddini faydalı gördüğümüz meselelerde esababı mucibeyi (gerekçeleri) dini naasslar içinde izah ve tehfimini (bildirmemiz) şer'en vacibül infazdır (kesinlikle yerine getirilir).Adam, doğru söylüyordu: İstanbul'da, padişahın çevresinde kementlenmiş ŞERİATÇI'larla, Mustafa Kemal ve arkadaşlarının istiklal ve namus kavgası yaptığını bilen ANADOLU ULEMASI arasında HAYIR'la ŞER, VATANSEVERLİK'le İHANET arasındaki çekişme, yine DİN, İYİile KÖTÜ arasındaki mücadele esas yapmış olma günahının vebalini insanlarımız ödüyordu.İstiklal Harbi tarihimizde, bu buhranlı safhaya "Fetva Kavgası" adı verilir. Karşıda Padişah 6. Sultan Mehmet VAHİDETTİN etrafında toplanmış zaferi kazanmış devletleri adına, dünya yüzünde müstakil bir TÜRK DEVLETİ bırakmama kararını tatbik eden İngiltere vardır. Kararın yerine getirilmesinde temel dayanağı Anadolu insanına karşı koymanın dine ve halifeye isyan olduğunu anlatmaktır. İşte Sait Molla Papaz Fru'yla planın tatbikatçısıdır.Papazın, Anadolu halkının "İstiklal ve namusunu korumak, karşı çıkma" çağrısına nasıl boyun edeceği konusunda şüphesine Sait Molla'nın verdiği cevabı dikkatle okuyun, diyor ki: "...bu bizim işimizdir. Biz dine dayanarak öyle gerçekler ortaya koyarız ki, halk bunları istese de, istemese de yerine getirir, çünkü bunlar din bakımından yerine getirilmesi şart haline konulmuştur. Sen onu bize bırak."İbretli olay şudur: İstanbul'dakilerin de, Anadolu'dakilerin de düşünceleri Türkçe değil, Arapça metindi. Tarihi elinize alınız ve özellikle Osmanlı'nın DURAKSAMA DEVRİNDEN sıyrılabilmesi için aklı başında bir avuç insanın DEĞİŞEN ZAMANA göz kapamamak uyarısı önüne çıkarılmış İSTEMEZÜK'lerin diline bakın, hepsi Kuran dahil din bakımından dayanılacak tüm kaynaklardan kendi gayelerine uygun başı sonu belli olmayan alıntılar yapılmış ve hükme varılmıştır. Değişmiş çağı hedeflemiş, devlet ve kişi hayatında devri tamamlamış, yerine yaşanılan ve yaşanılacağı önerilen ne varsa hepsinin önüne kaskatı bir İSTEMEZÜK flaması Arapçayla dikilmiştir.Türk din adamının bu ibretli olay üzerine çıkabilme cesaret ve vatanseverliği de yine bu yoldan olmuştur. Şimdi izninizle bu güç inanılır gerçeğin misalini vereceğim. O ölüm kalım günlerinde temel emek halka doğruyu anlatmaktı. Mesele Türkiye'nin 1. Türkiye Büyük Millet Meclisi gündeminin başındaydı. Meclis'in büyük bölümü medreseli din adamlarıydı. Karar verildi ki, bu din adamları işgalden kurtulmuş vatan köşelerine gitsinler gerçekleri halka anlatsınlar. Bunlara İrşat Heyetleri, yani aydınlatma, uyarma kurulları adı verildi. O günlerin Maarif Vekili (Milli Eğitim Bakanı) olan Türk Ocakları Genel Başkanı rahmetli Hamdullah Suphi Tanrıöver, Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal'e giderek dedi ki:"Paşam... Gidecek olanlar söylediklerinin gerçek ve dine uygun olduğunu anlatmak için ARAPÇA anlatacaklar. Halk ne anlayacak? Acabaaçıklamaları dilimizle yazsak da, bunlar üzerinde açıklamaları yapsalar olmaz mı?"Mustafa Kemal, yaranın derinliğini elbette ki biliyordu. Bu yürekler acısı felaketin, yüzler hatta binlerce yılı aşan kahrolası kökeni vardı. Dayanılacak tek varlık bu silahı kullananın ahlak ve vatanseverlik ölçüsüydü; böylesine mevzuu kişinin faziletine bırakmayla yetinilebilir miydi? Ne çare ki o anda yapılacak başka bir şey yoktu. TBMM gibi iddialı yüce tabirlerle aslında sanayi okulu olarak yapılmış ve de tamamlanamamış tek katı binanın çatısı altında vatanı kurtarmak gayesi ile ve kendi iradeleri ile bir araya gelmiş bu insanlara elbette güvenmek ve inanmak gerekiyordu, ve de bu tercih aklın ve vicdanın icabıydı.Bu duygunun enine boyuna sahibi olan Mustafa Kemal, o ayrıcalıklı yüce adama, Türk Ocakları genel başkanının yüzüne uzun uzun baktı ve şu muhteşem cevabı verdi."Sen gam çekme Hamdullah... Onlar Arapça konuşurlar ama Türkçe düşünürler..."(1)Şimdi vicdanınıza ve aklınıza sorulması şart bir sorunun önündesiniz: Türk milletinin her yaşam devresinde bir Mustafa Kemal ve de ona bu soruyu sorarak aldığı cevabı vatan kaderini değiştirmiş muhteşem bir emeğe dayanarak yapacak Hamdullah Suphi bulmak mümkün müdür?Ve de böylesine bir ümide vatanın geleceği bırakılabilir mi?Bir de 1998'dekileri düşünün: Bugünküler çok şükür diyelim, daha çok Türkçe konuşuyorlar. Ama daha çok da Arapça düşünüyorlar. Hatta Türkçe ibadete karşı çıkacak kadar!Peki, çare nedir?..Türk insanına, Tanrısına kulluk ödevini anadiliyle yerine getirme hakkını vermek... Bugün ülkede İlahiyat Fakülteleri, yüksek İslam Enstitüleri, İmam Hatip Liseleri gibi dinsel varlığımıza doğru yolu gösterecek bilim odaklarımız var. Bunlar Kuran kurslarından başlayarak bir İNSAN YETİŞTİRME tercih yolunun kademeli odaklarıdır. Özellikle İlahiyat Fakülteleri, Yüksek İslam Enstitüleri, söz ve fikir sahibi kadroları, neden ve niçin, klişeleşmiş normları ellerinin tersiyle iterek ne Kuran'da ne de hadislerde, ne kıyas, ne icma-ı ümmette de, ne de bir içtihatta ibadetin sadece ve yalnız Arap diliyle yapılacağı yolunda doğrudan-dolaylı hüküm yokken kendi milletlerinin bu ana sütü kadar doğal hakkını savunmak için ortaya çıkmıyorlar?Neden bir Martin Luther çıkmasaydı, Batı özgürlüğü ve uygarlığından söz edilemeyeceğinin hakikatini düşünmüyorlar? İslamiyette ruhban sınıfı olmamasına rağmen yurdumuzda Arapça ibadetin bünyesinden kopup gelen ruhban sınıfının fikriyat ve tatbikatı kendilerini hiyerarşik ayrıcalıklarını böylesine bir hakikate feda etmenin acısını yüreklerinde duymuyorlar mı?Elinizdeki kitabın 1. cildindeki başta Sayın Cumhurbaşkanı, TBMM ve onu terkip eden parti başkanlarına, konu üzerinde açık konuşması bir vicdan ve ahlak borcu olan kuruluşların başındakilere “AÇIK MEKTUP”larım vardı. Hiçbiri evet-hayır diyemedi, demedi. Bu düşündürücü sonuç önünde özellikle bir seçimin ufukta göründüğü şu günlerde, böylesine bir tekrarlamanın hazin duygusu içindeyim.İki gerçek üzerinde daha duracağım; birincisi, siyaset sahasına teknokratların girmesinin başka ülkelerde teorilere karşı mantığın zaferi sayılır. Ülkemizde bu gerçek bambaşka sonuçlar vermiştir. Başındaki zat öğretim yolu ve unvan olarak bu yolda bir ümitti. Kadroları benzer nitelikte idi. Fakat olaylar hiç de böyle gelişmedi. Biliyoruz ki hac vazifesi, bir defa yerine getirilerek eda edilir. Hareketin başındaki zat her gidişi bir okula yeni bir sınıf ekleme karşılığı parayı gerektiren hac yolculuğuna defalarca gitmeyi ve de mutlak dindarlığı kılık-kıyafet kıstasıyla ölçerek, hayatında başına şapka giymemiş olmakla tescil etmişlik içinde Türkçe ibadetin yanında yer alabilir miydi?İkinci olay, bir tarikat rehberi olarak bilinen ve tanınan bir başka zatın memleketimizde değil dış ülkelerde de kurduğu okulların yetiştirecekleri üzerindeki sisli düşüncelerdir. Hadise sayıları binleri bulmuş ve taşıdıkları adların ardında maksatlar bulunmadıkça huzur veren vakıfların bu yoldaki faaliyetleriyle birleştiğinde bir sual öne dikilir: Bu hareketin geleceğin nesillerinde aradığı belli özellikler yok mudur? Bu ihtimali asla yersiz ve şüphenin sonucu saymayınız: Bu ülkelerde din çeşitli yorumlarla siyaset alanına sürüldüğünde, teokratik monarşilerden başlayarak, rey sandıklarına kadar öylesine iktidar alanı bulur ki, rejimin adı Cumhuriyet ama tatbikatı ŞERİAT olur. Çok öncelerini bir tarafa bırakın 1839 Tanzimat Fermanı’ndan günümüze sadece ve yalnız kanla-kinle mühürlenmiş olayları sıralarsanız ciltlere sığmaz.Peki... Bu ülkenin kaderi sonuna kadar böylesine bir Demokles’in Kılıcı’nın “ne zaman başıma düşecek” korkusu altında mı yaşayacaktır?“İstemezük”ün kahrolası kaynağını burada noktalamak istiyorum. Eğer kendinizi ve gelecekleri, sivrisineklerle değil, bataklığı kurumuş olarak kurtarmış istiyorsanız “TÜRKÇE İBADET”e dönün.