Spoiler içeriyor
Kitabın ilk iki hikayesi olan "Sabah Eskimişliğin" ve "Özgürlük Atları" hikayelerini okurken hiçbir şey anlamadım ve onları yapay zeka'ya danıştım. O da şöyle bir şeyler söyledi o iki hikaye için: ●Bu iki hikaye neredeyse bilinç akışıyla yazılmıştır. Bunları bir roman…devamıKitabın ilk iki hikayesi olan "Sabah Eskimişliğin" ve "Özgürlük Atları" hikayelerini okurken hiçbir şey anlamadım ve onları yapay zeka'ya danıştım. O da şöyle bir şeyler söyledi o iki hikaye için:
●Bu iki hikaye neredeyse bilinç akışıyla yazılmıştır. Bunları bir roman gibi okumaya çalışınca hiçbir şey anlaşılmıyor. Aslında bunlar bir olay anlatmaktan çok, bir hafızanın parçalarını anlatıyor.
Ayrı ayrı bakalım.
1. Sabah Eskimişliğin
Bu hikâyede aslında tek bir olay yoktur.
Füruzan, sabah uyanan bir kadının zihninde dolaşan anıları, çocukluğunu, annesini, mahalleyi, eski İstanbul'u, yoksulluğu ve bugünkü insanları peş peşe gösterir. Bir rüyadaymış gibi konu bir oraya bir buraya sıçrar.
Hikâyenin ilk cümlesi her şeyi özetler:
"Sabah eskimişliğin buzulları burnuma dek geliyor."
Buradaki "eskimişlik", yalnızca yaşlanmak değildir.
Çocukluğun eskimesi,
insanların eskimesi,
ilişkilerin eskimesi,
şehirlerin eskimesi,
değerlerin eskimesidir.
Sabah uyanınca insanın içine çöken eski zaman duygusudur.
Hikâyede neden bu kadar çok insan var?
Bilmem Ne Hanım...
Rüknettin Bey...
Mualla Abla...
Güzide Hanım...
Salim Bey...
Öğretmen...
Komşular...
Hepsi tek tek önemli kişiler değildir.
Onlar Türkiye'nin özellikle 1950-60'lı yıllardaki orta sınıfını temsil ederler.
Füruzan onların konuşmalarını özellikle olduğu gibi verir.
Mesela insanlar sürekli şunlardan bahseder:
kim zengin oldu,
kim iyi evlilik yaptı,
kimin evi güzel,
kimin Fransızcası var,
kim hangi okula gitti,
kim viski içiyor,
kim modern görünüyor.
Yazar bunlarla hafif alay eder.
Çünkü insanların iç dünyası yerine gösterişi önemsediğini düşünür.
Çocukluk neden bu kadar önemli?
Hikâyenin en dokunaklı kısmı bence şurasıdır:
"Artık günün orta yerinde de sevinivermeler kalmadı."
Çocukken insan sebepsiz mutlu olabilir.
Büyüyünce o mutluluk kaybolur.
Füruzan buna yas tutuyor.
Anne figürü
Annesi sürekli konuşuyor.
Bazen kızıyor.
Bazen öğüt veriyor.
Bazen: "Mal kıymeti bilmeyen insan kıymeti de bilmez." diyor.
Bu aslında eski kuşağın yaşam anlayışıdır.
Anne yoksulluk yaşamıştır. Her eşyanın kıymetini bilir.
Eski İran halılarını saklar.
Misafir odasını korur.
Naftalin kokusu...
Ak sabun...
Taş kömürü sobası...
Bütün bunlar çocukluk hafızasının kokularıdır.
Hikâyede fakirlik açık açık anlatılmaz. Ama hep hissedilir.
Mesela: kemirilmiş tırnaklar, solmuş önlük,
ayakkabı utancı, soğuk evler, mangal, soba...
Sonra çocuk hayal kurmaya başlar.
"Bütün ayakkabılar benim olsa..."
"Kırk ayakkabım olsa..."
Bu aslında yoksul bir çocuğun hayalidir.
Son bölüm neden karışık?
Sonlara doğru metin tamamen şiire dönüşüyor.
Mesela: "Susuuuuuun."
"İlkyazları odaya koyun."
Bunlar gerçek cümle değil.
Yazar şunu söylüyor:
İnsanlar artık sevgiyi konuşmuyor.
Herkes yaşlanıyor.
Herkes korkuyor.
Ama çocukluk ve bahar ölümü bile yenebilir.
Hikâyenin temel düşüncesi
Bence hikâye şunu söylüyor: İnsan büyüdükçe sadece yaşlanmaz.
İçindeki çocuk da yavaş yavaş ölür.
Şehir değişir.
İnsanlar değişir.
Evler değişir.
Ama insanın belleği hiçbir şeyi unutmaz.
İkinci hikaye:
2. Özgürlük Atları
Bu hikâyeyi anlamak biraz daha kolay. Aslında üç konu vardır. çocukluk, üvey baba, özgürlük
Eski dolap neden bu kadar anlatılıyor?
Dolap sadece dolap değildir.
Eski hayatı temsil eder.
Geçmişi temsil eder.
Çocukluğu temsil eder.
Yazar sürekli:
"Bu dolabı anlamayan tamirci mahvetti."
diyor.
Çünkü eskiyi anlayamayan insanlar geçmişi de yok ediyor.
Çocuk neden hayvanları seviyor?
Çocuk sürekli şunu soruyor.
"Kedileri niye severiz?"
"Atları niye severiz?"
Bu çok önemli.
Çocuk çıkar için sevmiyor.
Yetişkinler ise hemen cevap veriyor: koyun et verir, inek süt verir
köpek bekçilik yapar
Yani sevginin bile faydasını arıyorlar.
Çocuk ise: "Kardan adamı da seviyorum." diyor.
Çünkü çocuk için sevgi faydaya bağlı değildir.
Füruzan burada çocuk masumiyetini savunuyor. Parasız yatılı sınavı
Burada hikâye ilk kez gerçek anlamda acılaşıyor. Küçük kız parasız yatılı sınavına giriyor. Çünkü okuyabilmesinin tek yolu budur. Tanrı'ya dua ediyor. Kazanıyor.
Ama üvey babası: "Kalırsan parasını ben ödeyeceğim." diyor.
Bu cümle aslında sevgisizlik içeriyor.
Çocuğun başarısını kutlamıyor.
Sadece yük olmasını istemiyor.
Ölümü istemesi
En ağır bölüm burasıdır.
Çocuk diyor ki: "Tanrı'dan ölümü istiyordum."
Gerçekten ölmek istemiyor.
Çocuk aklıyla adaleti arıyor. Çünkü ona yapılan haksızlığa başka çözüm bulamıyor.
Bu yüzden ölümü bir kaçış gibi düşünüyor.
Atlar neden özgürlüğü temsil ediyor?
Hikâyenin adı boşuna değildir. Atlar burada gerçek at değildir.
Onlar: özgürlük, çocukluk,
doğa, sınırsızlık demektir.
Son cümlelerden biri çok güzeldir: "Atları unutabilir miyiz ki sevmeyelim."
Yani insan özgürlüğü unutabilir mi?
İki hikâyenin ortak noktası
Aslında ikisi de aynı şeyi anlatıyor.
Birincisi daha çok anıların dağınıklığı üzerinden, ikincisi ise çocukluk ve yoksulluk üzerinden bunu yapıyor.
Füruzan'ın asıl derdi şudur: Çocukluk insanın en gerçek zamanıdır.
Yoksulluk yalnızca parasızlık değildir; sevgisizlik ve dışlanmışlık da yoksulluktur.
Eski eşyalar, eski şarkılar ve eski evler sadece nostalji değildir; insanın kimliğini taşıyan hafızadır.
Modernleşen toplum gösterişe ve çıkara yöneldikçe insanlar birbirinden uzaklaşır.
Sonraki hikayeler anlaşılırdı. Onları da şu şekilde yorumlamaya çalıştım:
3. Hikaye olan "Münip Bey'in Günlüğü"
Belki de sıradan bir insanın sıradan günlüğü. Münip Bey her günü bir cümle ile not alıyor. En azından benim görüp anladığım bu şu anda. Ama tabii her bir cümle bir günü öyle derinlemesine incelettiriyor ki insana, bir cümle yeter demek ki dedirtiyor insana.
4. Hikaye "Taşralı"
Fakir ailesinin yanından ayrılıp şehirdeki, zengin teyzesinin yanına okumaya gelen genç bir kızın yaşadıkları ve aralara giren teyzesinin ve annesinin birbirleri için söyledikleri.
5. Hikaye "Piyano Çalabilmek"
Bu hikaye aslında bir önceki hikaye ile iç içe aslında sanki.
Zengin bir kadının fakir bir adamla yaptığı evlilik söz konusu. Kadın ilk eşini kaybeder, ondan olan kızı evlenir. Fakirlik yaşarlar ve mecbur kalıp kendisine denk olmayan bir adamla evlenip ondan da bir kızı olur ama ne kocasını, ne kızını ne de yaşadığı ortamı, hayatı beğenmez. Hep eskiyi, eski hayatını özler. Piyano çalmalarından bahseder.
6. Hikaye "Nehir"
Zengin bir ailede çalışan ablasının yanına gelen genç kızın yaşadıkları ve gördükleri anlatılır. Acıydı bu hikaye.
7. Hikaye "Su Ustası Miraç"
Bu hikaye kitap okumanın etkisi ile etrafındaki herkesten, annesi ve abilerinden farklı düşünüp bakan zengin ailede olup fakirlerin halinden anlayan ve yer yer 'Deli Vedat' diye anılan Vedat'ın hikayesi ama ismi neden 'Su Ustası Miraç"
Anlamadım sanırım ama hikaye güzeldi. Okudukların seni Vedat gibi değiştirmeyecekse hiç okuma zaten.
8. Hikaye "İskele Parklarında"
Yoksul ve çaresiz bir kadın ve küçük kızının yaşadıkları hayat ve kadının aklında kalan birkaç parça güzel anı. Parklar hatırlamaların mı yoksa unutmaların mı yeri acaba?... Yoksa kaybolmaların mı, kendini kaybetmelerin mi?..
9. Hikaye "Edirne Köprüleri"
Bu hikayeyi pek sevemedim şu anda, birazcık karışık geldi bana. Belki başka zaman okurum, odaklanıp doğru düzgün okuyamadım zaten.
10. Hikaye "Parasız Yatılı"
Kitaba adını veren meşhur, güzel hikaye.
Fakir bir annenin ve kızının hikayesi. Ve o annenin, kızının parasız yatılıyı kazanıp, okumasının, öğretmen olmasının hayali ile ayakta durmasının hikayesi.
11. Hikaye "Yaz Geldi"
Fakir, kimsesiz, küçük bir kızın kendini yazın sokaklara atması, kedilerle dost olması ve sonrasında tanıştığı kendisi gibi olan küçük bir çocukla arkadaşlığının hikayesi.
12. Hikaye "Haraç"
Bu hikaye benim için okuması çok zor bir hikaye oldu çünkü çok acıydı.
Kimsesiz, fakir bir kız çocuğu bir konağa getirilir, orada büyür ve orada yaşar, her türlü hizmetini görür oradakilerin ve o konaktan başka bir yer, başka bir hayat bilmez. En önemlisi annesini, babasını bilmez, var mı yok mu bunu bile bilmez. Kendi isminden, isminin Servet olduğundan bele emin değildir.
Sonra kendisinden yaşça büyük bir adamla evlenip eş ve anne olunca da hiçbir şey değişmez. Eşi onu hep hor görür, kendine layık görmez, aşağılar. Oğlu bırakıp Almanya'ya gider. Oysa Servet, sevgi nedir, sevmek, sevilmek nedir, insan nasıl sevilir, sevilince nasıl hisseder bunları oğlu ile tadacaktı...
Bir kız çocuğu, bir kadın nasıl dayanır bunca şeye?..
☆Füruzan fakirliği, kimsesizliği tek bir kitapla, birkaç hikaye ile o kadar dolu dolu, o kadar güzel ve gerçek anlatmış ki. Bunu en çok da kadınlar ve çocuklar üzerinden anlatır ve belki de bu en doğru yol çünkü bu mesele bu iki grupta en acı şekilde ortaya çıkar. Ayrıca yazarın hikayelerini okurken yer yer şiir okuyormuş gibi hissediyor insan. Çünkü gerçeği acı bir şiir gibi anlatıyor.
Çok bağendim. Bir gün belki tekrar okurum, en azından bazı hikayeleri.
Başlangıç/Bitiş:
24-25 Temmuz Cuma-Cumartesi
26 Temmuz Pazar-2026
Alıntılar yorumda...