Yeon Sang-ho'nun filmlerini uzun zamandır takip eden biriyseniz, hiçbir zaman zombileri sadece korkutmak için kullanmadığını da bilirsiniz. Onun sinemasında zombiler metafordur. Train to Busan, sınıf ayrımını ve kriz anında çöken toplumsal düzeni anlatıyordu. Seoul Station, sistem tarafından dışlananları merkeze koyuyordu.…devamıYeon Sang-ho'nun filmlerini uzun zamandır takip eden biriyseniz, hiçbir zaman zombileri sadece korkutmak için kullanmadığını da bilirsiniz. Onun sinemasında zombiler metafordur. Train to Busan, sınıf ayrımını ve kriz anında çöken toplumsal düzeni anlatıyordu. Seoul Station, sistem tarafından dışlananları merkeze koyuyordu. Hellbound ise din ve toplumsal histeriyi sorguluyordu. Colony de ise artık mesele hayatta kalmak değil, insan kalabilmekte.
Sang-ho'nun asıl başarısı, korkuyu çağın meseleleriyle ilişkilendirebilmesinde. Filmlerinde korku daima bir semptom. Asıl hastalık başka bir yerde. Train to Busan'da hastalık açgözlülüktü. Hellbound'da kör inançtı. Colony'de ise bireyselliğin gereksiz görülmeye başlanması.
Klasik zombi filmlerinde enfekte insanlar bilinçlerini kaybeder. Buradaysa durum farklı. Onlar yeni bir bilince kavuşuyor. Çünkü film ölümden değil, evrimden bahsediyor. Yeong-cheol'un gözünde enfekte olmak hastalanmak değil, bir üst aşamaya geçmek. Yani insanlığın ikinci bilişsel evrimi.
Peki, her evrim bir ilerleme midir?
İnsanlık tarihinde gerçekten de bilişsel devrim diye bir kavram var. Yeong-cheol ise şimdi üçüncü bir sıçrama öneriyor. Dil sonrası.. Yazı sonrası.. İnternet sonrası.. Artık doğrudan zihinlerin birleşmesi..
"Sarı cıvık mantar Physarum polycephalum'u biliyor musunuz? Bunlar, bilgi alışverişi yoluyla kendilerini geliştirir."
Filmde beni en çok etkileyen kısım, bu örnek oldu. Burada film bilimkurgudan çıkıp gerçek biyolojinin alanına giriyor.
Physarum polycephalum gerçekten de var. Yıllardır bilim insanlarının üzerinde çalıştığı en ilginç canlılardan biri. İşin ilginç tarafı ise bir beyni, sinir sistemi ve nöronları yok ama yine de öğrenebiliyor. Bazı araştırmalarda Tokyo metro ağına benzeyen en verimli ulaşım ağını kendiliğinden oluşturduğu bile keşfedilmiş.
Doğada Mikoriza Ağı diğer adıyla "Wood Wide Web (Geniş Ağaç Ağı)" diye adlandırılan inanılmaz bir sistem var. Ormanların altında kilometrelerce uzanan mantar ağları bulunuyor. Bu ağlar sayesinde ağaçlar birbirlerine besin gönderebiliyor, tehlike sinyalleri iletebiliyor ve adeta görünmeyen bir iletişim ağı kuruyor. Yönetmenin seçtiği mantar metaforu bu yüzden çok yerinde. Çünkü enfekte insanlar da görünmez bağlarla birbirlerine bağlı.
Finaldeki karınca değirmeni sahnesi en sevdiğim bölümdü. Feromon izlerini takip eden ordu karıncaları bazen bir hata sonucu birbirlerinin izini takip etmeye başlıyor. Böylece devasa bir daire oluşturuyorlar. Her karınca önündekini takip ediyor. Kimse durup nereye diye sormuyor. Günlerce aynı dairenin içinde dönüyorlar ve sonunda yorgunluktan ölüyorlar. Düşünmeden takip etmek. Takip ettikçe daha fazla kaybolmak. Kayboldukça daha sıkı bağlanmak ve sonunda hep birlikte yok olmak.
Film önce tıbbi bir mucize gösteriyor. Omuriliği hasarlı sıçanın yeniden yürüyebilmesi gibi. İnsan hayatını kurtaran bir teknolojiye herkes destek olur. Ama insanlığı kurtarmak için geliştirilen birçok teknoloji, zamanla onu kontrol etmenin aracına da dönüşebildi. Nükleer enerji, internet, yapay zeka.. Hiçbiri başlangıçta kötü değildi. Asıl mesele onları kullanan zihniyetti. Filminde temel meselesi tam olarak bu.
İnsanlığın en büyük gücü kusursuz iletişim mi, yoksa birbirimizi hiçbir zaman tam olarak anlayamamamız mı? Belki de medeniyeti ilerleten şey, tam da bu eksikliktir. Çünkü farklılık çatışmayı doğurur, çatışma sorgulamayı, sorgulama ise yeni fikirleri...
Asıl tehdit enfekte insanlar değil. İnsanı insan yapan farklılıkların kusur olarak görülmeye başlanması. Çünkü bir toplum, farklı sesleri problem olarak görmeye başladığı anda, geriye toplum değil yalnızca kusursuz işleyen bir koloni kalır.
"Senin gibi daha az gelişmiş varlıkların bize karşı ne gibi bir üstünlüğü var ki? Dışlanmış olma özgürlüğü mü?"
Çünkü gerçekten de özgür olmak, bazen yalnız kalmayı göze alabilmektir. Tarihte büyük değişimlerin çoğunu başlatan insanlar, önce dışlandı. Eğer herkes aynı düşünüyorsa, kimse gerçekten düşünmüyor olabilir.
Empati ile düşünce birliği aynı şey değildir. Bir insanı anlamak, onun gibi düşünmek zorunda olduğunuz anlamına gelmez. Aksine, gerçek empati farklılıkların varlığını kabul ederek mümkündür.
Filmde gördüğümüz biyolojik koloni ile bugün yaşadığımız dijital koloniler arasında düşündüğümüzden çok daha fazla benzerlik var. Sosyal medya bizi aynı anda hem birbirimize yaklaştırdı hem de uzaklaştırdı. Çünkü algoritmalar insanlara farklı fikirleri göstermek yerine, zaten inandıkları şeyleri tekrar tekrar gösteriyor. Sonuçta herkes kendi küçük kolonisini oluşturmaya başlıyor.