Ben bu gerçeği, Ali Fethi Okyar'ın hayat ve hatıralarını 1981'de "ÜÇ DEVRİDE BİR ADAM" adlı 606 sayfalık kitabını hazırlarken, verdiği dokümanlar arasında gördüğüm bir gravür/fotoğrafın ne olduğunu açıklamasıyla öğrendim. Fotoğrafta bir Ortodoks papazı, çoban kılıklı küçük Bulgar çocuklarına ders veriyordu.…devamıBen bu gerçeği, Ali Fethi Okyar'ın hayat ve hatıralarını 1981'de "ÜÇ DEVRİDE BİR ADAM" adlı 606 sayfalık kitabını hazırlarken, verdiği dokümanlar arasında gördüğüm bir gravür/fotoğrafın ne olduğunu açıklamasıyla öğrendim. Fotoğrafta bir Ortodoks papazı, çoban kılıklı küçük Bulgar çocuklarına ders veriyordu. İlk anda yanlışlıkla belgelerin içine karıştığını tahmin ettim. Sordum, şu cevabı verdi:"Bunu sana etrafıyla anlatmak isterim. Biliyorsun ben, Mustafa Kemal, Kâzım Karabekir ve sayılı arkadaşımız, ordunun politika dışında kalması düşüncesindeydik ve bunu, 1910'da toplanan İttihat ve Terakki'nin ikinci kongresinde ortaya koyduk. Sert münakaşalar oldu. Çoğunluk, siyaset içinde kalma taraftarıydı. Şöyle bir mantığa dayanarak: Meşrutiyet ordunun eseridir. Tam yerleşmeden başıboş bırakamayız.Ben elçi, Mustafa Kemal ataşemiliter Sofya'ya geldik.Mustafa Kemal, taaa Selanik yıllarından beri gerçek cevabının ardında olduğu mevzuu araştırmaya başladı: En çok yüzyıl önce, Osmanlı'nın tam egemenliğindeki "domuz çobanı" denilen Bulgarlar, Sırplar, Karadağlılar nasıl olmuştu bu kadar kısa zaman içinde derlenip toparlanmışlar, istiklalilerine sahip olmuşlar ve göz açıp kapayıncaya kadar kısa zaman içinde Anadolu kadar Türk Rumeli'nden bizi söküp atmışlardı?Ona göre bu sonuç, sadece başta ırk ve mezhep birliği olan Rusya'nın yardımıyla mümkün değildi.Daha etkili bir sebep olmak lazımdı.Görev sahasını Sırbistan ve Karadağ'a kadar genişletmeyi başarmıştı.Sık sık buralara da gidiyordu. O tarihlerde başta Bulgaristan, Sırbistan ve Karadağ'da da Türk/Müslüman topluluğu bazı yerlerde çoğunluktaydı. Mesela 1880'de imzalanan BERLİN ANLAŞMASI ile Avusturya/Macaristan İmparatorluğu'nun yönetimine emanet edilen Bosna-Hersek'in nüfusunun yarıdan fazlası Müslüman Boşnaklar dı.Bir gün elinde bu resimle geldi:"Balkanlar'ın neden elden gittiğine doğru teşhisi koydum: Ortodoks papazları..." dedi ve anlattı:"Bunlar Slav çocuklarına sadece dinlerini, okuma/yazmayı öğretmiyorlar; milliyetlerini, köklerini anlatıyorlar. Çoğu ile konuştum. Sadece din adamı değiller, biraz doktor, biraz ziraatçı, biraz baytar (veteriner) biraz musikişinas, biraz edebiyatçı/şair, hatta biraz mimarlar... Halkın arasında ve başındalar... Sadece Bulgaristan'da değil, Sırbistan ve Karadağ'da her meskun yerde onlara rastlıyorum, bir kaynaktan ilham almışçasına nasıl metotlu çalışıyorlar, şaşmamak mümkün değil... Bir de bizim köy imamlarını düşünüyorum: 'Nasara yansunu' donmuşluğu içinde halkı dünyadan çekip ahiret uykusuna yaşarken itiyorlar. Ne anlatıyorlar? Yüzyıllar öncesinin masallarını... En büyük hataları da Türk insanını milletinden ayırıp, Arap kavminin uşağı yapmak..."Bu resmi, dost olduğu İngiliz elçiliği ateşemiliterinin okuduğu, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nı anlatan, "Cassel's History of the Russo-Turkish War" (1877-1878 Rus-Türk Harbi) kitabından almıştı. Bana, resmin bir kopyasını, tespit ettiği hakikatlerle birlikte, Selanik'ten tanıdığı ve o günlerde şeyhülislam olan Ürgüplü Hayri Efendi'ye göndereceğini söyledi. Sonradan öğrendim ki mektubunu sadece Hayri Efendi'ye değil, Maarif Nazırı olan Emrullah Efendi'ye de göndermiş."Mustafa Kemal'in din adamlarının sadece klasik teoloji (din bilgileri)
değil, hayatta değer ifade eden ve özellikle yüksek ihtisas öğrenimi yapması olanaksız kırsal kesimi yetiştiren din kadrosunun bu yapıda olmasını şart sayan duyganlığı üzerinde neden böylesine eğildiğinin açıklamasını yapacağım: Fotoğrafın arkasına sayfa 222 kaydını koymuş. İki cilt kitabı, ben rahmetli Rauf Orbay'ın aracılığı ile getirttim. Resim 1853 yılı olayları içinde yer alıyordu. Bu tarih, Balkan Slavlığının Osmanlı'dan ayrılma hareketine silahla sarılarak başladığı devredir. Lütfen, aşağıdaki fotoğrafa dikkatle bakınız, Ortodoks papazının kıyafetine bakınız. Bulgar çocuklarının oturdukları sıralara bakınız, adeta bir üniforma gibi aynı olan kılıklara bakınız, omuzlarındaki aynı çantalara bakınız... Yılın 1853 olduğunu hatırlayarak bakınız.Ve, bir de, lütfen o yıllarda bizim mektebi iptidaiye = ilkokullarımız vazifesini gören MAHALLE MEKTEPLERİ'mizi düşününüz. Sanki HOCA postun üstünde bağdaş kurmuş, elinde sınıfın en uzak yerine uzanan kızılcık sopası üzerleri ve de elifba (alfabe)nın yüzde doksanı aşan kısmı Arap/Acem (Fars) kelimeleriyle dolu, o yaştaki yavruların anlama/kavrama değil, ancak ezberlemeyle belleklere yerleşen acayip metinleri... Batmadan nasıl bu kadar dayanmışız anlamak mümkün değil!..Ve biz Balkanlı Slava "domuz çobanı" demişiz, o da bu papazların elinde böylesine dekorda değişen zamanın insanı olarak yetişmiş. 1912-1913 Balkan Harbi'nde 153 günde bizi ANADOLU KADAR TÜRK o güzelim topraklardan sürmüş, atmış...Ve biz çoğu zaman yüzeyde kalmış mantığımızla, bu temelden bozguna, kişisel sebepler aramışız.Mustafa Kemal'den başka...Çünkü Sofya'dan kabarık dosya halinde gönderdiği, değişen zamanın getirdiklerine kafasında yer vermiş, sadece din bilgileri değil, temel sağlık, tarım, veteriner, sosyal bilgiler, hatta mimarlık öğrenmiş ve de öğretmiş Ortodoks papazlarının, dinlerine ve ırklarına muhteşem hizmeti olduğunu anlatarak, bizim de KÖY İMAMLARI başta din adamlarımızın böylesine yetiştirilmesi uyarısı Şeyhülislam Hayri Efendi'yi harekete geçirmiş olmalı ki, "Islah-ı Medaris=Medreselerin düzenlenmesi" konusu ele alınmış, projeler yapılmış, İstanbul Kısıklı semtinde Mısır Hidivi Abbas Hilmi Paşa'nın armağan ettiği arazi üzerinde binalar yapılmasına, hatta Üsküdar'la Kısıklı arasına tramvay hattı döşenmesine başlanılmıştı.Hayri Efendi, Mondros Mütarekesi'nin imzasından sonra İttihat ve Terakki'nin siyasi şahsiyetleri içinde İngilizler tarafından MALTA ADASI'na sürülenler içindedir. Kafilenin içinde İzzet Paşa kabinesinde dahiliye nazırı olan Ali Fethi (Okyar)'yle Bahriye Nazırı olan Hüseyin Rauf (Orbay) da vardır. Mustafa Kemal, milli mücadelenin o en buhranlı günlerinde bile olayı unutmamıştır: Rauf ve Ali Fethi'ye, Hayri Efendi'ye göz kulak olmalarını yazar, çünkü gerçekleşeceğine Tanrı'ya inandığı kadar inandığı ZAFER'den sonra kuracağı devlette Hayri Efendi'nin yeri vardır: Medreseleri düzenleme için mi? Hayır!.. Artık hiçbir düzenlemeyi kabul etmeyecek kadar devrini tamamlamış bu kuruluşlar yerine, çağcıllaşmış laik hareketin felsefe ve kurumlarını yerleştirmek için...Ama olamaz: Çünkü Hayri Efendi hastadır ve vatana döndükten kısa zaman sonra 1921 sonunda İstanbul'da ölür.Bu açıklamalar ve hatırlatmalardan sanırım çıkaracağımız sonuç şudur:Rejimin adı ne olursa olsun, bir ülkede DİN ADAMLARI, değişen zamanın idraki içindeyseler ve de doğru/yanlışları yaşanılan ve yaşanılacak zamanın nabzını tutarak belirliyorlarsa, memleketlerine, hatta dünyaya hayırlıdırlar, yoksa kapanmış bir devrin bahtsız papağanlarıdırlar.ATATÜRK, bu akıl/mantık yolu üzerinde olduğu için MEDRESE'nin karşısındaydı, aynı sebeple Şer'iyye Vekaleti'ni, tarikatları, tekkeleri, zaviyeleri kaldırdı. Bu kuruluşların varlıklarının temel ilhamı olan HİLAFET'i de devrini tamamlamış bir ümit olarak tarihin hükmüne bıraktı.