Mutfakta kusursuzluğu anlatan bir film, kendi anlatısında aynı kusursuzluğa ulaşamıyor. Yine de görsel bir tadım menüsü sunan bu film, özellikle gastronomi sinemasını sevenler için denenmeye değer. Taipei’deki RAW Restaurant’ın çekim mekanı olarak tesadüfen seçilmiş olduğunu sanmıyorum. Çünkü Şef Chiang, Fransız…devamıMutfakta kusursuzluğu anlatan bir film, kendi anlatısında aynı kusursuzluğa ulaşamıyor. Yine de görsel bir tadım menüsü sunan bu film, özellikle gastronomi sinemasını sevenler için denenmeye değer.
Taipei’deki RAW Restaurant’ın çekim mekanı olarak tesadüfen seçilmiş olduğunu sanmıyorum. Çünkü Şef Chiang, Fransız tekniklerini Asya malzemeleriyle birleştiren modern gastronominin en önemli isimlerinden biri. Filmde Fransa ile Tayvan arasındaki kültürel köprünün en güçlü sembolü de aslında bu mekan oluyor.
Fransa gastronomide geleneği, Tayvan ise dönüşümü temsil ediyor.
Bence Taipei sahnelerinin bu kadar büyüleyici görünmesinin nedeni de yalnızca manzalar değil. Orası Clara için başka bir ülke değil, başka bir ruh hali. Pont-Aven (Fransa) geçmişi, Taipei geleceği temsil ediyor. Pont-Aven babasını, Taipei kendisini. O yüzden Taipei'deki görüntüler daha şiirsel ve yer yer spiritüel hissettiriyor. Bence yönetmenin özellikle manastır ve dağ atmosferini kullanması da Clara'nın fiziki yolculuğunu içsel bir dönüşüme çevirmek istemesinden kaynaklanıyor.
Filmin en sevdiğim tarafı ise kesinlikle gastronomi oldu. Gastro-sinema filmlerine ayrı bir zaafım var. Bu tür filmlerin yemeğin ruhunu gösterdiğini düşünüyorum. Gerçek hayatta soğan kesmek dünyanın en sıradan işi olabilir. Ama kamera o bıçağın soğana girişini, çıkan sesi, katmanların açılışını, ışığın bıçakta kırılışını gösterdiğinde anda o basit hareket sanata dönüşüyor.
Bu yüzden gastronomi filmleri bana hep masalsı geliyor. Yemeklerin kokusu neredeyse ekrandan taşacak gibi. Tatma sahnelerinde insanların tarif ettiği aromaları dinlemek bile başlı başına hayal kurduruyor. Günlük hayatta asla ulaşamayacağımız yüksek gastronomi tabaklarının hazırlanışını izlemek de ayrı bir keyif. Mesela filmin finalindeki yemek ya da Clara'nın ekmeği... Gerçekten tadabilmeyi çok isterdim.
Yemek, filmde hafızanın kendisini temsil ediyor. Duyular arasında hafızayı en güçlü tetikleyen koku ve tatdır. Buna proust etkisi denir. Bir tat ya da koku, yıllarca unutulan bir anıyı saniyeler içinde geri getirebilir. Film bunu çok güzel kullanıyor. Clara babasını fotoğraflarla değil, tariflerle arıyor.
“La Réparation” Fransızcada sadece onarım anlamına gelmemektedir. Kırılmış bir ilişkinin, eksik kalmış bir hayatın, yarım bırakılmış bir mirasın tamir edilmesi anlamını da taşıyor. İngilizce adı olan “Redress” ise dengeyi yeniden kurmak, haksızlığı telafi etmek anlamlarına geliyor. Film tam da bunun peşinde. Kaybolan bir insanı değil, kaybolan bir anlamı arıyor.
Onarım hiçbir zaman kaybolanı geri getirmek değildir. Eksikle yaşamayı öğrenmektir. Clara'nın yolculuğu da tam olarak böyle. Babasının yokluğu kapanmıyor ama onunla yaşamayı öğreniyor. Finalde Clara ve Lian’ın birlikte yaptığı yemek de bu yüzden sadece bir tabak değil. Bir veda, teşekkür ve kabul.
Lian karakterine de ayrıca değinmek istiyorum. Tayvanlı aktör J.C. Lin'i gerçekten çok beğendim. Clara ile ekran uyumu çok doğal hissettiriyor. Keşke sahneleri daha fazla olsaydı.
Hikaye tarafı daha cesur yazılabilirdi. Kaybolma vakası daha güçlü bir gizeme, daha sarsıcı bir ters köşeye dönüşebilirdi. Dram da beklediğim kadar etkilemedi. Ama atmosferi, sinematografisi, gastronomi tasviri ve Fransa ile Tayvan arasında kurduğu kültürel köprü sayesinde aklımda kalan filmlerden biri oldu. Harika bir film değil ama iyi fikirleri olan, bunların hepsini tam pişiremeyen bir film.
Bu arada filmin yapımcısı Türk: Renan Artukmaç