“Bazen yeni bir hayat, en zor vedanın ardından başlar..” Filmin "Sevdiğin birini kaybetmenin hüznü ve sonra seni bekleyen..." sloganı özellikle sonundaki üç nokta sayesinde filmin bütün ruhunu özetliyor. Filmin vermek istediği cevap hazır değil, o boşluğu seyirci dolduruyor. "Sonra seni…devamı“Bazen yeni bir hayat, en zor vedanın ardından başlar..”
Filmin "Sevdiğin birini kaybetmenin hüznü ve sonra seni bekleyen..." sloganı özellikle sonundaki üç nokta sayesinde filmin bütün ruhunu özetliyor. Filmin vermek istediği cevap hazır değil, o boşluğu seyirci dolduruyor. "Sonra seni ne bekliyor?" sorusunun tek bir cevabı yok. Kimisi için umut, yalnızlık, öfke, kabulleniş, kimisi için ise gerçekten yepyeni bir hayat. Yasın ardından insanın önünde beliren belirsiz geleceği anlatıyor.
“Yeni bir hayat, yeni bir kapının açılmasıyla başlamaz. Bir daha açılmayacağını anladığın kapının önünden sessizce ayrılabildiğin gün başlar.”
En acımasız sahnelerden biri, Sookhe'nin tek başına evlat edinilmesi. Çünkü Jinhee ikinci kez terk ediliyor. İlkinde babası bırakmıştı. Bu kez umut bırakıyor. Yetimhanelerde çocuklar birbirlerine aile olurlar. Her yeni evlat edinme, geride kalan çocuklar için yeni bir yas ve travma demektir. Bu yüzden Sookhe'nin gidişi Jinhee'nin bütün savunma mekanizmasını çökertiyor. Bir çocuk gibi ölmek istiyor çünkü ölümün ne olduğunu bilmiyor.
Jinhee kuşa bakım verirken aslında kendine bakım vermeye çalışıyor. Onu yaşatmak isterken kendi içindeki umudu yaşatıyor. Kuş öldüğünde ise ilk kez ölümün geri dönüşsüzlüğüyle yüzleşiyor. Belki de ilk kez babasının da dönmeyebileceğini o an kabul ediyor. Bu yüzden kuş sadece kuş değil. Jinhee'nin çocukluğu, bekleyişi, inancı.. Hepsi kuşla birlikte ölüyor.
Bence filmin en zekice tercih ettiği şeylerden biri de babanın yüzünü neredeyse hiç göstermemesi. 9 yaşında seni terk eden bir insanın yüzünü kırk yıl sonra gerçekten ne kadar net hatırlayabilirsin ki? Elinde bakabileceğin fotoğrafı bile yoksa.. Hafıza, bazı ayrıntıları çok net saklarken bazılarını tamamen siler. Çünkü travma hafızayı kronolojik değil, duygusal olarak kaydeder. Belki de bu yüzden Lecomte babasının yüzünü değil, bıraktığı boşluğu filme yerleştiriyor.
Baba ve Jinhee arabada ilerlerken biz bunun sıradan bir aile gezisi olduğunu sanıyoruz. Çocuk da öyle sanıyor. Oysa baba çoktan vedasını etmiş durumda. Bir çocuk için anne-baba sadece ebeveyn değildir. Dünyanın kendisidir. Dünya tarafından bırakıldığını düşündüğünde neden diye sormaz. "Ben neyi yanlış yaptım?" diye sorar. Kendi benliklerini merkeze koyarlar. Terk edilmek onlar için sevilmeye layık olmadığı anlamına gelir. Jinhee'nin öfkesi de aslında babasına değil, kendisinedir. Kaçma girişimleri, kavgacı ve aykırı davranışları, kuralları reddetmesi... Bunların hepsi babasının onu alacağı umudunun son çırpınışları.
1970'lerden itibaren Güney Kore, uluslararası evlat edinmenin en büyük kaynak ülkelerinden biri haline geldi. Yoksulluk, savaş sonrası toplumsal dönüşüm ve evlilik dışı çocuklara yönelik damgalama gibi nedenlerle on binlerce çocuk Batı ülkelerine gönderildi. Yönetmen de bu çocuklardan biri. Dolayısıyla film yalnızca bireysel bir travmayı değil, Kore'nin modernleşme sürecinin görünmeyen bedellerinden birini de anlatıyor.
Bugün bu hikayeyi sadece Kore üzerinden okumak da eksik olur. Savaşlar yüzünden ailesini kaybeden çocuklar... Afet sonrası yakınlarını kaybeden çocuklar... Göç yollarında ailelerinden kopan çocuklar... Hiçbiri aynı hikayeyi yaşamıyor ama hepsinin ortak sorusu aynı: "Ben şimdi nereye aitim?" İşte filmin asıl meselesi bu, aidiyet.