Kitabı bitirdiğimde şunu fark ettim: İnsan çoğu zaman başkalarını anlamaya çalışırken aslında en yabancı olduğu kişi kendisi oluyor. Irvin D. Yalom bunu yalnızca psikolojik bir kurgu olarak anlatmıyor; felsefeyle psikolojiyi öyle iç içe geçiriyor ki, okurken kimi zaman bir romanın…devamıKitabı bitirdiğimde şunu fark ettim: İnsan çoğu zaman başkalarını anlamaya çalışırken aslında en yabancı olduğu kişi kendisi oluyor. Irvin D. Yalom bunu yalnızca psikolojik bir kurgu olarak anlatmıyor; felsefeyle psikolojiyi öyle iç içe geçiriyor ki, okurken kimi zaman bir romanın içinde, kimi zaman da bir terapi odasında hissediyorsunuz kendinizi.
En çok hoşuma giden tarafı ise Nietzsche'nin "güçlü insan" imajının arkasındaki kırılganlığı gösterebilmesiydi. Dışarıdan dimdik görünen insanların da kendi içlerinde taşıdığı sessiz savaşlar olduğunu hatırlatıyor. Belki de insanı gerçekten yoran şey yaşadıkları değil, kimseye anlatamadıklarıdır.
Kitap boyunca Freud'dan önce psikoterapinin nasıl şekillenebileceğine dair çok ilginç fikirler görmek de ayrı bir keyifti. Doktor Breuer ile Nietzsche arasındaki ilişki aslında bir doktor-hasta ilişkisinden çok iki insanın birbirini iyileştirme çabası gibiydi. Bazen iyileştirdiğimizi sandığımız insanlar bize kendimizden daha çok şey öğretebiliyor.
Nietzsche'nin düşüncelerini daha önce az çok biliyordum ama bu kitap sayesinde onları bir filozofun eserlerinden değil, bir insanın acılarından dinliyormuş gibi hissettim. Çünkü fikirler çoğu zaman yalnızca akıldan değil, yaşanmışlıklardan doğuyor.
Kitapta beni en çok düşündüren sözlerden biri şu oldu:
"Yaşamın bir anlamı varsa, acının da bir anlamı olmak zorundadır."
Bu cümle sadece acıyı değil, insanın kendi dönüşümünü de anlatıyor bence. Çünkü çoğu zaman bizi değiştiren mutluluklar değil, yüzleşmek zorunda kaldığımız kırılmalar oluyor.
Aşk konusunda da kitap bana ilginç bir bakış açısı sundu. Bazen sevdiğimizi sandığımız kişiye değil, onun bize hissettirdiği eksik parçaya tutunuyoruz. Bu yüzden bazı ayrılıklar bir insanı değil, kendi içimizde kurduğumuz hayali kaybettiğimiz için can yakıyor. Belki de gerçek sevgi, sahip olmakta değil; karşımızdakini olduğu gibi görebilmekte başlıyor.
Kitap boyunca hissettiğim en güçlü duygu şu oldu: İnsan kendi ruhundan kaçabildiğini zanneder ama nereye giderse gitsin kendini de yanında taşır. Bu yüzden çözülmesi gereken en büyük düğüm dışarıda değil, insanın kendi içinde.
Benim için Nietzsche Ağladığında, yalnızca Nietzsche'yi anlamaya çalışan bir roman değil; insanın korkularını, yalnızlığını, aşkını ve kendisiyle yaptığı bitmeyen pazarlıkları anlatan güçlü bir eserdi. Kitabı bitirdiğimde karakterleri değil, kendi düşüncelerimi sorgulamaya başladım. Sanırım iyi edebiyatın en önemli özelliği de bu; sana yeni cevaplar vermekten çok, daha iyi sorular sordurabilmesi.
Benim puanım 9/10. Felsefeye ya da psikolojiye ilgisi olan biri için gerçekten unutulması zor bir kitap.