Sofie’nin Dünyası benim felsefeye giriş konusunda en sevdiğim kitaplardan biri. Felsefeyi kuru kuru anlatmak yerine bir hikâyenin içine yerleştirmesi kitabı inanılmaz akıcı yapıyor. Sofie’nin yaşadığı o yolculuğu takip ederken bir yandan da farkında olmadan felsefenin içine giriyorsunuz. Bence kitabın en…devamıSofie’nin Dünyası benim felsefeye giriş konusunda en sevdiğim kitaplardan biri. Felsefeyi kuru kuru anlatmak yerine bir hikâyenin içine yerleştirmesi kitabı inanılmaz akıcı yapıyor. Sofie’nin yaşadığı o yolculuğu takip ederken bir yandan da farkında olmadan felsefenin içine giriyorsunuz.
Bence kitabın en güzel taraflarından biri de felsefeye karşı oluşan “çok ağırdır, anlaşılmazdır, sıkıcıdır” gibi önyargıları kırması. Felsefeyi bir ders gibi değil, merak ettiğiniz bir dünyanın kapısını aralıyormuş gibi hissettiriyor. Üstelik bunu yaparken sizi hiç boğmuyor.
Felsefeye yeni başlayacak ya da felsefeye karşı biraz mesafeli olan herkese kesinlikle tavsiye ederim. Hem güzel ve merak uyandırıcı bir hikâye okuyorsunuz hem de insanın dünyaya, kendisine ve hayata bakışını sorgulamaya başlıyorsunuz. Bence kitabın asıl güzelliği de burada.
Yukarı Bak en sevdiğim animasyon filmlerinden biri. Çocukken izlediğimde başka, şimdi izlediğimde bambaşka hissettiriyor. Özellikle Carl ve Ellie’nin hikâyesi bana çok dokunuyor. Aşkı büyük ve gösterişli şeylerden ziyade birlikte geçirilen küçük anlar üzerinden anlatması çok güzel. Birlikte yaşlanmak, hayaller kurmak,…devamıYukarı Bak en sevdiğim animasyon filmlerinden biri. Çocukken izlediğimde başka, şimdi izlediğimde bambaşka hissettiriyor. Özellikle Carl ve Ellie’nin hikâyesi bana çok dokunuyor. Aşkı büyük ve gösterişli şeylerden ziyade birlikte geçirilen küçük anlar üzerinden anlatması çok güzel. Birlikte yaşlanmak, hayaller kurmak, bazen hayallerin gerçekleşmemesi ama yine de o insanla geçirilen zamanın her şeye değmesi…
Bence film sadece aşkı ve kaybetmeyi değil, kaybettikten sonra yeniden yaşamayı da anlatıyor. Bazen geçmişe ve özlediğimiz insanlara o kadar tutunuyoruz ki hayatın hâlâ devam ettiğini unutuyoruz. Carl’ın yolculuğu da biraz bunu fark etmesi gibi geliyor bana.
Hem hüzünlü hem sıcacık bir film. İzledikçe insanın aşka, kaybetmeye ve hayata bakışı biraz değişiyor. Ben her izlediğimde başka bir yerinden etkileniyorum.
Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı bence insanın kendi doğrularını ne kadar sorguladığı üzerine kurulmuş oldukça sert bir kitap. Nietzsche burada sadece bazı düşünceleri eleştirmiyor; düşünmeden kabul ettiğimiz ahlaki, kültürel ve felsefi “putları” da yıkmaya çalışıyor. Bana göre kitabın en güçlü tarafı, insanı…devamıNietzsche’nin Putların Alacakaranlığı bence insanın kendi doğrularını ne kadar sorguladığı üzerine kurulmuş oldukça sert bir kitap. Nietzsche burada sadece bazı düşünceleri eleştirmiyor; düşünmeden kabul ettiğimiz ahlaki, kültürel ve felsefi “putları” da yıkmaya çalışıyor. Bana göre kitabın en güçlü tarafı, insanı sürekli kendi düşüncelerinin kaynağını sorgulamaya itmesi. Gerçekten bunu ben mi düşünüyorum, yoksa bana böyle düşünmem mi öğretildi?
Özellikle akıl, ahlak, toplum ve insanın kendisi üzerine söyledikleri bugün bile düşündürücü. Nietzsche’ye her konuda katılmak gerekmiyor; hatta bazı fikirlerine itiraz etmek kitabı daha anlamlı hâle getiriyor. Çünkü mesele biraz da onunla aynı düşünmekten ziyade, kendi düşüncelerini onun karşısında yeniden kurabilmek.
Okuduğunuzda siz ne düşündünüz?
Dünya Boş Bir Virane Dünya boş bir virane, Duvarlarında yoksulların suskun elleri. Bir çocuk gülünce yeniden kurulur umut, Bir emekçi eğilince biraz daha çöker gökyüzü. Ben bilirim; İnsan, insana omuz olunca güzeldir. Hiçbir ekmek yalnız bölünmez, Hiçbir yarın tek başına…devamıDünya Boş Bir Virane
Dünya boş bir virane,
Duvarlarında yoksulların suskun elleri.
Bir çocuk gülünce yeniden kurulur umut,
Bir emekçi eğilince biraz daha çöker gökyüzü.
Ben bilirim;
İnsan, insana omuz olunca güzeldir.
Hiçbir ekmek yalnız bölünmez,
Hiçbir yarın tek başına kurulmaz.
Bir gün
Ne açlık kalacak sofralarda,
Ne korku gözbebeklerinde.
Kardeşlik, en eski türküyü söyleyecek yeniden.
Ve o vakit anlayacağız:
Dünya boş bir virane değildi aslında;
Virane olan, sevgiyi unutan düzenmiş.
İnsansa, yine insana umutmuş.
Ben, bir toplumun gerçek zenginliğinin yalnızca ekonomisiyle değil; düşüncesiyle, sanatıyla, bilimiyle ve kültürüyle ölçüldüğüne inanıyorum. Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde yalnızca yoksulluk ya da adaletsizlik değil, aynı zamanda kültürel çoraklaşma ve sorgulamaktan uzaklaşan bir anlayış yatıyor. Bilimin yerini önyargının, sanatın…devamıBen, bir toplumun gerçek zenginliğinin yalnızca ekonomisiyle değil; düşüncesiyle, sanatıyla, bilimiyle ve kültürüyle ölçüldüğüne inanıyorum. Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde yalnızca yoksulluk ya da adaletsizlik değil, aynı zamanda kültürel çoraklaşma ve sorgulamaktan uzaklaşan bir anlayış yatıyor.
Bilimin yerini önyargının, sanatın yerini gürültünün, okumanın yerini ezberin aldığı bir toplumun geleceğe güvenle yürümesi kolay değildir. Oysa insanı insan yapan; aklı, vicdanı ve üretme arzusudur. Bana göre gerçek ilerleme, insanların birbirini inancı, kimliği ya da yaşam biçimi üzerinden değil; düşünceleri ve emekleri üzerinden değerlendirebildiği gün başlayacaktır.
Toplumsal dayanışmayı, eşit fırsatları, laikliği, bilimi ve sanatı savunuyorum. Çünkü bunlar bir ideolojiden önce, çağdaş bir toplumun temel taşlarıdır. Cehaletin panzehiri yasaklar değil eğitimdir; nefretin ilacı baskı değil kültürdür. Bir ülkeyi ayakta tutan yalnızca yolları ve binaları değil, o binaların içinde yetişen özgür düşünen insanlardır.
Ben umudumu hiç kaybetmiyorum. Çünkü bu topraklar, düşünen insanların da, üreten insanların da, haksızlığa karşı sesini yükselten insanların da toprağıdır. Geleceğin daha adil, daha özgür ve daha aydınlık olacağına inanıyorum. Yeter ki aklımızı rehber, bilimi pusula, kültürü ise ortak vicdanımız yapmayı başarabilelim.
03.08.2026 yarına bir şiir bırakıyorum kalemimden Yarın Aşk, aynı gökyüzüne bakmak değil, aynı sabaha inanmaktır. Dün, yalnızca ardımızda kalan bir rüzgâr. Bugün, avuçlarımızdaki toprak. Yarınsa, birlikte yeşerteceğimiz ağaç. Hayat, bazen eksiltir insanı, bazen çoğaltır. Ben yine de umudun tarafındayım. Çünkü…devamı03.08.2026 yarına bir şiir bırakıyorum kalemimden
Yarın
Aşk,
aynı gökyüzüne bakmak değil,
aynı sabaha inanmaktır.
Dün,
yalnızca ardımızda kalan bir rüzgâr.
Bugün,
avuçlarımızdaki toprak.
Yarınsa,
birlikte yeşerteceğimiz ağaç.
Hayat,
bazen eksiltir insanı,
bazen çoğaltır.
Ben yine de
umudun tarafındayım.
Çünkü biliyorum;
en güzel yollar,
henüz yürünmemiş olanlardır.
Ve en güzel şiir,
daha yaşanmamış bir günün
kalbinde bekler.
Kitabı bitirdiğimde şunu fark ettim: İnsan çoğu zaman başkalarını anlamaya çalışırken aslında en yabancı olduğu kişi kendisi oluyor. Irvin D. Yalom bunu yalnızca psikolojik bir kurgu olarak anlatmıyor; felsefeyle psikolojiyi öyle iç içe geçiriyor ki, okurken kimi zaman bir romanın…devamıKitabı bitirdiğimde şunu fark ettim: İnsan çoğu zaman başkalarını anlamaya çalışırken aslında en yabancı olduğu kişi kendisi oluyor. Irvin D. Yalom bunu yalnızca psikolojik bir kurgu olarak anlatmıyor; felsefeyle psikolojiyi öyle iç içe geçiriyor ki, okurken kimi zaman bir romanın içinde, kimi zaman da bir terapi odasında hissediyorsunuz kendinizi.
En çok hoşuma giden tarafı ise Nietzsche'nin "güçlü insan" imajının arkasındaki kırılganlığı gösterebilmesiydi. Dışarıdan dimdik görünen insanların da kendi içlerinde taşıdığı sessiz savaşlar olduğunu hatırlatıyor. Belki de insanı gerçekten yoran şey yaşadıkları değil, kimseye anlatamadıklarıdır.
Kitap boyunca Freud'dan önce psikoterapinin nasıl şekillenebileceğine dair çok ilginç fikirler görmek de ayrı bir keyifti. Doktor Breuer ile Nietzsche arasındaki ilişki aslında bir doktor-hasta ilişkisinden çok iki insanın birbirini iyileştirme çabası gibiydi. Bazen iyileştirdiğimizi sandığımız insanlar bize kendimizden daha çok şey öğretebiliyor.
Nietzsche'nin düşüncelerini daha önce az çok biliyordum ama bu kitap sayesinde onları bir filozofun eserlerinden değil, bir insanın acılarından dinliyormuş gibi hissettim. Çünkü fikirler çoğu zaman yalnızca akıldan değil, yaşanmışlıklardan doğuyor.
Kitapta beni en çok düşündüren sözlerden biri şu oldu:
"Yaşamın bir anlamı varsa, acının da bir anlamı olmak zorundadır."
Bu cümle sadece acıyı değil, insanın kendi dönüşümünü de anlatıyor bence. Çünkü çoğu zaman bizi değiştiren mutluluklar değil, yüzleşmek zorunda kaldığımız kırılmalar oluyor.
Aşk konusunda da kitap bana ilginç bir bakış açısı sundu. Bazen sevdiğimizi sandığımız kişiye değil, onun bize hissettirdiği eksik parçaya tutunuyoruz. Bu yüzden bazı ayrılıklar bir insanı değil, kendi içimizde kurduğumuz hayali kaybettiğimiz için can yakıyor. Belki de gerçek sevgi, sahip olmakta değil; karşımızdakini olduğu gibi görebilmekte başlıyor.
Kitap boyunca hissettiğim en güçlü duygu şu oldu: İnsan kendi ruhundan kaçabildiğini zanneder ama nereye giderse gitsin kendini de yanında taşır. Bu yüzden çözülmesi gereken en büyük düğüm dışarıda değil, insanın kendi içinde.
Benim için Nietzsche Ağladığında, yalnızca Nietzsche'yi anlamaya çalışan bir roman değil; insanın korkularını, yalnızlığını, aşkını ve kendisiyle yaptığı bitmeyen pazarlıkları anlatan güçlü bir eserdi. Kitabı bitirdiğimde karakterleri değil, kendi düşüncelerimi sorgulamaya başladım. Sanırım iyi edebiyatın en önemli özelliği de bu; sana yeni cevaplar vermekten çok, daha iyi sorular sordurabilmesi.
Benim puanım 9/10. Felsefeye ya da psikolojiye ilgisi olan biri için gerçekten unutulması zor bir kitap.
"Bazı kitaplar okunup rafa kaldırılır, bazılarıysa insanın zihninde sessizce yaşamaya devam eder. Veba, benim için ikinci gruba ait. Çünkü Camus bu romanda bir salgını değil, insanın varoluşunu anlatıyor." Kitabı bitirdiğimde aklımda hastalıktan çok insanlar kaldı. Çünkü Camus'nün anlattığı veba sadece…devamı"Bazı kitaplar okunup rafa kaldırılır, bazılarıysa insanın zihninde sessizce yaşamaya devam eder. Veba, benim için ikinci gruba ait. Çünkü Camus bu romanda bir salgını değil, insanın varoluşunu anlatıyor."
Kitabı bitirdiğimde aklımda hastalıktan çok insanlar kaldı. Çünkü Camus'nün anlattığı veba sadece mikroplardan ibaret değil; korku, kayıtsızlık, yalnızlık, alışkanlık ve insanın kendi vicdanıyla verdiği mücadele de birer veba aslında. Belki de bu yüzden roman bugün bile ilk yazıldığı gün kadar canlı hissettiriyor.
Albert Camus'nün absürd felsefesini bilen biri olarak, bu romanda da onun o tanıdık sesi sürekli hissediliyor. Hayatın kesin cevapları olmadığını kabul ediyor ama buna rağmen yaşamaktan, mücadele etmekten vazgeçmiyor. Bence Camus'nün en güçlü yanı da burada. Umudu körü körüne savunmuyor, umutsuzluğu da yüceltmiyor. Sadece insanın, sonucu ne olursa olsun doğru olanı yapmasının değerini gösteriyor.
Dr. Rieux karakteri beni en çok etkileyen isim oldu. Kahraman olmaya çalışmıyor, dünyayı kurtarma iddiası da yok. Sadece yapması gerekeni yapıyor. Günümüzde en çok eksikliğini hissettiğimiz şeylerden biri de bu sanırım. Büyük sözlerden çok sessiz sorumluluklar.
Roman boyunca dikkatimi çeken bir başka nokta ise insanların felaket karşısındaki değişimi oldu. Başlarda herkes bunun geçici olduğuna inanıyor, sonra kabulleniyor, en sonunda ise onunla yaşamayı öğreniyor. Aslında sadece salgınlarda değil, hayatın her döneminde aynı döngüyü yaşamıyor muyuz? Acılar da mutluluklar gibi zamanla gündelik hayatın bir parçasına dönüşüyor.
Camus bana bir kez daha şunu düşündürdü: Hayatın anlamını belki hiçbir zaman tam olarak bulamayacağız. Ama anlamsızlık ihtimali, iyi bir insan olmak için gösterdiğimiz çabayı değersiz kılmıyor. Belki de anlam dediğimiz şey, tam olarak o çabanın içinde saklı.
Veba, benim gözümde sadece bir salgın romanı değil; insan olmanın ağırlığını, dayanışmanın değerini ve vicdanın sessiz sesini anlatan güçlü bir eser. Bazı kitaplar bize hikâye anlatır, bazılarıysa aynayı uzatır. Veba, bana aynayı uzatan kitaplardan biri oldu. Bitirdiğimde kendime şu soruyu sordum: "Felaket günlerinde ben nasıl bir insan olurdum?" Sanırım Camus'nün asıl cevabını aradığı soru da tam olarak buydu.
Benim puanım 9.5/10. Ağır ilerlediği yerler olsa da düşündürdüğü her sayfa buna fazlasıyla değiyor. Bitirdikten sonra hikâyeyi değil, kendinizi düşünmeye başlıyorsunuz ve bence iyi edebiyat tam olarak bunu yapmalı.
Bir Kadeh Sessizlik Kendi yazdığım şiirlerden... Belki aşk, insanın kalbinde en çok sustuğu yerde şiire dönüşür. Gözlerin değdi, ömrüm mevsimini unuttu, Bir yudum sevda içtim, dünya benden soğudu. Ne sen bütünüyle bendin ne ben kendimde kaldım, Aşk dedikleri, ayrılığı önceden…devamıBir Kadeh Sessizlik
Kendi yazdığım şiirlerden... Belki aşk, insanın kalbinde en çok sustuğu yerde şiire dönüşür.
Gözlerin değdi, ömrüm mevsimini unuttu,
Bir yudum sevda içtim, dünya benden soğudu.
Ne sen bütünüyle bendin ne ben kendimde kaldım,
Aşk dedikleri, ayrılığı önceden yazılmış bir umuttu.
Şimdi kadehimde sen varsın, dudaklarımda yalnızlık uyudu.