İnsan bazen içinde yaşadığı dünyanın ne kadar acımasız olduğunu, ancak o dünyanın dışına çıkmayı hayal ettiğinde anlıyor.” Orhan Kemal’in Tersine Dünya romanında beni en çok etkileyen şey, kadınlarla erkeklerin rollerinin değişmesinden çok, bu değişimin bize kendi düzenimizi ne kadar sorgulatması.…devamıİnsan bazen içinde yaşadığı dünyanın ne kadar acımasız olduğunu, ancak o dünyanın dışına çıkmayı hayal ettiğinde anlıyor.” Orhan Kemal’in Tersine Dünya romanında beni en çok etkileyen şey, kadınlarla erkeklerin rollerinin değişmesinden çok, bu değişimin bize kendi düzenimizi ne kadar sorgulatması. Erkeklerin kadınların yaşadığı baskıları, kadınların ise erkeklere tanınan özgürlüğü yaşadığı bu dünyada, aslında hiçbir şey bütünüyle yabancı gelmiyor; çünkü mesele rollerin değişmesi değil, insanın eline güç geçtiğinde nasıl davrandığı. Orhan Kemal mizahın arkasına çok ciddi bir toplumsal eleştiri saklıyor. Güldüğümüz durumların içinde bir bakıyoruz, gerçek hayatta normal kabul ettiğimiz eşitsizlikler duruyor. Kadının nasıl yaşaması gerektiğine karar veren toplum, erkeğe biçilen rolleri de aynı şekilde belirliyor; ahlak, namus ve özgürlük dediğimiz kavramların çoğu zaman kimin elinde güç olduğuna göre değiştiğini görüyoruz. Bence Tersine Dünya tam da bu yüzden yalnızca eğlenceli bir tersine dönüş hikâyesi değil; insanı kendi alışkanlıklarından utandıran, güldürürken düşündüren bir eser. Çünkü bazen bir düzenin ne kadar adaletsiz olduğunu anlamak için onu değiştirmek değil, sadece aynayı ters çevirmek yeterli.
Kış Uykusu’nu izlerken bende en çok kalan şey, filmin bana sürekli bir tiyatro sahnesinin içindeymişim hissi vermesiydi. Aydın’ın tiyatro geçmişi de bunu daha anlamlı hale getiriyor bence; çünkü insanları gözlemlemeyi ve onların zayıf noktalarını görmeyi çok iyi biliyor ama kendine…devamıKış Uykusu’nu izlerken bende en çok kalan şey, filmin bana sürekli bir tiyatro sahnesinin içindeymişim hissi vermesiydi. Aydın’ın tiyatro geçmişi de bunu daha anlamlı hale getiriyor bence; çünkü insanları gözlemlemeyi ve onların zayıf noktalarını görmeyi çok iyi biliyor ama kendine gelince aynı dürüstlüğü gösteremiyor. Açıkçası Aydın’a bazı anlarda kızdım, bazı anlarda da kendimden bir şeyler buldum. Nihal’i de sadece iyi niyetli biri olarak görmek bana eksik geliyor; onun da yaptığı iyiliklerin içinde biraz kendini var etme ve değerli hissetme isteği olduğunu düşünüyorum. Necla’nın konuşmaları ise filmi benim için daha da düşündürücü yaptı. Filmde herkes konuşuyor ama sanki kimse gerçekten birbirini duymuyor. Uzun diyaloglar ilk başta ağır gelse de sonradan karakterlerin iç dünyasını daha iyi anlamamı sağladı. Bence Kış Uykusu’nun güzelliği de burada; sana hazır bir cevap vermiyor, aksine insanın kendi hayatını ve kendi çelişkilerini düşünmesine neden oluyor. İzlerken “Ben olsam ne yapardım?” diye düşünürken, bir yandan da insanın bazen kendi haklılığına fazla bağlanıp karşısındakini görmezden geldiğini fark ettim. Tiyatro gibi başlayan, ama aslında insanın kendi içine döndüğü çok gerçek ve biraz da rahatsız edici bir film.
Sevdiğim yazarın sevdiğim bir eseri. Gazap Üzümlerini okurken beni en çok etkileyen şey, Steinbeck’in bütün o büyük meseleleri insanların günlük hayatları üzerinden anlatması oldu. Joad ailesinin yaşadıklarını okurken yoksulluğun, emeğin sömürülmesinin ve çaresiz bırakılmanın ne demek olduğunu daha yakından hissediyorsunuz.…devamıSevdiğim yazarın sevdiğim bir eseri. Gazap Üzümlerini okurken beni en çok etkileyen şey, Steinbeck’in bütün o büyük meseleleri insanların günlük hayatları üzerinden anlatması oldu. Joad ailesinin yaşadıklarını okurken yoksulluğun, emeğin sömürülmesinin ve çaresiz bırakılmanın ne demek olduğunu daha yakından hissediyorsunuz. Kitabın sosyalist tarafı da bana en çok dayanışma üzerinden geçti; insanların ellerinde hiçbir şey kalmadığında bile birbirine sahip çıkması, ekmeğini paylaşması çok kıymetli geldi. Jim Casy’nin dinî otoriteyi sorgulaması da ayrıca hoşuma gitti. Ben bunu dine karşı bir tavırdan çok, insanın kendi aklıyla ve vicdanıyla düşünmesi, kendisine “kader” diye sunulanı sorgulayabilmesi olarak okudum. Kitabı bitirdiğimde aklımda olaylardan çok insanların birbirine tutunması kaldı. Sanırım bu yüzden Gazap Üzümleri benim için sadece iyi bir roman değil; insana, emeğe ve dayanışmaya bakışımı yeniden düşündüren kitaplardan biri oldu.
Çok sevdiğim Ferhan Şensoy diye başlamak istiyorum çünkü onun kaleminden çıkan her şey bende ayrı bir yere sahip. Afitap’ın Kocası İstanbul da okurken yüzümde sürekli bir gülümseme bırakan, yer yer kahkaha attıran ama bir yandan da içimde garip bir İstanbul…devamıÇok sevdiğim Ferhan Şensoy diye başlamak istiyorum çünkü onun kaleminden çıkan her şey bende ayrı bir yere sahip. Afitap’ın Kocası İstanbul da okurken yüzümde sürekli bir gülümseme bırakan, yer yer kahkaha attıran ama bir yandan da içimde garip bir İstanbul özlemi uyandıran bir kitap oldu.
Ferhan Şensoy’un o kendine has dili, kelimelerle oynayışı ve olaylara bakışındaki o eşsiz mizahı beni yine içine çekti. Okurken sanki karşımda oturmuş da bana İstanbul’u, insanlarını ve yaşadıklarını kendi ağzından anlatıyormuş gibi hissettim. Bazı yerlerde gerçekten “Bunu ancak Ferhan Şensoy yazardı.” dedim.
Ama kitabın bende bıraktığı en güzel şey, sonunda yine Ses Tiyatrosu’na gitmişim gibi hissetmek oldu. O salonun atmosferini, sahnesini, duvarlarında birikmiş yılları ve Ferhan Şensoy’un orada bıraktığı o tarifsiz duyguyu çok seviyorum. Ses Tiyatrosu benim için sadece bir tiyatro mekânı değil; Ferhan Şensoy’un dünyasına açılan, geçmişi ve sahneyi aynı anda hissettiren çok özel bir yer. Kitabı okurken de o mekânı, o atmosferi ve orada yaşanmış bütün o tiyatro duygusunu yeniden hissettim. Belki de bu yüzden kitap benim için sadece güzel bir okuma değil, sevdiğim bir yere ve çok sevdiğim bir sanatçıya yeniden uğramak gibi oldu.
Madame Bovary’de aşk ile gerçeklik sürekli birbirine çarpışıyor. Emma için aşk, gündelik hayatın sıradanlığından kurtulmanın, hayatı anlamlı ve tutkulu kılmanın yolu; fakat gerçek aşk, hayal ettiği gibi sürekli heyecan ve tutku taşımıyor. Charles’ın sessiz, sade sevgisi bu yüzden Emma’ya değersiz…devamıMadame Bovary’de aşk ile gerçeklik sürekli birbirine çarpışıyor. Emma için aşk, gündelik hayatın sıradanlığından kurtulmanın, hayatı anlamlı ve tutkulu kılmanın yolu; fakat gerçek aşk, hayal ettiği gibi sürekli heyecan ve tutku taşımıyor. Charles’ın sessiz, sade sevgisi bu yüzden Emma’ya değersiz geliyor; çünkü Emma sevginin sürekliliğinden çok, tutkunun yoğunluğunu arıyor. Her yeni ilişkide hayalindeki aşka biraz daha yaklaştığını sanarken aslında gerçeklikten biraz daha uzaklaşıyor. Bence romanın trajedisi tam da burada: Emma’nın mutsuzluğu aşksızlıktan değil, gerçek aşkı kendi zihninde yarattığı kusursuz aşkın yanında sürekli eksik görmesinden doğuyor.
Sofie’nin Dünyası benim felsefeye giriş konusunda en sevdiğim kitaplardan biri. Felsefeyi kuru kuru anlatmak yerine bir hikâyenin içine yerleştirmesi kitabı inanılmaz akıcı yapıyor. Sofie’nin yaşadığı o yolculuğu takip ederken bir yandan da farkında olmadan felsefenin içine giriyorsunuz. Bence kitabın en…devamıSofie’nin Dünyası benim felsefeye giriş konusunda en sevdiğim kitaplardan biri. Felsefeyi kuru kuru anlatmak yerine bir hikâyenin içine yerleştirmesi kitabı inanılmaz akıcı yapıyor. Sofie’nin yaşadığı o yolculuğu takip ederken bir yandan da farkında olmadan felsefenin içine giriyorsunuz.
Bence kitabın en güzel taraflarından biri de felsefeye karşı oluşan “çok ağırdır, anlaşılmazdır, sıkıcıdır” gibi önyargıları kırması. Felsefeyi bir ders gibi değil, merak ettiğiniz bir dünyanın kapısını aralıyormuş gibi hissettiriyor. Üstelik bunu yaparken sizi hiç boğmuyor.
Felsefeye yeni başlayacak ya da felsefeye karşı biraz mesafeli olan herkese kesinlikle tavsiye ederim. Hem güzel ve merak uyandırıcı bir hikâye okuyorsunuz hem de insanın dünyaya, kendisine ve hayata bakışını sorgulamaya başlıyorsunuz. Bence kitabın asıl güzelliği de burada.
Yukarı Bak en sevdiğim animasyon filmlerinden biri. Çocukken izlediğimde başka, şimdi izlediğimde bambaşka hissettiriyor. Özellikle Carl ve Ellie’nin hikâyesi bana çok dokunuyor. Aşkı büyük ve gösterişli şeylerden ziyade birlikte geçirilen küçük anlar üzerinden anlatması çok güzel. Birlikte yaşlanmak, hayaller kurmak,…devamıYukarı Bak en sevdiğim animasyon filmlerinden biri. Çocukken izlediğimde başka, şimdi izlediğimde bambaşka hissettiriyor. Özellikle Carl ve Ellie’nin hikâyesi bana çok dokunuyor. Aşkı büyük ve gösterişli şeylerden ziyade birlikte geçirilen küçük anlar üzerinden anlatması çok güzel. Birlikte yaşlanmak, hayaller kurmak, bazen hayallerin gerçekleşmemesi ama yine de o insanla geçirilen zamanın her şeye değmesi…
Bence film sadece aşkı ve kaybetmeyi değil, kaybettikten sonra yeniden yaşamayı da anlatıyor. Bazen geçmişe ve özlediğimiz insanlara o kadar tutunuyoruz ki hayatın hâlâ devam ettiğini unutuyoruz. Carl’ın yolculuğu da biraz bunu fark etmesi gibi geliyor bana.
Hem hüzünlü hem sıcacık bir film. İzledikçe insanın aşka, kaybetmeye ve hayata bakışı biraz değişiyor. Ben her izlediğimde başka bir yerinden etkileniyorum.
Nietzsche’nin Putların Alacakaranlığı bence insanın kendi doğrularını ne kadar sorguladığı üzerine kurulmuş oldukça sert bir kitap. Nietzsche burada sadece bazı düşünceleri eleştirmiyor; düşünmeden kabul ettiğimiz ahlaki, kültürel ve felsefi “putları” da yıkmaya çalışıyor. Bana göre kitabın en güçlü tarafı, insanı…devamıNietzsche’nin Putların Alacakaranlığı bence insanın kendi doğrularını ne kadar sorguladığı üzerine kurulmuş oldukça sert bir kitap. Nietzsche burada sadece bazı düşünceleri eleştirmiyor; düşünmeden kabul ettiğimiz ahlaki, kültürel ve felsefi “putları” da yıkmaya çalışıyor. Bana göre kitabın en güçlü tarafı, insanı sürekli kendi düşüncelerinin kaynağını sorgulamaya itmesi. Gerçekten bunu ben mi düşünüyorum, yoksa bana böyle düşünmem mi öğretildi?
Özellikle akıl, ahlak, toplum ve insanın kendisi üzerine söyledikleri bugün bile düşündürücü. Nietzsche’ye her konuda katılmak gerekmiyor; hatta bazı fikirlerine itiraz etmek kitabı daha anlamlı hâle getiriyor. Çünkü mesele biraz da onunla aynı düşünmekten ziyade, kendi düşüncelerini onun karşısında yeniden kurabilmek.
Okuduğunuzda siz ne düşündünüz?
Dünya Boş Bir Virane Dünya boş bir virane, Duvarlarında yoksulların suskun elleri. Bir çocuk gülünce yeniden kurulur umut, Bir emekçi eğilince biraz daha çöker gökyüzü. Ben bilirim; İnsan, insana omuz olunca güzeldir. Hiçbir ekmek yalnız bölünmez, Hiçbir yarın tek başına…devamıDünya Boş Bir Virane
Dünya boş bir virane,
Duvarlarında yoksulların suskun elleri.
Bir çocuk gülünce yeniden kurulur umut,
Bir emekçi eğilince biraz daha çöker gökyüzü.
Ben bilirim;
İnsan, insana omuz olunca güzeldir.
Hiçbir ekmek yalnız bölünmez,
Hiçbir yarın tek başına kurulmaz.
Bir gün
Ne açlık kalacak sofralarda,
Ne korku gözbebeklerinde.
Kardeşlik, en eski türküyü söyleyecek yeniden.
Ve o vakit anlayacağız:
Dünya boş bir virane değildi aslında;
Virane olan, sevgiyi unutan düzenmiş.
İnsansa, yine insana umutmuş.