2 doğduğu kabilenin asıl yerli halktan olmayıp sonradan gelmiş ve yerleşmiş olanlar arasında olduğu düşünülmelidir. Çünkü İslamiyetten önceki geleneklerin hepsinde yabancı bir kök izi silinmez derinlikte mevcuttur. Bu göçmenlerin nereden geldiklerini kesinlikle belirtmek çok zordur. Fakat anlatılanların yapısı akla yakın…devamı2
doğduğu kabilenin asıl yerli halktan olmayıp sonradan gelmiş ve yerleşmiş olanlar arasında olduğu düşünülmelidir. Çünkü İslamiyetten önceki geleneklerin hepsinde yabancı bir kök izi silinmez derinlikte mevcuttur. Bu göçmenlerin nereden geldiklerini kesinlikle belirtmek çok zordur. Fakat anlatılanların yapısı akla yakın olarak şunu gösteriyor ki, o da, onların asıl vatanının Fırat ve Dicle arası olduğudur. Irkların ve uygarlıkların büyük beşiği Babil ile Mezopotamya'nın içinde bulunduğu bölgedir."Mahmud Esad Efendi'nin (doğumu 1857-ölümü 1917) "TARİH-İ DİN-İ İSLAM" adlı eserinde de şu satırları okuyoruz: "Adnan kavmi diğer kavimlerle beraber Elcezire (Mezopotamya) ve Hire (Necef) çevresinde yerleşmişti. Fakat çevrede huzursuzluk çıkardıklarından dolayı Buntunnas'ın onları cezalandırmıştı. Adnan'ın on iki yaşındaki oğlu Mead, Mezopotamya'nın Herran beldesine gitmiş, orada büyüdükten sonra kavmiyle birlikte Mekke'ye gelmiş, burada Curhum kabilesinden Harie'nin kızıyla evlenmiş ve Nizar ondan doğmuştur."Bütün bu ayrıntılardan şu anlaşılıyor ki ADNAN OĞULLARI, Arap ve İsrail'den ayrı bir ırktır. Bunların kaynağı Irak kıtasıdı. Oradan Mekke'ye yayılmışlardır.BU GERÇEKLER İÇİNDE ADNAN KABİLESİNİN ORTA ASYA'DAN IRAK'A GELEN TÜRK OYMAKLARINDAN BİRİ OLDUĞUNU İDDİA VE BUNDA ISRAR EDERSEK KESİNLİKLE HATA ETMİŞ OLMAYIZ.Tarihin aydınlanmaya başladığı zamandan beri, Orta Asya'nın değişen iklim şartlarının zorlamasıyla birçok Türk boyları (oymakları) yaşamaya daha elverişli yerler bulmak amacıyla çoğunluklar halinde akın akın İran yaylaklarını aşarak bugünkü Irak ve Anadolu'ya göç ettiler. Bunlardan Sümerler, Sûbari'ler Mitanni'ler IRAK'ta, Elâmi'ler, Akad'lar Doğu Anadolu'da Eti (Hitit)ler bugünkü Suriye'de, Hazar'lar Kafkasya'da yurt tuttular. Bütün Ön-Asya; çıkışları, kaynakları ORTA-ASYA'ya dayanan ve çeşitli adlarla anılan uygar, şehirleşmiş TÜRK BOYLARI tarafından doldurulmuştu. Bu ardı ardına gelip yerleşmeler kesinlikle işgal değildi; Dünya yapısının temelden değişiminin klimatolojik zorunluluğuydu ve uygarlığı ileri düzeyde olan ve daha o zamanlarda TEK TANRI (VAHDANİYET)'ya bağlı uygar bir ırkın kendilerine ihtiyacı olan bu toprakları VATAN yapması olayıydı.Özellikle Milattan 6000 yıl önce Mezopotamya'nın Sinear denilen güney kısmına yerleşen Sümerler çok kalabalık ve yüksek bir kültüre sahiptiler.
Bu topraklar üzerinde ilk uygarlık onların eseriydi. MİHİ yazısı onların eseridir. Düzgün evleri, şehirleri, hatta kütüphaneleri vardı. Akad, daha sonra Asûr, İran, Med, Elâm, Lülübi, Gitu ve de son olarak Eti (Hitit) uygarlıkları Sümer medeniyetinin devamı ve doruklaşmasıydı.Sümerler’in egemenlikleri, İsa’dan dört bin yıl öncesine, buralara gelişleri 6000 yıl öncesi başlamış olduğuna göre iki bin yıl devam eder. O zamana değin SAMİ’ler, Arap Yarımadası’ndan yukarı çıkamamışlardı. Bir taraftan Sümer uygarlığının, komşu ülkeleri etkisi altına alması ve onlarla ilişkiler kurması, öte yanda o yıllarda Arap Yarımadası’nda ağır şartlı kuraklığın sürmesi, Araplar’ı Mezopotamya’ya yaklaşmaya ve oralarda yerleşim odakları aramaya zorladı. Daha çok Yukarı Mezopotamya’ya giren Araplar, Asyalı Sübari boylarıyla kaynaştılar.Arap göçü devam etti ve Sübariler’le Araplar’ın birleşmesinden ASUR’lular türedi.Mezopotamya’nın Sami’lerin egemenliğine geçmesinin yolu böylece açılmış oluyordu. Bu yoldan İbraniler (daha geniş anlamıyla Yahudiler) ve Araplar ileri bir uygarlık ve kültürün emek vermeden sahibi olabilme rahatı içinde Sami ırkının egemenliğini kurdular.Kuzey Suriye’de ve Anadolu’nun bir bölümünde hüküm süren Etiler (Hititler) büyük dalgalar halinde Sinevar’a akmaya başladılar. Samiler’in birinci Babil devleti bu akışa karşı koyamadı. Etiler bölgede egemenliği kendi soylarından Sümerler’e bırakarak Anadolu’ya döndüler. Sümerler’in bu defaki egemenlikleri Kast’lerin 1760 yılındaki istilalarına kadar sürdü. Bu kargaşa sırasında bir bölüm Sümerler, Arabistan’a ve Yemen’e kadar dağılarak burada Main ve Seba medeniyetlerini kurdular.Bizim asıl ceddimiz olan Oğuz Türkler’i de Mezopotamya’yı iki defa işgal etmişlerdir. Oğuzlar’ın tarihi Doğu Hunlar’a kadar çıkıyor. Oğuzhan’ın çıkışı üç bin sene öncedir. Anlatışlara göre Hazreti İbrahim’in dinini kabul etmişti. Bu büyük Hakan Talas’tan Semerkant ve Buhara’ya gelmiş, İran’dan sonra Irak, Suriye ve Mısır’ı almış, oraları kendi yönetim düzenine bağlayarak anavatanı Türkistan’a dönmüştü. Hicri tarihten bin üç yüzyıl önce yine Oğuzlar’ın Irak’ı ele geçirerek yirmi sekiz yıl kaldıkları tarihlerin birleştiği gerçektir. Oğuzlar Araplar’la iyi geçinirler, onlarla ticaret yaparlardı. Arap kaynakları Oğuzlar’ın yetiştirdikleri koyunların lezzetini kaydederler ve yaşayışları üzerinde bilgi verirler. IRAK ismi bile Türkler’den kalmadır. UZAK anlamına gelen bu kelime daha sonra Araplaştırılmıştır.Yaşamın çok alanına yaygın bu ayrıntılardan şu sonucu çıkarabiliriz: İbrahim aslen İBRANİ’dir. Hacer’den gelen oğlu İsmail sonradan Araplaşmıştır ve Arab-ı Musta'rebeden sayılan Benî İsmail kabilesi ondan üremiştir. SARE'den doğan diğer oğlu Beni İshak, Beni İsrail'in ceddidir. İsmail ismini ilk önce Yakub Peygamber almıştır. İbrahim'in ve oğullarının Türkler'le ve Orta Asya ile hiçbir alakası yoktur. Hazreti Muhammed'in ecdadı olan ADNAN'iler Sami değildir. Aslen TURANİ'dir. Orta Asya'dan Irak'a göç eden Sümerler'den veya Oğuzlar'dan bir oymaktır. Irak'ın Hire (Necef) taraflarından Mekke'ye sarkmışlardır. Onlar da İsmailoğullar gibi sonradan Araplaşmışlardır.Aslında Araplar, temsilci bir kavimdir. Yabancılarla çok çabuk kaynaşırlar. Yabancı her zaman Mekke halkının yerlisiyle bir olmuştur. Dışarıdan geleni benimsemek ve kendisinden saymak Arabın karakteri gereğidir. Bu yoldan birçok kabileleri Araplaştırmışlardır. Arap zannedilen nice nice Türkler vardır. Arabın çok ön şahsiyetleri, asıl ve nesil olarak Türk'tür. Bu gerçek üzerinde isimler hatırlanmak istenirse Abdülkadir Geylani, İbni Tükel -Ceyli, Ebu Kasim Zemahşeri, Ebu Nasr Cevheri, Muhammed Buhari, Müslim Nişâpûri, Ebu Ali İbni Sina, Ebu Nasr Farabi, Şems-ül Eimme'ler, Ebu Mansur Maturidi, Ebu Zeydi Debusi, Fahrüddini Razi ve de daha niceleri... Hazreti Muhammet'in simasındaki halavet (tatlılık, şirinlik) melahat (güzelyüzlülük) ahlakındaki safiyet (saflık, halislik), zekâsındaki vüsat (genişlik) ve kudret iradesindeki selabet Arapta yoktur. Resul-ü ekremin (yüce Peygamber'in) yüzü beyaz, berrak ve gül gibi kırmızıya eğgindi. Burnu çekme, çehresi azdeğirmiydi. Geniş alnını güzel kaşlar süslüyordu. Saçları kumral ve biraz kıvırcıktı. Büyük ve siyah gözleri uzun ve kara kirpiklerle çevreleniyor, sık sakalı yüzünün ayrıcalığını tamamlıyordu. Cildi ipekten yumuşaktı. Ortadan fazla boylu, göğsü geniş, kemikleri iri, endamı düzgündü. Yürüdükçe öne doğru eğilir, adımlarını süratle atardı. Her sözü tane tane söyler, dinleyenler sözlerini unutmazdı. Onu gören yabancı heybetinden titrer, fakat onunla konuştuktan sonra, deminki ürküntü derinleşen sevgiye dönüşürdü.SELAT-Ü SELAM O BÜYÜK ADAMA...Peygamberimizin kızı Fatma Zehra'nın fizyonomisi de Araba hiç benzemiyor. Hazreti Fatma gayet güzeldi. Sonrece beyaz tenliydi. ZEHRA lügat anlamı olarak da çehresi güzel, ak, berrak, parlak olan demekti. O devirde bu tipte bir Arap kızı bulamayız.