İsminin getirdiği kaderini yaşıyor Odysseus. Hermes'in oğlu Odysseus'un dedesi Autolykos verdi ona bu ismi. Autolykos şöyle karşılık vermiş, demişti ki: "Diyeyim o adı size, damadım ve kızım benim, erkeklerden ve kadınlardan çok kötülük gördüm gelirken buraya, çektim bereketli toprak üstünde…devamıİsminin getirdiği kaderini yaşıyor Odysseus. Hermes'in oğlu Odysseus'un dedesi Autolykos verdi ona bu ismi.
Autolykos şöyle karşılık vermiş, demişti ki: "Diyeyim o adı size, damadım ve kızım benim,
erkeklerden ve kadınlardan çok kötülük gördüm gelirken buraya, çektim bereketli toprak üstünde çok çileler, bu yüzden Odysseus adını taktım bu çocuğa, yani Çileli."
İsmi veren kişi sadece kaderini değil, Odysseus'un karakterini de etkiliyor. Autolykos, yukarıda dediğim gibi Hermes'in oğlu. Davranışlarıyla, karakteriyle Hermes'e çok benziyor. İkisi de muzip, ikisi de akıllı ve kurnaz. Odysseus da buradan alıyor kişilik özelliklerini. Öyle ki Azra Erhat ön sözde Odysseus'u niteleyen iki sıfattan bahsediyor bize. Bunlardan biri Metis, diğeri ise Phren. Metis, kavrama, anlama ve düşünme yetisi anlamına geliyor. (Böylece Metis Yayınları'nın isminin nereden geldiğini de öğrenmiş oldum.) Phren ise hayatın karşısına çıkardığı güçlükleri dayanıp onları yenmek için çare ve çözüm bulma gücü anlamına geliyor.
Poseidon'la mücadelesinde bu iki özellikten çokça yardım alıyor Odysseus. Aslında bu mücadeleye sadece insanın tanrıyla olan mücadelesi olarak bakmak doğru değil. Poseidon aslında doğayı simgeliyor. İlyada bize insanın insanla olan savaşını anlatıyordu. Odysseia ise insanın doğayla olan savaşını anlatıyor. Ve bu anlatı İlyada'daki gibi doğrusal bir zaman düzleminde ilerlemiyor. Karmaşık bir yapısı var. Başta Telemakhos'u görüyoruz. Birkaç bölüm onun üzerinden okuyoruz anlatıyı. Sonra aniden Odysseus beliriyor. Onu yolculuğun sonundan karşılıyoruz. Onun mücadelesine tanık olamıyoruz, onun eşlikçisi değiliz. Odysseus bize kendi ağzından anı olarak anlatıyor yolculuğunu. Anlattıklarına güvenip güvenmemek bize kalmış. Onu tanıyorsam kesin hikâyeyi manipüle ederek anlatmıştır.
Mitoloji okumak beni özüme yaklaştırıyor. Pasif modern dünyada unuttuğumuz coşkuyu bize hatırlatıyor. Hayatın yabanıl taraflarını gösteriyor bize. Bizi doğaya yaklaştırıyor. Bu yüzden belki de bu kadar yıldır ısrarla varlığını sürdürüyor. Yürümek kitabını okurken bununla ilgili çok güzel bir kısma denk geldim.
"Yaban'a duyulan bu özlemi layıkıyla ifade eden, alıntı yapabileceğim hiçbir şiir çıkmadı karşıma. Bana göre en iyi şiir bile ehlileşmiştir. Antik ya da modern dönem edebiyatında Doğa'ya dair, beni tatmin edecek bir anlatı olduğunu hiç sanmıyorum. Ne Augustus Çağı ne de Elizabeth dönemi edebiyatının verebileceği, sözün kısası hiçbir kültürün bahşedemeyeceği bir şey istediğimin farkındasınızdır. Mitoloji bu arzuma hepsinden daha fazla yaklaşmıştır. Yunan mitolojisi hiç değilse köklerini bereketli Doğa'ya İngiliz edebiyatından daha fazla salmıştır. Mitoloji, Eski Dünya'nın toprağı yorgun düşmeden, merak ve imgelemin yıkımdan etkilenmeden evvelki mahsulüdür ve bu mahsul, toprağın o eski canlılığını yitirmediği her yerde elde edilir. Diğer edebî türlerin tamamı, ancak evlerimize gölgesi düşen karaağaçları andırır; oysa mitoloji Batı Adaları'nın insanlık kadar yaşlı ve heybetli ejder ağacına benzer; diğerinin akıbeti ne olursa olsun o dayanabildiği kadar dayanacaktır; zira diğer edebî türler çürüdükçe, onun içinde serpilip geliştiği toprak daha verimli hâle gelir."
Sadece Yunan mitolojisi de değil. Diğer mitolojiler de öyle. Üstünüzdeki ölü toprağını atmanıza, baskıladığınız hislere kulak vermenize yardımcı olacak.