✨Ölümlülerin dertleri zamanla yumuşar, fırtınalar hep aynı güçle esmez ve mutlu insanların sonsuza kadar sürmez mutluluğu. Her şey sürekli bir uçtan diğerine gidip gelir. Cesur insan her zaman umut edebilendir, korkaklara özgüdür umutsuzluk.
Kültürel Antropoloji dersime giren hocam önermişti bu kitabı. Yazım dilinin ağır olacağını düşündüğümden okumayı ertelemiştim. Yanılmışım. Çok akıcı bir dili var. Roman okuyormuşsunuz gibi geliyor bir saatten sonra. Önsözde yazar, bu kitabı yazma amacının insanları hayvan yönleriyle barıştırmak olduğunu söylüyor.…devamıKültürel Antropoloji dersime giren hocam önermişti bu kitabı. Yazım dilinin ağır olacağını düşündüğümden okumayı ertelemiştim. Yanılmışım. Çok akıcı bir dili var. Roman okuyormuşsunuz gibi geliyor bir saatten sonra. Önsözde yazar, bu kitabı yazma amacının insanları hayvan yönleriyle barıştırmak olduğunu söylüyor. Teknoloji çağında yaşasak da hâlâ avcı primat zamanından kalma davranış kalıplarını benimsiyoruz.
Kitabın yazarı bir zoolog ve insanı da sanki bir hayvan incelenmiş gibi inceliyor. Hatta insan yerine kitap boyu türümüze çıplak maymun ismiyle sesleniyor. Bunun sebebi ise insanın doğaüstü bir varlık değil özünde hala bir hayvan olduğunu vurgulamak istemesidir.
"Bu kitap boyunca sık sık vurguladığım gibi, bütün büyük teknolojik ilerlemelere rağmen aslında basit biyolojik bir unsuruz. Dahiyane fikirlerimize ve aşırı kendini beğenmişliğimize rağmen, hayvansal davranış kuralları içinde hareket eden basit hayvanlarız."
8 bölümden oluşuyor. Bu bölümler sırayla Kökler, Cinsellik, Yetiştirme, Araştırma, Savaşma, Beslenme, Konfor ve Hayvanlar. En uzun bölümler cinsellik ve savaştı. Bunu fark ettiğimde aklıma Freud geldi. Ona göre sahip olduğumuz iki güdü Eros ve Thanatos, biri yaşam, diğeri ölüm güdüsü. Biri libido, diğeri saldırganlık.
Antropoloji ile ilgili bir şeyler okuduğunuzda neden sorusunu sormayı öğreniyorsunuz. En basit, en olağan davranışınızı bile sorgulamayı öğretiyor. Neden tatlı yemeyi seviyoruz? Neden gülümsüyoruz? Neden çocukluk dönemimiz bu kadar uzun? Neden tanrıyı icat ettik? Neden insanlar bize baktığında rahatsız oluyoruz?
Kitabı okurken sadece kendimizi tanımıyoruz. Aynı zamanda diğer hayvanlarla ve evrimimizin başındaki hâlimizle karşılaştırarak gittiği için onlar hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.
Antropoloji hocamız ilk derste bize demişti ki ben sizi bir dönem boyunca hikâye anlatacağım çünkü anlattıklarımın hiçbiri kesin şeyler değil. Aynı şey kitap için de geçerli. Bir şeyin birden fazla yorumlaması olabiliyor. O yüzden içerdiği yorumlara kesin doğru gözüyle bakmamak gerek, hele de 1967 yılında basıldığı göz önüne alındığında. Bu alanda okuma yapmaya başlamak isteyenler için başlangıç noktası olabilir bence.
Tanrıların hiçbiri somut varlıklar olmadıklarına göre, neden icat edilmişlerdir? Bu sorunun cevabını bulmak için köklerimize, atalarımıza dönmeliyiz. Bizi işbirlikçi avcılara dönüştüren evrimi geçirmeden önce, bizlerin de diğer maymun türlerinin bugün yaşadıkları toplum biçimine benzer sosyal gruplar içinde yaşamış olmamız gerekir.…devamıTanrıların hiçbiri somut varlıklar olmadıklarına göre, neden icat edilmişlerdir? Bu sorunun cevabını bulmak için köklerimize, atalarımıza dönmeliyiz. Bizi işbirlikçi avcılara dönüştüren evrimi geçirmeden önce, bizlerin de diğer maymun türlerinin bugün yaşadıkları toplum biçimine benzer sosyal gruplar içinde yaşamış olmamız gerekir. Burada, her grubun yönetimi tek bir erkeğin hakimiyeti altındadır. Patron odur ve grubun diğer üyelerinin onu yatıştırması gerekir, aksi halde sonuçlarına katlanmak zorunda kalırlar. O, aynı zamanda topluluğu dış tehlikelerden korumak ve iç çatışmaları çözümlemekle görevlidir. Topluluk üyelerinden her birinin hayatı, hâkim ve lider olan hayvanın çevresinde biçimlenir. Sahip olduğu güç ona, tanrı benzeri bir özellik kazandırmıştır. Şimdi daha yakın atalarımıza dönersek, başarılı bir toplu avlanma faaliyeti için şart olan işbirlikçi tutumun gelişmesiyle liderin otoritesinin, grup üyelerinin pasif değil, aktif sadakatini devam ettirmek istiyorsa ciddi şekilde kısıtlanması gerekir. Onların kendisinden korkması değil, ona yardım etmek istemeleri, liderin de, "onlardan biri" olması gerekmiştir. Eski zorba maymun yerini hoşgörülü, işbirlikçi maymun lidere bırakmıştır. Bu aşama, gelişmekte olan yeni "karşılıklı yardımlaşma" için temel oluşturmuş ancak beraberinde yeni bir sorun getirmiştir. Topluluğun bir numaralı üyesinin mutlak hakimiyeti yerini, sınırlı bir hakimiyete bırakmış ve artık sorgusuzca itaat beklemekten vazgeçilmiştir. Yeni sosyal sistem için zorunlu olan bu düzen değişikliği, eski sistemde bir boşluk bırakmıştır. Atalarımızdan kalma, grubu denetim altında tutan güçlü kişi gereksinimi duyulmaya devam etmiş ve bu boşluk, icat edilen bir tanrıyla doldurulmuştur. İcat edilen tanrının etkisi, grup liderinin artık sınırlanmış olan etkisini destekleyebilmiştir. Dinin böylesine başarılı olması ilk bakışta hayret verici görünse de bu aşırı güç sadece türümüzün temel biyolojik eğilimlerinden ileri gelmekte, din bize maymun atalarımızdan miras kalmakta ve bizi mutlak güce sahip lidere boyun eğmeye yönlendirmektedir. Bu nedenle din, toplumsal birliği sağlamakta yararlı bir araç olmuştur.
Desmond Morris - Çıplak Maymun
Spoiler içeriyor
Aniden biten dostluk kadar acı veren bir şey yok sanırım. İlk başlarda acı hissetmiyorsun çünkü gerçekliğini sorguluyorsun, inanmıyorsun. Daha dün güldüğün, vakit geçirdiğin insanın sana artık tahammül edememesine anlam veremiyorsun. Yavaş yavaş geliyor acı, bu olayın gerçekliğine inandıkça. Acı ise…devamıAniden biten dostluk kadar acı veren bir şey yok sanırım. İlk başlarda acı hissetmiyorsun çünkü gerçekliğini sorguluyorsun, inanmıyorsun. Daha dün güldüğün, vakit geçirdiğin insanın sana artık tahammül edememesine anlam veremiyorsun. Yavaş yavaş geliyor acı, bu olayın gerçekliğine inandıkça.
Acı ise insanı değiştiriyor. Sevgi acıyla birleşince nefrete dönüyor. Padraic sevdiği her şeyi kaybediyor. Kardeşini, eşeğini ve en yakın dostunu... Bu kayıplarla birlikte kasabanın en iyi kalpli insanı olarak bilinen Padraic, kötülük yapmaktan çekinmeyen birine dönüşüyor. Çünkü artık iyi kalpli olmanın iyi tarafını göremiyor. Bir sahnede şunu diyor: "Eskiden bunun bir artı olduğunu düşünürdüm. İyi kalpli bir insan olmanın. Şimdiyse kulağa çok kötü geliyor."
Başlarda Colm'u çok haksız bulmuştum ama film ilerledikçe haklı veya haksız bir durumun olmadığını anladım. Hayatlarının farklı evrelerinde olan, farklı düşünce tarzlarını benimsemiş insanlar. Colm artık yaşlandığının farkında ve ölmeden önce arkasından onu hatırlatacak işler yapmak istiyor. Padraic'i ise bunun önünde bir engel olarak görüyor. Bunlara rağmen Colm'un içinde de hâlâ devam ediyor dostluk. Belki de sadece dostluğun sessiz bir şekilde zihinlerinde sürmesini istiyor. Padraic'e olan bakışından, zor zamanında konuşmasa bile ona yardım etmesinden onu hâlâ önemsediğini görüyoruz. Bağlar bu kadar kolay kopabilen bir şey değil zaten.
Yönetmenden ilk Üç Billboard Ebbing Çıkışı, Missouri filmini izlemiştim ve onu da çok sevmiştim. Orada da sevgiyi abartılı davranışlardan sıyırıp küçük, anlamlı sahnelerle ifade edilmesi hoşuma gitmişti. Burada da bende aynı etkiyi bırakan sahne vardı. O da Colm'un köpeğinin Colm'un parmaklarını keseceğini anlayıp makası ondan uzaklaştırması sahnesi.
Film biraz hayat gibi ilerliyor; yer yer üzülüp yer yer gülüyorsunuz. Abartı dram yok, abartı komik sahneler yok. Hüzünleniyorsunuz ama hüngür hüngür ağlamıyorsunuz, bazı sahnelere sırıtıyorsunuz ama kahkaha atmıyorsunuz. Kısacası dostluk hakkında güzel bir film. İzlemenizi öneririm.
Bu arada çok fazla ana konusu dostluk olan film izlemedim. Önerileriniz varsa açığım.
Mutlu olmak kendiliğinden olan bir şey değildir. Çaba ister. Bu yüzdendir ki Russell kitabın adını Mutlu Olma Sanatı koyar. Çünkü mutlu olmak bir sanattır. Tabii ki bu kitap, ne durumda olursan ol bir şekilde mutlu olursun, mutluluk kendi seçimin saçmalıklarına…devamıMutlu olmak kendiliğinden olan bir şey değildir. Çaba ister. Bu yüzdendir ki Russell kitabın adını Mutlu Olma Sanatı koyar. Çünkü mutlu olmak bir sanattır. Tabii ki bu kitap, ne durumda olursan ol bir şekilde mutlu olursun, mutluluk kendi seçimin saçmalıklarına girmiyor. Çocuğunu kaybetmiş bir anneye mutlu olmayı seçebilirsin diyemezsiniz. Russell'ın kitabın başında da belirttiği gibi bu kitap genel olarak büyük kayıplar yaşamamış, belli bir hayat şartını idame ettiren ama buna rağmen mutlu olmayan kişiler için yazılmış.
Russell'ın mutluluğa bakış açısı çok ilgi çekici. Ona göre mutlu olabilmek için ilgimizi içimize değil, dış dünyaya vermeliyiz. Peki, ilgimizi nasıl dış dünyaya vereceğiz? Bunun iki yolu var. Birincisi, bu ilgiyi insanlara yansıtmak. Bunu da onları karşılık beklemeden severek, anlamaya çalışarak, karakterlerini inceleyerek başarmış olacağız. İkincisi ise ilgi alanlarımıza yönelerek. Tarih olur, resim yapmak olur, sizin dikkatinizi içinizden dışarı çeken ve size keyif veren herhangi bir alan. Russell'ın kendi hayatında bunu uyguladığını da görüyoruz aslında. Çok yönlü biri. Tarih, felsefe ve matematik gibi konularda derin bilgisi var ve bunları birbirleriyle ilişkilendirme konusunda çok iyi. (Özellikle bu özelliğini Batı Felsefesi Tarihi kitaplarında çok iyi gördüm, felsefeye ilginiz varsa öneririm.) Çoğumuzun ilgisi ve odağı içe dönük. Bunu biraz kendimi de eleştirmek için söylüyorum aslında. Biriyle ilk tanıştığımızda onu daha iyi tanımaya çalışmaktan çok bizim hakkımızda ne düşündüğünü merak ediyoruz. Birisiyle konuşurken dinlemek yerine ne söyleyeceğimize odaklanıyoruz. Bu yüzden bu kadar insanın yalnız ve anlaşılmamış hissetmesi çok doğal.
"Mutlu insan dış dünyada yaşar; özgür sevgileri ve geniş ilgileri vardır; mutluluğunu bu ilgilerden, bu sevgilerden ve bunların onu başkaları için sevimli ve ilgi çekici yapması gerçeğinden sağlar. Sevilmek mutluluğa neden olabilir, ama sevilmek isteyen mutlaka sevilecek değildir. Geniş anlamıyla söylenecek olursa, sevilen, sevendir."
Bu kitapta en sevdiğim bölüm ise sevgi bölümüydü. Russell'a göre hayattan keyif almamanın en temel sebeplerinden biri sevilmediğine inanmaktır. Buna inanan kişi, sevilmek için daha fazla özveride bulunup insanların kendinden uzaklaşmasına sebep olacaktır. Fedakârlık ve fazla özverinin bence de sevgide yeri yok. Karşıdaki kişiyi kontrol etme isteğinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Fedakârlık yapana öfke, yapılana ise yük olur. İnsan her şeyden önce kendini önceliklendirmeli. Sevgiyi bir kurtarıcı olarak da görmemeliyiz. Biri gelip geçmiş yaşantımızdaki mutsuzluklarımızı, yaralarımızı, güvensizliklerimizi gidermez. Ne kadar kendimiz bunları aşarsak, o zaman ilişkilerimiz de düzene girecek aslında. Güvenmeyi bilmek gerekiyor.
"Önlemin bütün türleri arasında gerçek mutluluğa en fazla engel olanı, aşkta önlemdir."
Kitap iki kısım ve on yedi bölümden oluşuyor. İlk kısımda mutsuzluk nedenlerini, ikinci kısımda ise mutluluk nedenlerini anlatıyor. İlk kısmı, birinci bölüm hariç, beni pek tatmin etmedi. Psikolojiye, kişisel gelişime ilgili biriyseniz zaten biliyorsunuzdur ilk kısımda anlatılanları. İkinci kısım ise beni tatmin etti. İlgi çekiciydi. Yorucu bir dili de yok, herkes rahatlıkla okuyabilir. Mutsuzluğu romantize etmeyen, mutluluğu önceliklendiren, “hayatı nasıl daha keyif alarak yaşarım?” sorularına odaklanan bir kitap bakıyorsanız tam size göre.
Sevmek iki türlüdür, birisi hayata karşı duyulan istek ve hevesin belki en büyük ifadesi, diğeri ise korku ifadesidir. Bence ilki bütünüyle hayran olunacak bir durum, ikincisi ise, olsa olsa bir avuntudur. Güzel bir günde göz alıcı bir kıyı boyunca vapurda…devamıSevmek iki türlüdür, birisi hayata karşı duyulan istek ve hevesin belki en büyük ifadesi, diğeri ise korku ifadesidir. Bence ilki bütünüyle hayran olunacak bir durum, ikincisi ise, olsa olsa bir avuntudur. Güzel bir günde göz alıcı bir kıyı boyunca vapurda giderken kıyıyı seyreder, manzaradan zevk alırsınız. Bu, dışarıya bakmakla alınmış bir zevktir ve herhangi büyük bir gereksiniminizle bağlantısı yoktur. Ama eğer geminiz batmış da kıyıya doğru yüzmekteyseniz, bu kıyıya başka türlü bir sevgi beslersiniz: Kıyı, sizin için güvenliği temsil eder; güzel ya da çirkin olması önemli değildir. Sevmenin üstünolanı, gemisi güvenli olan kişinin duygusuna benzeyendir; daha az güzel olanı da, gemisi batmış olana uyandır.
Bertrand Russell - Mutlu Olma Sanatı
Diziyle ilgili gönderilere bakarken temelinin İlahi Komedya'ya dayandığını öğrenince izlemek istedim. Zaten çok kısa bir dizi. Bir oturuşta bitirdim. Dizi hem fiziksel hem de ruhsal bir yolculuk hikâyesi. Ormanda kaybolan iki kardeşin evlerine geri dönmesini anlatıyor. Ayrıca karakter gelişimlerine de…devamıDiziyle ilgili gönderilere bakarken temelinin İlahi Komedya'ya dayandığını öğrenince izlemek istedim. Zaten çok kısa bir dizi. Bir oturuşta bitirdim.
Dizi hem fiziksel hem de ruhsal bir yolculuk hikâyesi. Ormanda kaybolan iki kardeşin evlerine geri dönmesini anlatıyor. Ayrıca karakter gelişimlerine de yer veriyor. En büyük karakter gelişimini ise Wirt yaşıyor. Başta özgüvensiz ve kötümser olan karakterimiz yolculuk boyunca verdiği mücadelelerle bunu aşıyor. En büyük mücadelesini de umutsuzluğa karşı veriyor.
Dizideki karakterler çok tatlı ve iyi yazılmış. Özellikle Greg çok şapşal, aptal aptal sırıtmama sebep oldu. Diğer güzel bulduğum şey ise ilişkileri. Wirt ve Greg'in arasındaki tezatlık, bağlarını daha anlamlı ve tatlı yapıyor. Wirt kötümserken Greg belki de biraz fazla iyimser. Wirt'i özgüvensiz, Greg'i özgüvenli yapan da bu aslında.
Modum düşükken izlemeye karar vermiştim. Ve aşırı iyi bir karardı. Modumu fazlasıyla yükseltti. Hem çizimleriyle beni büyüledi hem anlattıklarıyla ve karakterleriyle içimi ısıttı. İzlemeyen varsa hiç zaman kaybetmeden direkt açıp izleyebilir.
Bu kitap yabani olana, doğaya yazılmış bir methiye gibi. İçinde üç deneme var. İlk deneme olan Yürümek, doğayı ve yürümek eylemini felsefi olarak inceliyor. "Ormana, kırlara ve tahılın büyüyüp serpildiği geceye inanıyorum." Yazarın bahsettiği yürümek eylemi öyle sokakta ya da…devamıBu kitap yabani olana, doğaya yazılmış bir methiye gibi. İçinde üç deneme var. İlk deneme olan Yürümek, doğayı ve yürümek eylemini felsefi olarak inceliyor.
"Ormana, kırlara ve tahılın büyüyüp serpildiği geceye inanıyorum."
Yazarın bahsettiği yürümek eylemi öyle sokakta ya da bilindik yerlerde yürümek değil. Ormanın ortasında kaybolarak yürümek... Doğaya karışıp onu keşfetmek... Sadece bu da yetmiyor hakkını vererek yürümek için. Yazar diyor ki aynı zamanda aklında doğa hariç hiçbir şey olmamalı. Medeniyetin üzerimizde yarattığı endişe ve düşüncelerden uzaklaşmak gerektiğini belirtiyor.
Diğer iki deneme ise biri kışa, diğeri ise geceye övgü. İşte yazar burada şair olduğunu size hissettiriyor. O kadar güzel bir yazım dili var ki. Düzyazı olmasına rağmen kelimeler birbirleriyle uyum içindeler, bir ahenk var. Arada yer alan şiir alıntıları daha da destekliyor bu anlatıyı. Sizi olduğunuz yerden alıp ormanın ortasına atıyor yazar. Yaptığı yürüyüşlerden birine eşlik etmenize izin veriyor. Onun gözünden doğayı görüyorsunuz.
"Gece, hiç şüphe yok ki günden daha özgün ve bayağılıktan uzaktır. Zamanla fark ettim ki ben yalnızca gecenin tenine aşinaymışım."
İlk başta kitabın içine girmekte zorlanmıştım, hatta bir kere on, on beş sayfa okuyup yarım bıraktım. Into the Wild filmini izledikten sonra tekrar denemek istedim okumayı ve bu sefer hissederek, kitabın içine girerek okuyabildim. Herkese göre bir kitap değil kesinlikle. İçinde fazlaca betimleme olması ve durağan olması nedeniyle sıkılanlar olacaktır. Beklentiyle alakalı biraz da.
İsminin getirdiği kaderini yaşıyor Odysseus. Hermes'in oğlu Odysseus'un dedesi Autolykos verdi ona bu ismi. Autolykos şöyle karşılık vermiş, demişti ki: "Diyeyim o adı size, damadım ve kızım benim, erkeklerden ve kadınlardan çok kötülük gördüm gelirken buraya, çektim bereketli toprak üstünde…devamıİsminin getirdiği kaderini yaşıyor Odysseus. Hermes'in oğlu Odysseus'un dedesi Autolykos verdi ona bu ismi.
Autolykos şöyle karşılık vermiş, demişti ki: "Diyeyim o adı size, damadım ve kızım benim,
erkeklerden ve kadınlardan çok kötülük gördüm gelirken buraya, çektim bereketli toprak üstünde çok çileler, bu yüzden Odysseus adını taktım bu çocuğa, yani Çileli."
İsmi veren kişi sadece kaderini değil, Odysseus'un karakterini de etkiliyor. Autolykos, yukarıda dediğim gibi Hermes'in oğlu. Davranışlarıyla, karakteriyle Hermes'e çok benziyor. İkisi de muzip, ikisi de akıllı ve kurnaz. Odysseus da buradan alıyor kişilik özelliklerini. Öyle ki Azra Erhat ön sözde Odysseus'u niteleyen iki sıfattan bahsediyor bize. Bunlardan biri Metis, diğeri ise Phren. Metis, kavrama, anlama ve düşünme yetisi anlamına geliyor. (Böylece Metis Yayınları'nın isminin nereden geldiğini de öğrenmiş oldum.) Phren ise hayatın karşısına çıkardığı güçlükleri dayanıp onları yenmek için çare ve çözüm bulma gücü anlamına geliyor.
Poseidon'la mücadelesinde bu iki özellikten çokça yardım alıyor Odysseus. Aslında bu mücadeleye sadece insanın tanrıyla olan mücadelesi olarak bakmak doğru değil. Poseidon aslında doğayı simgeliyor. İlyada bize insanın insanla olan savaşını anlatıyordu. Odysseia ise insanın doğayla olan savaşını anlatıyor. Ve bu anlatı İlyada'daki gibi doğrusal bir zaman düzleminde ilerlemiyor. Karmaşık bir yapısı var. Başta Telemakhos'u görüyoruz. Birkaç bölüm onun üzerinden okuyoruz anlatıyı. Sonra aniden Odysseus beliriyor. Onu yolculuğun sonundan karşılıyoruz. Onun mücadelesine tanık olamıyoruz, onun eşlikçisi değiliz. Odysseus bize kendi ağzından anı olarak anlatıyor yolculuğunu. Anlattıklarına güvenip güvenmemek bize kalmış. Onu tanıyorsam kesin hikâyeyi manipüle ederek anlatmıştır.
Mitoloji okumak beni özüme yaklaştırıyor. Pasif modern dünyada unuttuğumuz coşkuyu bize hatırlatıyor. Hayatın yabanıl taraflarını gösteriyor bize. Bizi doğaya yaklaştırıyor. Bu yüzden belki de bu kadar yıldır ısrarla varlığını sürdürüyor. Yürümek kitabını okurken bununla ilgili çok güzel bir kısma denk geldim.
"Yaban'a duyulan bu özlemi layıkıyla ifade eden, alıntı yapabileceğim hiçbir şiir çıkmadı karşıma. Bana göre en iyi şiir bile ehlileşmiştir. Antik ya da modern dönem edebiyatında Doğa'ya dair, beni tatmin edecek bir anlatı olduğunu hiç sanmıyorum. Ne Augustus Çağı ne de Elizabeth dönemi edebiyatının verebileceği, sözün kısası hiçbir kültürün bahşedemeyeceği bir şey istediğimin farkındasınızdır. Mitoloji bu arzuma hepsinden daha fazla yaklaşmıştır. Yunan mitolojisi hiç değilse köklerini bereketli Doğa'ya İngiliz edebiyatından daha fazla salmıştır. Mitoloji, Eski Dünya'nın toprağı yorgun düşmeden, merak ve imgelemin yıkımdan etkilenmeden evvelki mahsulüdür ve bu mahsul, toprağın o eski canlılığını yitirmediği her yerde elde edilir. Diğer edebî türlerin tamamı, ancak evlerimize gölgesi düşen karaağaçları andırır; oysa mitoloji Batı Adaları'nın insanlık kadar yaşlı ve heybetli ejder ağacına benzer; diğerinin akıbeti ne olursa olsun o dayanabildiği kadar dayanacaktır; zira diğer edebî türler çürüdükçe, onun içinde serpilip geliştiği toprak daha verimli hâle gelir."
Sadece Yunan mitolojisi de değil. Diğer mitolojiler de öyle. Üstünüzdeki ölü toprağını atmanıza, baskıladığınız hislere kulak vermenize yardımcı olacak.
Aldığımız küçük kararlar biz ne kadar önem vermesek bile hem kendimizin hem başkalarının hayatını önemli ölçüde etkiliyor. Bu filmde biraz bunun hakkında. Lola'nın erkek arkadaşını kurtarması için sadece 20 dakikası var. Bu 20 dakikanın 3 farklı olasılığını izliyorsunuz. Lola bu…devamıAldığımız küçük kararlar biz ne kadar önem vermesek bile hem kendimizin hem başkalarının hayatını önemli ölçüde etkiliyor. Bu filmde biraz bunun hakkında. Lola'nın erkek arkadaşını kurtarması için sadece 20 dakikası var. Bu 20 dakikanın 3 farklı olasılığını izliyorsunuz. Lola bu 20 dakikada sadece koşmasına rağmen aldığı küçük kararlar hem kendisini hem karşılaştığı insanların hayatını tamamen değiştiriyor. Hayatımız sadece seçimlerden ibaret değil. Tek biz değiliz kaderimizi yazan. Geçmişte tanıştığımız ve içimizde taşıdığımız insanlarla birlikte yazıyoruz bu kaderi. Lola gibi koşarak hayatımızı yaşarken adını bile bilmediğimiz, sadece bir kere karşılaştığımız insanların, tesadüflerin oluşturduklarını yaşıyoruz. İşte tam da bu yüzden dünyaya olan etkimizi küçümsememek gerekiyor. Sadece birine gülümseyerek bile o insanın gününü, belki çok daha fazla insanın gününü, güzelleştirme fırsatımız doğuyor.
Değişik bir atmosferi vardı. Araya giren animasyon kesitleri çok hoşuma gitti. Bu zamansal olağanüstülüğün altını çizmek için kullanıldı belki de bu kesitler. Yüksek tempolu, sıkılmadan izleyebileceğiniz iyi bir film.