İnönü’nün Başvekillikten azledildiği 1937 sonrası Karabekir, Rauf vs yaşadıklarını tecrübe etmesi çok ilginç. Mesela normalde her sene 24 Temmuzda “Lozan kahramanı” diye hakkında yazılar çıkarken gazetelerde 1938’de lafını bile etmiyorlar. Tedricen tamamen siyaseten tasfiye edilmeye doğru giderken, ordunun ve Bayar’ın…devamıİnönü’nün Başvekillikten azledildiği 1937 sonrası Karabekir, Rauf vs yaşadıklarını tecrübe etmesi çok ilginç. Mesela normalde her sene 24 Temmuzda “Lozan kahramanı” diye hakkında yazılar çıkarken gazetelerde 1938’de lafını bile etmiyorlar. Tedricen tamamen siyaseten tasfiye edilmeye doğru giderken, ordunun ve Bayar’ın arkalaması sayesinde menkub hâlinden reisicumhurluğa geçebiliyor. Akabinde Atatürk’ün ekarte ettiği muhaliflerle bir compromise yapıyor ve kendi resmi tarihini merkezini kendisi teşkil etmek kaydıyla peyderpey inşa etmeye başlıyor. Lozan’ın tümden onun muvaffakiyeti gibi algılatılmaya başlanması gibi. Koçak, İnönü meselesini her devresinde en iyi tahlil eden kalem. Bu kitabını da gayet beğendim. Milli Şef kitabı olsun, Akis incelemeleri olsun en fazla yoğunlaştığı siyasetçi İnönü olsa gerek. Memleketin kaderine sulh muahedesinde murahhas ve hariciye vekili, başvekil, reisicumhur, ana muhalefet partisi reisi olarak tamı tamına yarım asır tesir etmiş biri olması hasebiyle İnönü, artısı eksisi ile Türkiye’nin yakın maziinin en önemli siması olsa gerektir ve Koçak da salt bu kitabı ile değil sair pek çok eseriyle İnönü’yü en iyi aksettiren yazar.
“Türk tek-parti tecrübesinin de bu örneklerin tamamen dışında kaldığını düşünmek, tarihsel gerçekliğe aykırı olur. Elbette, Türkiye örneğini, diğer -yukarıda sözünü ettiğim- örneklerle karşılaştırırsak; yalnızca benzerliklerden söz edebiliriz. Türkiye'de; (a) tarafların kitlesel tabanlarının, diğer örneklerle karşılaştırıldığında, önemsiz derecede dar olması, hatta hiç olmaması; yani, 'kavga'nın toplumsal tabanının ya da desteğinin olmaması; mücadelenin elitler arasında sınırlı kalması; (b) yine diğer örneklerle karşılaştırıldığında,Türk tek-parti modelinin ideolojik bakımdan son derece zayıf, geçişkenliğe açık, elastiki, eklektik, iç tutarlılığı zayıf ve teorik derinliğinin düşük olması, kitlelerle temasının çok zayıf olması, hatta neredeyse hiç olmaması, tarafların ve kamuoyunun ideolojik bakımdan yetersizliği; bütün bunların yan yana gelmesi, benzerlikleri içerse de; Türkiye' deki gelişmelerin diğerlerinin tıpkısının aynısı olmasını ister istemez önlemiştir.”
“Bu kitapta ise yalnızca İsmet İnönü örneğini ele alacağım... O da bir zamanlar, tıpkı Karabekir'in ve onun arkadaşı olan başkaca isimlerin de başına geldiği gibi tarihten silinmek istenmişti. İstenmişti diyorum; çünkü, resmi tarihin yeniden yazılması süreci başlamış olsa da tamamlanamadı. Buna vakit kalmadı ve İnönü, kısa bir süre için yitirdiği tarihteki yerine yeniden kavuşabildi. Onu, diğer arkadaşlarından; Karabekir'den, Cebesoy'dan, Bele'den ve Orbay'dan ayıran da bu oldu işte ... İnönü de, sanıldığının aksine, resmi tarihte bir zamanlar aldığı yeri, belirli bir süre için kaybetmişti; bir ihtimal ebediyen de kaybedebilirdi!
Bu süre; onun 1937 yılının Eylül ayında başbakanlıktan uzaklaştırılmasıyla başladı ve bir yıldan biraz daha uzun bir süre sürdü. Atatürk'ün ölümünün ertesi günü 11 Kasım 1938 tarihinde cumhurbaşkanı seçilinceye değin... Sonra, İnönü de kendi resmi tarihini yazdı.”
“Resimlerin törenle asılmasının yanı sıra bu konuşmaların en önemli kısmı, İnönü' nün Atatürk ile birlikte selamlanmasıydı. Diğer yandan da konuşmada, İnönü'nün Atatürk'ün talimatları doğrultusunda çalıştığı vurgulanıyordu ki bu, tek başına İnönü'ye bir paye verilemeyeceğinin üstü kapalı bir anlatımından ibaret sayılabilirdi. İnönü, Atatürk'ün emrinde olduğu için başarılı olmuştu; arkadaşı olduğu için resimleri asılıyordu ve bunun sonucunda da yol göstericiydi. Onu, tek başına ele almak ve değerlendirmek söz konusu değildi, bu anlatıma göre...”
“İşin aslı İnönü' nün tek-partili dönemde, her ne kadar başbakan ve CHP genel başkan vekili de olsa, resmi tarihte ancak Atatürk'ün gölgesinde ve onun izin verdiği oranda ve o kadarıyla yer alabildiği gerçeğidir. İnönü, her
defasında Atatürk'ün silah arkadaşlarından biri; ama en yakınındaki kişi olarak tanımlanabilmiştir en çok... Bu bakımdan İnönü'nün resmi tarihte aldığı yerin zaten sınırlı olduğunu belirtmek gerekir. En azından basında bu böyleydi.”
“Özetlersek Atatürk, her şeydi; İnönü ise, en iyimser deyimle, onun sadık yardımcısı!
Özellikle de Lozan'ın yıldönümü vesilesiyle basında İnönü adının öne çıkması beklenirken bu dönemde böylesi bir tutumdan da uzak bulunulduğunu belirtmeden geçemeyeceğim... İnönü, Lozan zaferinde dahi ikinci planda kalmış bir şahsiyetti!”
“Gazetenin üslubu da [Ocak 1939] değişmişti. Artık İnönü, sadece Atatürk' ün talimatları ile hareket etmiş bir kumandan olmaktan çıkmış gibiydi. İnönü, ilk kez, basında tek başına cephe kumandanı olarak sunuluyordu. O, artık Atatürk'ün gölgesinden çıkıyor gibiydi. Bizzat kendisi bir kahramandı. Bu dikkat çekici
farklı sunum, herhalde okuyucuların da gözünden kaçmamış olmalıdır. Gazetede Atatürk'ün resminin yer almamış olması da dikkat çekicidir.”
“Bu defa İnönü, Atatürk'ün yanında ve "birlikte" sunuluyordu; bütün zaferlerde Atatürk'ün adının yanında ama onun adından daha çok İnönü'nün adı geçiyordu. Daha önceki yıldönümü ve tören haberleriyle karşılaştırıldığında aradaki fark, çok net ve açıktı. İnönü, bu aşamada Atatürk'ün talimatlarını uygulayan bir kişi olmaktan çıkmış; bunun yerine Milli Mücadele'nin yolunu açan ilk zaferi sağlayan kumandan olarak vurgulanmıştı. Başbakanlığı döneminde de Atatürk'ün gölgesinde kalmış bir kişi değildi; aksine, onunla "birlikte"ydi ve büyük başarılar kazanmıştı.”
“O zamana kadar Atatürk'ün büyük ölçüde gölgesinde kalmış olan İnönü; Milli Şef olarak, Cumhurbaşkanı olarak, CHP Değişmez Genel Başkanı olarak, Milli Mücadele tarihindeki yerini bizzat kendisi yeniden kurguluyordu! Atatürk'ün takdiri, "milletin makus talihini değiştirmek" iltifatı da onun bu yeni(den) tarih yazımının vazgeçilmez bir parçası haline gelmişti. Basının baş sayfaları artık yalnızca İnönü ile doluydu; onun resimleri basını süslerken Atatürk'ün resimleri artık görülmüyordu! Oysa Atatürk hayattayken, onunkilerin dışında pek de başka resim kullanılmazdı! İnönü'nünkiler bile!”
“Gazetenin yıldönümünde bu kez İnönü'yü bu denli ön plana çıkarması, elbette yeni resmi tarih yazımının küçük bir parçasını oluşturuyordu. Bu arada, basında yıldönümlerinde Atatürk adının gölgede kalmaya başladığı da açıktı. İnönü, eski dönemde bir anlamda bütün yıldönümlerinde Atatürk'ün gölgesinde kalırken Milli Şef olarak bu duruma artık bir son vermiş gibiydi. Basında İnönü adı, artık Atatürk'ün önüne geçmiş gibiydi. Ondan bağımsız olarak sözü geçiyordu. Bu durum, yeni dönemin ruhuna da uygundu aslında...”