Bilhassa 1954’te Akis’in Menderes, Polatkan ve Zorlu hakkında yaptığı müspet yorumları görünce politikanın ne kaypak bir şey olduğunu daha iyi anladım. İşin tuhafı, Menderes’e karşı sürekli kendi partisinden yani DP'den rakip çıkarmaya çalışmaları. Bayar’ın da denge unsuru olmasını istiyor gibi…devamıBilhassa 1954’te Akis’in Menderes, Polatkan ve Zorlu hakkında yaptığı müspet yorumları görünce politikanın ne kaypak bir şey olduğunu daha iyi anladım. İşin tuhafı, Menderes’e karşı sürekli kendi partisinden yani DP'den rakip çıkarmaya çalışmaları. Bayar’ın da denge unsuru olmasını istiyor gibi yorumları var ama tabii güncel politikaya göre Akis'in yorumları da değişip durmuş. Bilhassa 56’da DP karşıtı bir koalisyon kurmak için HP ve CMP ile temas kurmaya ehemmiyet vermişler. Yine 56’da Süveyş krizi çıktığında dergi, Menderes'in İnönü ve CHP'den akıl danışması gerektiğini dinlendiriyor. Önemli kısımları aşağıya bırakayım.
CHP Ankara il kongresinde bir konuşma yapan İnönü, iktidarın kendilerini dış politika meselelerinde hiç bilgilendirmemiş olmasından şikayetçi olmuştu. Dolayısıyla bu konularda bir açıklamada bulunabilecek halde değildi. Dergiye göre, "fikrinin alınmasına lüzum hissedilmeyenlerden, yapılanların hiç olmazsa manevi mesuliyetini kabullenmelerini beklemek, elbette hiç kimsenin hakkı değil"di.
Derginin bu sayısının ön sayfaları yine Kıbrıs'taki gelişmelere ayrılmıştı ve Menderes'in adanın taksim tezinin "tek realist" politika olduğu belirtilmişti. Dergiye göre, "realite" şuydu ki "İngiltere giderse, Kıbrıs bizim olamaz" dı. Akis'e göre, ada taksim
edilmeli ve İngiliz üsleri de orada kalmaya devam etmeliydi.
Toker, pek çok sene sonra, kitabında İsmet Paşa hakkında şunları yazacaktır: "İsmet Paşa'nın bir özelliğini söylemek isterim. Ben İsmet Paşa kadar cesur ve gözü pek bir adamı tanıdığım politikacılar içinde görmedim. Hatta tanıdığım insanlar içinde görmedim. Ama bu bir cüret değil, kendine güvenin neticesidir. ( ... ) İsmet Paşa, bir tek gün kendisine bir şey yapılabileceğini hatırına getirmemiştir.
Halbuki karşı taraf, çok zaman İsmet Paşa'nın üzerine yüründü mü korkacağını hesaplayarak ses tonunu ayarlamıştır. Bu, feci bir teşhis hatası olmuştur. ( ... ) İhtilalin hemen arefesinde bu söylentiler ("İsmet Paşa'yı tevkif etmek, İsmet Paşa'yı mahkemeye vermek, İsmet Paşa'nın partisini kapatmak,
bütün bunlar on yıl boyunca çok konuşulmuştur"] bizim kulağımıza da özel bir dikkatle gönderilmiştir. İsmet Paşa, hep gülmüş, buna kimsenin cüret edemeyeceğinden emin olmuştur." Toker, İsmet Paşa'yla 10 Yıl (1954-1957), (Cilt: I) , s. 88.
Akis, Zafer gazetesi yazarı Burhan Belge'nin bir zamanlar Aydınlık dergisindeki yazılarını Burhan Asaf olarak imzalamış olduğunu hatırlatıyordu. Onun yazı yazdığı Aydınlık dergisinin kapağında ise "bütün dünya işçileri birleşiniz" sloganı ile birlikte "Lenin'in kızıl renkte bir portresi" vardı. Bir zamanlar bu dergide "Lenin" "gürültücü üslupla göklere çıkarılıyor"du. Şimdi aynı kişi, Zafer gazetesinin başmakalelerini kaleme almaktaydı!
Derginin ön plana almış olduğu bir başka kişi yine Burhan Belge idi. Dergi, "ateşli bir Lenin hayranının, yaman bir milliyetçilik ve din düşmanının gazeteye başmuharrir olarak sızması" karşısında Zafer gazetesini hedef almıştı. Belge, eski bir Lenin hayranı olarak ve bir zamanlar komünizm ve Lenin lehine yazılarıyla halihazırda "memleketin bütün milliyetçileri"ne saldırmaktaydı. DP'nin "mesulleri", "Lenin aşığı"nın "Lenin metodları"yla yazı yazmasını engellemeliydi. "Bu kızıl soytarı" "kulağından tutulup atılmalı"ydı. Ne de olsa DP "milliyetçi bir parti"ydi. Akis'in, sicilinde 'komünizm' olan bir yazara karşı tutumu bu satırlarda hayli belirgindi!
Metin Toker, dış politikada Orta Doğu ülkeleriyle olan ilişkileri dikkate alarak, "kardeşliğe son zamanlarda dindaşlık da karıştı" diye yazıyordu. "Zatan artık
kardeşlerimizi dindaşlarımızdan seçiyoruz" derken diğer yandan da, "ötekilerden yavaş yavaş uzaklaşmak yolunu tutmuş olmamızdan endişe edilebilir" diye ekliyordu. Menderes'in "bütün Arapları kardeşimiz" ilan etmesi, işte bu neticeyi ortaya çıkarmıştı. Ona göre, "Türkiye Cumhuriyeti'nin Müslüman olduğundan bizim haberimiz yok"tu. "Yeryüzünde devlet olarak Müslüman olanlar var"dı, fakat "Türkiye Cumhuriyeti o safta bulunmuyor"du. Zaten "buna ewela anayasa mani"ydi. Ayrıca, "halkı Hristiyan öyle müttefiklerimiz vardı ki bizim için 'Arap kardeşlerimiz' den bin kat kıymetli"ydi.
"Üstelik yüzümüzün dönük olduğu yer Batı"ydı. "Biz örneklerimizi oradan alırız" şeklinde yazan Toker'e göre, "gayemiz de, o alemin sevilen, sayılan bir mensubu olmak"tı. Toker şöyle devam ediyordu: "Bunun için de hayat tarzımızı, zihniyetimizi, bilhassa devlet yaşatma ve hükumet etme usullerimizi onlara benzetmeye çalışırız ." Toker, "bizi ayırmanın mümkün olmamasını temenni ettiğimiz alem, asıl o alemdir" sonucuna varıyordu. Oysa, "ötekiyle devlet ve cemiyet olarak bağlarımızı Türkiye Cumhuriyeti'ni kurduğumuz gün koparmışızdır" diyen Toker' e göre, "Arabın sesi, Arabın düşüncesi, Arabın telakkileri, bize pek bir şey söylemez"di. "Bizim siyasi sahada İslam alemiyle hususi bir bağımız yok"tu. "Batıdaki alemden uzaklaş"mamalıydık. Aksine, "bizim hakiki camiamız Avrupa Konseyi"ydi, "Atlantik Paktı"ydı. "Asıl onlarla aramızda siyasi münasebetlerin dışında, üstünde bağlar var"dı. "Başka medeniyetlerden artık alacağımız hiçbir şey yok"tu. Nitekim, dergide yayınlanan bir başka yazıda da, bir kez daha İslam' da "reform" ihtiyacına yer verilmişti. Buna göre, aksi halde, "münevver, zamana uygun, tatbik edilir bir din anlayışına kavuşmak" mümkün olamayacaktı. Ayrıca, bu koşullarda da "okuryazar olmayan bir büyük bir kitleye gelince; bunlar, koyu bir taassubun esiri olarak daima istismar edilmeye hazır bekleyecekler" di. Ama "reform" için de "idealist, cesur, açık fikirli din adamlarına ihtiyaç var"dı. Bu din adamları, "Müslümanlığın zamana uymayan, tatbik edilemez ve dünya işlerine fazla müdahale eden kısımlarını çıkarıp" atmalıydılar!
İktidarla muhalefet arasındaki yumuşama hala sürüyordu. Bu gündemin ana konusu olmuştu. Fakat bu aşamada derginin bazı itirazları da vardı: "Politika hususi hesaba dayanmamalı"ydı. Nihat Erim, işte böyle yapmış ve "hususi hesabı"nı "memleket işleri" kisvesine büründürmüştü. Fakat sonunda "siyasi ölü" haline gelmişti. Falih Rıfkı Atay'ın da Menderes'in bir basın toplantısında onun yanında bulunması, bu bakımdan dikkat çekici bulunmuştu.[16 Mart 1957]
Doğan Avcıoğlu da NATO'nun "komünist emperyalizm"e karşı "savunma" gücünden söz ediyordu. NATO, "hür yaşama azmi" anlamına geliyordu. NATO, "bir medeniyet ailesini birleştiriyor"du. Yazar, NATO'yu övüyor ve destekliyordu.
Dergi oklarını özellikle HP'ye çevirmişti: 1950'den bu yana geçen sürede "rejimin tamamıyla dejenere olması"na DP Meclis Grubu'nun "vazifesini yapmaması" neden olmuştu ve halihazırda HP içinde yer alanlar da bundan sorumluydular. Aslında "rejimin dejenere olması bugünkü Hürriyetçiler' in sabrının aşırılığı neticesi"ydi. HP "alaturka kurnazlığı" geride bırakmalıydı. HP'nin asıl amacı, dergiye göre, önce DP'yi ve ardından da CHP'yi tasfiye etmekti. Üstelik bunun için CHP'nin kendisine yardımcı olmasını istiyordu. Ama büyük çoğunluk CHP'nin iktidarını talep ediyordu; onlar "CHP'nin söz sahibi olacağı, CHP saflarındaki devlet adamlarının seslerini duyurabileceği bir iktidar seçecek"lerdi. Dergiye göre, "hakiki müsavat, elbette ki herkesin kuvveti nisbetinde temsil edilmesi"nden ibaretti. HP'nin CHP ile eşit sayıda milletvekili sahibi olma talebi kabul edilemezdi. [12 Temmuz 1957]
Türkiye'de iktidar, diktatörlüğünü diğerleri gibi "ordu"ya dayandıramazdı. Çünkü, "durum bambaşka"ydı. Diğerleri "orduyu istedikleri gibi kullanabiliyorlar"dı. Ama dergiye göre, DP iktidarının durumu, "Napolyon, Moskova'ya arkasını çevirmiş geri dönüyor" gibiydi.
Doğan Avcıoğlu da muhalefetin birleşmesinin dışında bir başka çıkış yolu olmadığında ısrarlıydı. Muhalefet cephesi, "tek bir parti etrafında toplanabilir"di. DP'nin "devrilmez" olduğu yolundaki kanaat değişmekte ve "bedbinliğin yerini ümit almakta"ydı. "Şartlar seçime girmemeyi düşündürecek kadar ağır"dı. Ama muhalefet yine de kazanabilirdi.