“İnsan neden çocuk ister?” Soyunu devam ettirmek için mi? Ebeveyn olma arzusundan mı? Toplum baskısından mı? Evliliği kurtarmak için mi? Kendisinden geriye bir şey bırakmak için mi? Kendi çocukluğunu yeniden yaşamak için mi? Sevilmek için mi? Yalnız kalmamak için mi?…devamı“İnsan neden çocuk ister?”
Soyunu devam ettirmek için mi? Ebeveyn olma arzusundan mı? Toplum baskısından mı? Evliliği kurtarmak için mi? Kendisinden geriye bir şey bırakmak için mi? Kendi çocukluğunu yeniden yaşamak için mi? Sevilmek için mi? Yalnız kalmamak için mi? Yoksa gerçekten başka bir insanı karşılıksız sevmek ve onun hayatına eşlik etmek için mi? Belki de hepsinden biraz.
İnsanlık tarihi boyunca çocuk, yalnızca çocuk olmadı. Antik toplumlarda soyun devamıydı. Dini toplumlarda neslin devamıydı. Modern toplumlarda aile idealinin parçası oldu. Bugün ise kimi zaman kişisel gerçekleşmenin bir parçası.
Çocuk sahibi olma arzusu ile çocuk sahibi olma hakkı arasında çok önemli bir fark var. Bir insanın çocuk istemesi anlaşılır. Ama başka bir insanın bedeni üzerinde sınırsız bir hak doğuramaz.
Türkiye’de taşıyıcı annelik yasal bir üreme yöntemi değil. Türk hukukunda çocuk ile anne arasındaki soybağı doğumla kuruluyor. Eşlerden alınan üreme hücrelerinin başka kişilere uygulanması ve taşıyıcı annelik yapmak yasak. Türkiye’de yasal olarak faaliyet gösteren taşıyıcı annelik ajansı ve sistem yok. Ama dünyanın başka yerlerinde var.
Günümüzde yurtdışındaki şirketler tıbbi süreç, taşıyıcı anne eşleştirmesi, hukuki işlemler, doğum kaydı ve bebeğin ülke dışına çıkarılması gibi aşamaları paket halinde organize ediyor. Ama bir sektörün yasal olması onun otomatik olarak etik olduğu anlamına gelmez. Aynı şekilde bir uygulamanın yasak olması da onun bütün etik sorularını ortadan kaldırmaz.
Lia sadece ekonomik olarak kırılgan bir kadın değil. Aynı zamanda savaş mağduru, göçmen, hayatını yeniden kurmaya çalışan genç bir kadın. Lia’yı yalnızca taşıyıcı anne olarak görmek yanlış olur. O aynı zamanda savaşın ürettiği kırılganlığın bedenleşmiş hali.
Taşıyıcı anneliği sadece kadın bedeni sömürüsü olarak görmek de yanlış olur. Çünkü gerçekten çocuk sahibi olamayan ve bunu hayatlarının çok ağır bir kaybı olarak yaşayan insanlar var. Film hiçbir tarafı tamamen masum, diğer tarafı tamamen şeytan yapmıyor. İyi ki yapmıyor.
Bir insanın bedenini, doğurduğu çocuğu ve vicdanını ne kadar süreyle sözleşme sınırları içerisinde tutabiliriz?
Lia’nın yaşadığı çatışmayı izlerken onu otomatik olarak haklı ilan etmek kolay. Ama filmin asıl olayı, taşıyıcı anne olmaya gönüllü olan kadının da kendi kararının sonuçlarıyla yüzleşmesini göstermesinde. Çünkü Lia başlangıçta anlaşmayı kabul ediyor. Çocuğun kendisine ait olmayacağını biliyor. Ama gebelik sadece dokuz aylık bir taşıma hizmeti değildir. Hormonal değişimler, doğum, emzirme, temas, ses, koku ve bakım gibi deneyimler kadın ile bebek arasında güçlü bir bağ kurulmasını sağlar. İnsan aynı anda hem verdiği sözün sorumluluğunu taşıyabilir hem de verdiği sözün sonuçları karşısında parçalanabilir.
Kendi bedenim üzerinde söz sahibi olmam, o bedenin içindeki başka bir insanın geleceği üzerinde de sınırsız söz sahibi olduğum anlamına gelir mi?
Çocuğun adını bir metafor olarak okumak mümkün. “Ada”, karadan kopmuş ama tamamen yok olmamış bir kara parçasıdır. Çevresinde su vardır. Bir yere aittir ama ana karadan ayrıdır.
Lia bir yere ait değil. Savaştan kaçmış. Türkiye’de geçici. Gürcistan’a dönecek. Çocuğundan kopacak. Ferhat kendi ailesinin içerisinde bile yalnız. Handan annelik arzusunun ve çocuk sahibi olamamanın getirdiği toplumsal baskının içinde. Ada ise daha doğduğu andan itibaren yetişkinlerin arasında bölünmüş bir aidiyet meselesinin merkezinde.
Başkasının acısını görmek zorunda kaldığımızda kendi rahatımızdan ne kadar vazgeçiyoruz?
Ferhat çok kötü bir adam değil, tam da bu yüzden tehlikeli biri. Klasik sinemada sömürücü karakteri kolayca tanırız. Zalimdir, bağırır, tehdit eder… Ferhat öyle değil. Kendi yaptıklarının sonuçlarını tam olarak görmek istemeyen ayrıcalıklı bir insan. Çocuğu olsun istiyor, parasını veriyor. Sistemin içine giriyor, bir anlaşma yapıyor. Ama karşısındaki kadının sadece taşıyıcı anne değil, geçmişi, korkuları, acıları ve çocuğa bağlanma kapasitesi olan bir insan olduğunu fark ettiğinde kendi düzeni bozuluyor.
İnsanın içindeki kış, dışarıdaki hava soğuduğu için gelmiyor. Bir başkasının acısını görüp yine de kendi konforumuzu korumayı seçtiğimiz anda geliyor.
Özcan Alper’in sinemasında coğrafya hiçbir zaman dekor değil. Deniz, sınır, dağlar, yollar, sis, soğuk, kıyılar ve göç yolları karakterlerin ruhsal durumunu taşıyor. İstanbul’dan uzaklaşıldıkça film de giderek daha çıplak hale geliyor. Şehir, para ve düzenin mekanı. Yol, belirsizliğin mekanı. Sınır ise kimliğin sorgulandığı yer. Karadeniz ise bütün bunların arasında yaşayan, insanlardan daha eski bir tanık gibi.