Alıntılarımı bu başlık altına aktaracağım. Rollo May varoluşçu psikoterapi ekolünün temsilcilerinden ve eserinde klasik psikanalizin veya davranışçı terapi ekolünün savunduğu gibi ,bireyi elinde olmayan etkenlerin güdümünde konumlandırmaktan ziyade, bilinci üzerinde sorumluluk sahibi biri olarak konumlandırıyor. Birey olma, kaygı, yalnızlıkla mücadele…devamıAlıntılarımı bu başlık altına aktaracağım.
Rollo May varoluşçu psikoterapi ekolünün temsilcilerinden ve eserinde klasik psikanalizin veya davranışçı terapi ekolünün savunduğu gibi ,bireyi elinde olmayan etkenlerin güdümünde konumlandırmaktan ziyade, bilinci üzerinde sorumluluk sahibi biri olarak konumlandırıyor. Birey olma, kaygı, yalnızlıkla mücadele gibi modern bazı hallerin ve sorunların, bireyin önce bir farkındalık kazanması sonra yolunu çizme sorumluluğu üstlenmesi ile aşılabileceğine inanıyor.
Açıkçası bana hitap etmedi. Okurken fazlasıyla sıkıldım bazı yerlerde belki daha önce çokça duyduğum şeylerdi. Ama içinde güzel alıntılar da yakaladım.
İşte alıntılarım:
♦Bizim üzerinde durduğumuz boşluk hissi kaynağını bireyin yaşamıyla ilgili hiçbir şey yapamayacak kadar kendisini güçsüz bulmasından alır. Ruhsal boşluk dediğimiz şey bir birikimin sonucudur. Birey kendine karşı şartlanır; kendi geleceğini yönlendiremeyeceğine inanır öncelikle. Ne başkalarının davranışları, ne etrafındaki dünya ne de kendi hayatı kontrolü dahilindedir onun kafasında. Yani boşluk, bir anlamda, şartlanma birikimlerinden elimize kalandır. En sonunda isteklerinin ve arzularının önemi kalmaz ve her şeyden bir anda vazgeçer. Kayıtsızlık ve duygusuzluk aslında endişelere karşı oluşturulmuş bir savunma mekanizmasıdır.
Eğer birey devamlı aşamayacağı problemlerle yüz yüze geliyorsa, deneyeceği son savunma metodu, yaklaştığını fark ettiğinde bile tehlikeyi umursamamak olacaktır.
♦Çeşitli yerlere davet edilmek, başkalarının çağrılarımızı kabül etmesi, en çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerden biridir.
Hep istediğimiz şey randevu defterimizde tek boş anın olmamasıdır. Burada arzuladığımız, başkalarıyla sohbet etmek, insanlarla fikir alışverişinde bulunmak ya da sıcak bir ortamda rahatlamak değildir. İçimizden bazıları bu gerçeğin farkındadırlar ve bir yere davet edildiklerinde 'Maalesef gelemeyeceğim.' diyebilmeyi her şeyden fazla isterler ama davet edilme şansı da reddedemeyecekleri bir şeydir. Bilirler ki, davetlere sürekli geri çevirenler er ya da geç artık hiçbir yere çağrılmaz olurlar. İşte bilinçaltından kafasını uzatan o sinsi korku, tamamen dışlanma endişesidir.
♦Ama aşı rı derecede kibirliyseniz, bunun nedeni benliğinizin farkında olup ona değer vermeniz değildir, aksine kendinizi herkesten aşağı görmenizdir. Böbürlenme, kendini beğenmişlik, egoist davranışlar, bunların hepsi kişiliğinden şüphe duymanın ve ruhsal boşluğun dışsal birer göstergesidir. Kibirli tavırlar çoğu zaman endişeyi gizlemenin en iyi yolu olmuştur.
Gurur, 1920'lere damgasını vurmuş bir karakter özelliğiydi ve biz bu dönemin her türlü endişe ve sıkıntıyı nasıl içinde sakladığını gördük. Zayıf olanın bir anda bir boğa kesilmesi, iç dünyasında aşağılandığını hissedenin kendini övmekten başka bir şey yapmaması, çok konuşması, cinselliğini ön plana çıkarması endişenin üstünün örtülmeye çalışıldığı durumlardır.
♦O kadar önemliyim ki insanlar beni aşağılamaya değer görüyorlar.
♦Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza'ya kulak verseler iyi olur:
"Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır." Antik çağ Atinası'nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü:
"İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor."
♦Yetişkinlerde de durum farklı değildir. Kendilerini aşağılayabildikleri sürece dışlanmanın veya boşluğun acısını duymazlar; her zaman avunacak bir şeyler bulurlar: " Falanca kötü huyum, filanca hatam olmasaydı, beni mutlaka severlerdi.".
♦Kendini küçük görme insanın kendin den nefret etmesini de perçinleyeceğinden, nefret hissini rasyonalize etmekten başka bir işe yaramaz. Kendinden nefret eden, başkalarından da rahatlıkla nefret eder. Kendini beş para etmez görmek, kendinden nefret etmek ve başkalarından nefret etmek arasındaki basamakların geniş olduğu söylenemez.
♦İnsanlar özgürlüklerini başkalarının ellerine teslim etmeye razı olurlarsa ortaya çıkan senaryo totaliter rejimleri doğurur. Bu rejimler o kadar zekice planlanır ki halkın nefret etmesi için her zaman bir yerlerden bir nesne bulup çıkarılır.
Hitler'in Almanyasının Yahudileri ve 'düşman ulusları' günah keçisi ilan etmesi gibi. "1984" romanında çok net gösterildiği gibi, şayet bir hükümet halkın özgürlüğünü çekip alıyorsa, halkın kendisinden nefret etmesini engellemek amacıyla nefreti ve öfkeyi dışarıya akıtmak zorundadır. Aksi takdirde toplu psikoz vakaları kaçınılmaz olur. Psikolojik açıdan ölmüş insanların bu tip hükümetlere hiç yarar sağlamayacağı açıktır. McCarthy doktrininin en can alıcı noktaların dan biri de budur: doktrin temellerini bizi Kore'de savaşmak zorunda bırakan güçten yani Rus komünizminden nefret etmek üzerine kurmuştur ama daha sonra halk kendi vatandaşından nefret eder olmuştur.
♦Nefret ve öfke yok etmeye programlanmış duygulardır ve olgunlaşmanın en büyük işareti yıkıcı duyguları yapıcı olanlarla değiştirebilmektir. Fakat yine de insanın özgürlüğünü kaybetmektense kendini yok etmeyi tercih etmesi bize özgürlüğün ne denli kıymetli bir şey olduğunu kanıtlamalıdır.
♦Sonuç olarak nefret ve öfke hep gizli kalıyor, bastırılıyor.
Artık psikolojide kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bastırılan bir duygunun, karşıt bir davranışla telafi edildiğidir.
Hiç hoşlanmadığınız bir insana karşı aşırı nazik davrandığınızı zaman zaman siz de fark edersiniz. Eğer endişeden uzak biriyseniz, bunu kendinize itiraf edebilir hatta Aziz Paul'un vecizesini sık sık tekrarlayabilirsiniz: "Düşmanıma iyi davranıyorsam, başının üzerinde ateş topları biriktirmek içindir." Ama biraz daha güvensizseniz, kendinizi bu insanı sevdiğinize şartlandırmaya çabalarsınız. Baskıcı anne ya da babasından nefret eden çocuklar nefretlerini gizleyebilmek için ebeveynlerine anormal sevgi gösterilerinde bulunurlar. Ringde yumruklaşırken birbirlerine kenetli kalan boksörler misali, düşmanlarına sarılırlar. Gerçek hayatta, nefret ve öfke bu biçimde açığa çıkmaz; nefret ya başka insanlara kaydırılır ya da birey kendinden nefret etmeye başlar.
♦"...şunları diyen Ernest Hemingway'e hak verecektir: " Bir anda parlayacak şöhretin canı cehenneme! Ben iyi yazmak istiyorum, hepsi bu."
♦Goethe, şunları yazmıştı: "İnancın desteklediği tüm lirik şiirler, hangi tarzda yazılmış olurlarsa olsun, zengin bir içeriğe ve insanın ayaklarını yerden kesecek bir güzelliğe sahiptirler. Öte yandan, şüpheciliğin hakimiyetine girmiş olanlar, ilk bakışta güzel gözükseler bile anlamlarını kaybetmeye mahkumdurlar...
♦Kendi orijinal liğinizden hiçbir şey kaybetmeksizin geleneklerin içine gömülebiliyorsanız, benlik gücünüz olağanüstü demektir.