Chunking Express benim için izledikten sonra zihnimizde yaşamaya devam edecek filmlerden. Wong kar wai’nin yaptığı şey oldukça basit görünen bir hikayeyi alıp; yalnızlık, tesadüf, zaman, arzu ve geçip giden insanlar üzerine şiirsel bir anlatıya dönüştürmek. Film iki ayrı hikaye üzerinden…devamıChunking Express benim için izledikten sonra zihnimizde yaşamaya devam edecek filmlerden. Wong kar wai’nin yaptığı şey oldukça basit görünen bir hikayeyi alıp; yalnızlık, tesadüf, zaman, arzu ve geçip giden insanlar üzerine şiirsel bir anlatıya dönüştürmek. Film iki ayrı hikaye üzerinden ilerliyor ama asıl ortak noktaları aşk değil, insanların birbirine yetişememe hali. Birini severken zamanın yanlış olması, birinin hayatımıza tam ihtiyacımız olan anda girip yine tam ihtiyacımız olmayan anda çıkması… kar wai romantizmi biraz böyle görüyor sanırım: İnsanlar birbirlerini buluyor ama aynı anda aynı yerde olmayı bir türlü beceremiyorlar. Hayat da zaten bunun için yeterince kötü bir senarist. :) Senaryoda en sevdiğim şey, olaylardan ziyade duyguların kendisini hikayenin merkezine koyması. Karakterlerin iç dünyalarını uzun açıklamalarla anlatmak yerine küçük ayrıntılarla kuruyor. Son kullanma tarihi geçen ananaslar, boş bir bar, bir kasetçide çalan müzik, geceleri tek başına yürüyen insanlar…Normalde hikayede dekor olarak kalabilecek şeyler burada karakterlerin duygularını anlatmaya başlıyor. Özellikle meşhur ananas sahneleri, zamanın ve bitişlerin film içerisinde nasıl somutlaştırılabileceğinin şahane bir örneği. Bir meyvenin son kullanma tarihinden koskoca bir ayrılık duygusu çıkarabilmek de kar wai’nin marifeti olsa gerek. Oyunculuklar da filmin büyüsünün büyük bir parçası. Takeshi kaneshiro’nun o melankolik ve biraz da sakar yalnızlığı, Brigitte lin’in gizemli karakterindeki mesafeli sertlikle çok güzel karşılaşıyor. İkinci hikayede ise Tony leung ve Faye wong filmin tonunu bambaşka bir yere taşıyor. Leung’un neredeyse hiçbir şeyi yüksek sesle söylemeden karakterin yalnızlığını taşıması ile Faye Wong’un enerjik, tuhaf ve hafiften kaotik hali arasındaki kontrast müthişşşşşş. Faye demişken California dreamin eşliğinde dans ettiği sahne sağolsun bu şarkıyı dinleyince artık akla gelen ilk şey oluyor kendisi. Şarkı filmde öyle rastgele kullanılmıyor; karakterlerin enerjisini, özgürlük arzusunu ve bulunduğu dünyayla arasındaki mesafeyi neredeyse tek başına anlatıyor. Aynı şarkının tekrar tekrar dönmesine rağmen sıkıcı değil, aksine karakterin ruh halinin bir parçasına dönüşüyor. Görüntü yönetimi ise başlı başına başka bir mesele. Film Hong Kong’u sadece bir şehir olarak göstermiyor; kalabalığı, neon ışıkları, dar koridorları; hızlı hareketleri ve bulanık görüntüleri karakterlerin zihinsel karmaşasının bir uzantısına dönüştürüyor. Bazen kamera karakterlerden bile daha huzursuz. Zaman geçiyor ama insanın bazı duyguları geçmek konusunda pek işbirlikçi değil. Film aşkla ilgili olmaktan çok, insanların hayatımızda bıraktığı izlerle ilgili. Bazı insanlar hayatımıza uzun yıllar kalmak için girmez. Bazen birkaç gün, birkaç konuşma, birkaç tesadüf yeter. Sonra hayat devam eder ama o insanın bıraktığı küçük bir ayrıntı bir yerlerde yaşamaya devam eder. Bir şarkıda, bir sokakta, bir yiyecekte, bir saatte belki de artık hiç kullanmadığınız bir eşyanın içinde. O yüzden bu filmi sadece “Wong Kar Wai’nin romantik filmi” diye tanımlamak bana eksik gelir. Bence izlenmesi gereken değil, hissedilmesi gereken filmlerden. Şimdiden iyi seyirler diliyorum.🍍