Spoiler içeriyor
İlk başta izlerken “Aha, sıkıcı bir şey geliyor.” diye düşünmüştüm. Nereden bilebilirdim ki sonunda bir ahtapot için ağlayacağımı? My Octopus Teacher benim için beklediğimden çok daha güzel ve etkileyici bir deneyim oldu. Özellikle görselliği inanılmazdı. Sanki Craig Foster'ın yerine ben…devamıİlk başta izlerken “Aha, sıkıcı bir şey geliyor.” diye düşünmüştüm. Nereden bilebilirdim ki sonunda bir ahtapot için ağlayacağımı?
My Octopus Teacher benim için beklediğimden çok daha güzel ve etkileyici bir deneyim oldu. Özellikle görselliği inanılmazdı. Sanki Craig Foster'ın yerine ben geçmişim ve okyanusun, o yosun ormanının içinde yüzüyormuşum gibi hissettim. Normalde deniz ve özellikle okyanus beni korkutuyor. Sanırım bunun en büyük nedeni keşfedilmemiş olması ve içinde ne olduğunu tam olarak bilememek. Buna rağmen belgeseli izlerken korkudan çok merak ve heyecan hissettim. Sürekli “Acaba ahtapota ne olacak?”, “Köpekbalıklarıyla nasıl baş edecek?” diye düşünerek izledim.
Beni en çok etkileyen şeylerden biri de Craig'in ahtapotla kurduğu bağdı. Onu her gün görmeye gitmesi, yaklaşık 300 gün boyunca aynı canlıyı takip etmesi ve zamanla onun davranışlarını, alışkanlıklarını ve yaşadığı dünyayı öğrenmesi gerçekten hayranlık uyandırıcıydı. Özellikle doğanın akışına mümkün olduğunca müdahale etmemesi ve sadece gözlemlemeyi seçmesi bana çok şey düşündürdü. Açıkçası ben olsaydım, onun yaşadığı bazı anlarda bu kadar sabırlı kalabilir miydim bilmiyorum.
Belgeselin sonunda ise hikâyenin sadece bir ahtapot hakkında olmadığını fark ettim. Aslında Craig de bu süreçte kendisini yeniden keşfediyor. Ahtapotun yaşadığı zorluklar, hayatta kalma mücadelesi ve sonunda yaşam döngüsünü tamamlaması onun kendi hayatıyla da bir şekilde paralellik kuruyor. Ahtapotun ona öğrettiği en önemli şeylerden biri, doğanın dışında bir gözlemci olmadığımız; onun bir parçası olduğumuz fikriydi. Craig'in söylediği gibi, mesele sadece doğayı ziyaret etmek değil, kendini onun bir parçası olarak hissedebilmek.
Oğluyla birlikte doğayı keşfetmeye başlaması da belgesenin en sevdiğim taraflarından biri oldu. Craig, oğlunda doğayla geçirdiği zaman sayesinde güçlü bir benlik duygusu ve özgüven geliştiğini, fakat bundan daha önemli olan şeyin nezaket ve yumuşaklık olduğunu söylüyor. Binlerce saat doğayla iç içe olmanın bir çocuğa bunu öğretebileceğini düşünüyor.
Bence bu söz belgeselin vermek istediği mesajın özeti gibi. Doğayı tanıdıkça sadece onun ne kadar güçlü ve vahşi olduğunu değil, aynı zamanda ne kadar kırılgan olduğunu da görmeye başlıyoruz. Belki de başka canlıları anlamaya çalışmak, insanın kendisine ve diğer insanlara karşı daha anlayışlı ve şefkatli olmasını sağlıyor.
Ben bu belgeseli izlerken bir ahtapotun hayatını izlediğimi düşünüyordum ama sonunda insan hayatı hakkında da çok şey düşündürdü. Başta “sıkıcı olabilir” diye başladığım bir belgeselin sonunda bir ahtapot için üzülmem, merak etmem ve hatta ağlamam sanırım belgeselin benim üzerimde ne kadar büyük bir etki bıraktığını gösteriyor.
İyi ki izlemişim. 🐙🪼🦑