Spoiler içeriyor
April Rain’in kendisinden sonra bana kazandırdığı en güzel ikinci şey ilan ederek başlamak istiyorum. Parçayı çok uzun zamandır dinlememe rağmen bu filmi izlemeyi neden bu kadar ertelediğimi bilmiyorum. Filmi izlerken aklımda hep aynı soru vardı: "Birisi olmak nasıl bir şey?"…devamıApril Rain’in kendisinden sonra bana kazandırdığı en güzel ikinci şey ilan ederek başlamak istiyorum. Parçayı çok uzun zamandır dinlememe rağmen bu filmi izlemeyi neden bu kadar ertelediğimi bilmiyorum.
Filmi izlerken aklımda hep aynı soru vardı: "Birisi olmak nasıl bir şey?" Ya da belki de kendin olmak mı demeliyim tam emin değilim. Varlığından hiçbir şey eksiltilmeden, seni sen yapan ayrıntılar birer kusur sayılmadan kabul görmek ve en önemlisi kendini biraz daha bulabilmen için birinin elinden tutması... Kulağa kısmen ütopik gelen bu beklentilerin içinde, sana öyle bir saygı duyuluyor ki sanki mucizenin ta kendisi sensin.
Bence insan olmanın sınırı birinin gözlerinin içine baktığında orada derin bir iz bırakabildiğin yerde çiziliyor. Andrew bunu aslında en başından beri başarıyordu fakat onun yürümek istediği yol bambaşkaydı. İnsanlar asırlardır özgürlük için bu denli savaşıyorsa onda gerçekten de vazgeçilmez bir şey olmalıydı. Ne var ki insan kendini tanıdıkça bir yandan da kendine yabancılaşıyor. Bu yüzden Andrew’nun yolculuğu yalnızca bir makinenin insan olmayı merak etmesinden ibaret değil, bir yere ait olamamaktan doğan o derin ve sessiz sancının ta kendisi.
İki yüzyıl boyunca sadece insan sayılabilmek için çabalıyor çünkü sonsuz bir ömür paylaşacak, sevecek ve birlikte yaşlanacak kimsen kalmadığında koca bir boşluğa dönüşüyor. Kalbi mekanik olan birinin bir gün kalbi duracak diye korktuğu insanlara sarılması kadar ağır bir hüzün çok az şeyde vardır sanırım. Değer verdiğimiz insanlar birer birer eksilirken sonsuz bir yaşam bir noktadan sonra sadece sonsuz bir kedere hizmet ediyor. Her şey akıp değişirken zamana karşı sabit kalan tek bir yaşam formu olarak yaşamak hiç kolay olmasa gerek. Bizler elimizdeki ömrü, zamanı ve hisleri sanki hiç tükenmeyecekmiş gibi pervasızca harcarken Andrew o sonlu hayatın küçücük bir anına dahil olabilmek uğruna her şeyini riske atıyor.
Etrafındaki herkesin saçları beyazlıyor, yüzlerindeki çizgiler derinleşiyor, sevdikleri birer birer toprağa karışıyor ve o, hep aynı kusursuzlukla, aynı tazelikle geride kalıyor. Bir varlık için bundan daha büyük bir ceza olabilir mi? Birini sevmenin en ağır bedeli onun gidişini izlemek zorunda kalmak zaten. Beni en çok etkileyen ee Andrew'nun bu kusursuz ve ölümsüz varoluştan kaçıp insanlığın o kırılgan, kusurlu doğasına sığınmak istemesi oldu. Özgürleşmek, gerçekten hissetmek, aşık olmak ve nihayetinde ölebilmek... Belki de benim çoğu zaman kaçtığım o hisler. Oysa gerçek bağlar tam da mükemmel olduğumuzda değil, savunmasızlığımızı kabul ettiğimiz an kuruluyor.
Filmde bambaşka, çok katmanlı bir yalnızlık hissi vardı. Kalabalıklar arasında kaybolmak ya da sevgisizlikle çevrilmek gibi tanıdık bir yalnızlık değildi bu. Çok daha hisli, dokunaklı ve gerçekti.