— Kim bu öndeki herif? — O mu? Hocaların pîri... Mehmet Akif bey... Şair... İstiklâl Marşı'nı o yazdı. — Başına bir iş mi gelmiş? — Neden? — Etrafı kalabalık da... — Etrafı her zaman böyle kalabalıktır. Hocalar peşini bırakmazlar. Adil…devamı— Kim bu öndeki herif?
— O mu? Hocaların pîri... Mehmet Akif bey... Şair... İstiklâl Marşı'nı o yazdı.
— Başına bir iş mi gelmiş?
— Neden?
— Etrafı kalabalık da...
— Etrafı her zaman böyle kalabalıktır. Hocalar peşini bırakmazlar.
Adil ustayla Mahir efendi, Millet Meclisi'nin önünde durmuşlar Mustafa Kemal Paşa'nın çıkmasını bekliyorlardı. Ankara'da görülmeye lâyık yegâne büyük ve sevgili şeyi...
Otomobil pek yakınlarından, iki adım mesafeden geçti ve Paşa Mahir efendinin selamını gülümseyerek aldı.
Hep o adam... Çoook evvelden, Ankara istasyonunda gördüğü Mustafa Kemal... O zaman, halbuki, tamamiyle mağlup değilse bile. galibiyetle de hiç bir alakası yoktu. Afyon-Kütahya arasındaki düşman tahkimatını iki günde düşürdükten sonra öfkelenmiş kurt sürüleri gibi düşmana saldıran kuvvetlerini seyretmedi mi? Bu harekâtın her safhasını düşünmüş, ihzar ve idare etmiş değil mi? Zafer bir insanın üzerinde hiç mi «Tahribat» yapmaz?
Mahir efendinin avuçları terlemişti. Şu anda hissettiklerini bizzat yüreğinde duysa Mu tafa Kemal Paşa böyle sakin, böyle gülümseyerek yaşayamaz ki...
— İçim bir tuhaf oldu Adil usta!
— Paşa'yı görünce mi?
— Evet...
— Sen Abdülhamit'i de yakından gördün... Haydi. düşün bakalım, ikisi arasında ne fark var?
— İkisi arasında mi? Ben Kemal Paşa'yı üç kere gördüm. Bir defa Anafarta'larda... O zaman Kemal Paşa değildi. O zaman, hiç birşey değildi. Oradaki kabalaklı zabitin Mustafa Kemal Paşa olduğunu biz ancak İstanbul'da ümit kalmayınca anladık. İkinci defa, hatırına geliyor mu, İstasyon'da Ali Fuat Paşa'yı beklerken görmüştük.
— Pekala! Abdülhamit'le aralarındaki fark? Düşünüyorum.
— Onunla ölçmek kabil değil.
— Neden?
— Ben Abdülhamit'i hiçbir zaman, bunu istasyonda gördüğümüz gibi görmedim ki...
— Anlayamadım.
— Abdülhamit'in yüzüne bakmazdık. Önünde secde ederdik. Ona itiraz olmazdı.
— Yani insan mı değildi?
— Tamam... Evet. Abdülhamit insan değildi.
— Bu?
— Bu insan.
— Senin, benim gibi bir insan mı?
— Yok, hayır... Pek de benzemiyor.
— Mebus olsan, buna itiraz edebilir misin?
— Yüzüne karşı mı?
— Yüzüne karşı...
— Hayır, edemem...
— Fena!
— Fena, ne demek?
— Bu iş, Mustafa Kemal Paşa için fena... Evvelâ, Mustafa Kemal Paşa için... Herkes senin gibi düşünüyor. en gaddar muhalifleri yüzüne gelemiyorlar. Bir de, çok içiyormuş. İki tane büyük düşmanı var: Birincisi, etrafındaki insanlar, kendisinden çok küçük... Öteki, ayyaşlık... İradesini yavaş yavaş çürütecekler. Bizi yarı yolda bırakacak... Allah göstermesin...
— Nasıl yarı yolda?..
— En zor yerine geldi. Karşıda belli başlı bir düşman olursa, insan ona karşı ister istemez sağlam durur. Artık karşısında cephe yok. Şimdiden sonra çete harbine başlayacak... İnsanları, tek, tek, aile aile, mahalle, mahalle, kõy köy, kasaba kasaba fethetmek lâzım. Yunan'dan sonra, şair Mehmet Akif bey ve hocaları, eski ittihatçılar, Paşa arkadaşları, Saray taifesi, köy ağaları, şehir ve kasaba esnafları, ecnebi sermaye komisyoncuları, kendini dünyanın mihveri sayan münevverler, hep kendi taraflarına yonacaklar. Mustafa Kemal Paşa bütün bir düşman dünyasına karşı bir başına kalacak... Yavaş yavaş zafer unutulur. Ayağına taş dokunan bunu Mustafa Kemal'den bilmeye başlar. İşret meclisi, etrafına tatlı dilli, haysiyetsiz dalkavuklar toplar. Bir taraftan da askerlikten yetişti. Ne de olsa mutlak itaate, kat'i emirlere alışık... Sen de karşısında birşey söyleyemiyorsun. Çöken İmparatorluk cemiyeti bu adamın büyüklüğünü, görürsün, kıymık kıymık yolacak...
Sf. 631-634.
,