Spoiler içeriyor
“Seni ne bir yıl ne de bir ay bekleyemem. 25 yaşına kadar da bekleyemem. Ama seni bir ömür bekledim.” Bu cümle o kadar acımasız ki. San geleceğe dair bir söz veremiyor. Jing’in önündeki zaman hesaplanabilir. Bir yıl, bir ay, 25…devamı“Seni ne bir yıl ne de bir ay bekleyemem. 25 yaşına kadar da bekleyemem. Ama seni bir ömür bekledim.”
Bu cümle o kadar acımasız ki. San geleceğe dair bir söz veremiyor. Jing’in önündeki zaman hesaplanabilir. Bir yıl, bir ay, 25 yaş.. San’ın sevgisi ise zamanı başka türlü ölçüyor. Sonunda gerçekten de mesele sadece beklemek oluyor.
Film, Çin Kültür Devrimi’nin son yıllarında geçiyor. Çin’de 1966-1976 arasındaki Kültür Devrimi, büyük bir siyasi ve toplumsal kampanyaydı. Eğitimden sanata, aile ilişkilerinden iş hayatına kadar toplumun neredeyse her alanı siyasi ölçütlerle değerlendirildi. Devrimci olanla burjuva olan arasında sert bir ayrım yaratıldı.
Jing şehirden uzak bir dağ köyüne kendi isteğiyle gitmiyor. Şehirde yaşayan eğitimli gençlerin burjuva düşüncelerinden uzaklaşması, köylülerle birlikte çalışarak onlardan devrimci ahlak öğrenmesi gerekiyordu. Jing de bu yüzden köye gönderiliyor.
Yani Jing’in köye gidişi romantizmin başlamasını sağlayan tesadüfi bir olay değil. Devletin insanları nasıl ve nerede yaşayacaklarına kadar yönlendirdiği bir sistemin sonucu.
Jing’in ailesi zaten siyasi açıdan temiz kabul edilen bir aile değil. Babası sağcı olarak damgalanmış durumda. Annesi de kapitalist geçmişi nedeniyle ailesini geçindirebilmek için çok ağır şartlarda çalışıyor. Jing’in öğretmen olabilmesi için başarılı bir öğrenci olmak yetmiyor. Ailesinin siyasi geçmişi onun önüne sürekli çıkabilecek bir engel.
Annesinin korkusu abartılı bir endişe değil. Jing için gerçekten de tek bir yanlış, öğretmen olma ihtimalini ve ailesinin geleceğini tehlikeye atabilir.
Bugünün izleyicisi için iki gencin birbirine dokunmaktan çekinmesi, gizlice görüşmesi veya ilişkilerini açıkça yaşayamaması ilk bakışta eski kafalı bir toplum duygusu yaratabilir. Ama mesele sadece geleneksel ahlak değil.
Kültür Devrimi sırasında bireysel hayatın üzerinde siyasi amaçlar çok güçlüydü. Romantizm, özellikle siyasi sicili olan gençler açısından burjuva değerlerle ilişkilendirilebiliyor ve ciddi bir risk yaratabiliyordu. Film de tam olarak bu toplumsal baskıyı kullanıyor.
San’ın Jing’e yaklaşması da bu yüzden çok dikkatli. Büyük romantik jestler yok. Gösterişli buluşmalar yok. Hediye bir kalem. Birlikte yürümek. Üşüdüğünde ceketini paylaşmak. Onu işlerinde desteklemek.
Bugün sıradan görülebilecek bu davranışların filmde bu kadar büyük görünmesinin sebebi de bu. Baskı arttıkça küçücük bir yakınlık bile devasa bir özgürlük alanına dönüşüyor.
Siyasi sistem insanları aile geçmişlerine göre sınıflandırırken, aşk onları birbirlerinin karakterlerine göre değerlendiriyor.
Filmin adını romantik bir ima gibi düşünmek büyük hata olur. Köydeki alıç ağacı, şehitlere adanan bir ağaç. Hikayeye göre Çin-Japon Savaşı sırasında burada öldürülen devrimci askerlerin kanı toprağı beslediği için normalde beyaz açan alıç ağacının çiçekleri kırmızıya dönmüş.
Kültür Devrimi'nin görsel dünyasında kırmızı sadece bir renk değil. Devrimi, siyasi doğruluğu ve mücadeleyi çağrıştıran güçlü bir sembol. Filmin kırmızı rengi siyasi propaganda ile aşk arasında bilinçli biçimde karşı karşıya getirdiğini düşünüyorum.
Ama yönetmen, ağacı çok daha ilginç bir yere taşıyor. Devletin anlattığı hikayede ağaç toplumsal hafızanın bir parçası. Jing ve San içinse kişisel hafızanın bir parçası. Birinde savaş ve devrim var. Diğerinde iki genç, aşk, beklemek ve kaybetmek var.
Bir ülkenin tarihi milyonlarca insan için aynı zamanda bir ağacın altında söylenmiş birkaç cümle, birlikte yürünmüş bir yol ve bir daha geri gelmeyecek bir insanın hatırasıdır. Bence filmin en güzel anlatısı tam olarak burada.
Ve filmin sonundaki beyazlık... Ağacın bütün hikayesini kırmızı çiçekler üzerine kuruyoruz. Sonra film bize ağacın çiçeklerini beyaz olarak gösteriyor. Çünkü beyaz burada kırmızının karşısına yerleşiyor. Siyasi anlamın karşısına kişisel ve insani olanı çıkarıyor.
Başka bir deyişle, ağacın üzerindeki anlamı tamamen yok etmiyor. Ama onun karşısına başka bir hakikat koyuyor. Bu ağaç artık Jing için devrimi değil, San’ı hatırlatıyor. Devletin verdiği anlamdan daha küçük ama belki de çok daha kalıcı bir anlam.
Burada yönetmenin kendi hayatını bilmekte fayda var. Kültür Devrimi’ni yaşamış. 1960'ların sonunda eğitimini bırakmak zorunda kalmış. Tarım işçiliğinde ve tekstil fabrikasında çalışmış. Bu dönem onun hayatının önemli bir bölümünü oluşturmuş. Kültür Devrimi sonrasında sinema eğitimi alabilmiş.
Yimou aslında çok gösterişli sinema yapabilecek bir yönetmen. Ama bu filminde kamera kendisini göstermek için yarışmıyor. Müzik duyguyu zorla boğazımıza sokmuyor. Görüntüler daha doğal, renkler daha pastel. Manzaralar geniş ve sakin. Karakterler küçük hareketlerle anlatılıyor.
Bunun çok bilinçli bir tercih olduğunu düşünüyorum. Çünkü film, Kültür Devrimi'nin gürültüsünü sessizlikle anlatıyor. Dönemin gerçek dünyasında sloganlar, propaganda, sınıf mücadelesi ve kitlesel hareketler vardı. Yimou ise bunların karşısına kendi halinde yaşayan iki insanı koyuyor.
Filmin sonundaki trajediye sadece kavuşamadılar diye bakarsak filmin büyük kısmını kaçırırız. Çünkü San’ın hastalığı ve ölümü, hikayenin başından itibaren aşkın üzerine çöken başka bir zaman duygusu yaratıyor.
Jing sürekli geleceği düşünmek zorunda. Öğretmen olacak mı? Ailesinin durumu düzelecek mi? 25 yaşına geldiğinde özgür olacak mı? San ise geleceği bekleyebilecek durumda değil.
Devlet insanlardan geleceği beklemelerini istiyor. Ailenin geçmişi düzelince. İşin garanti olunca. 25 yaşına gelince. Sonra, sonra.. Hep sonra. San’ın sevgisi ise bu sonra fikrine karşı çıkıyor. Çünkü insan hayatının gerçekten yaşanabilecek tek zamanı şimdi.
Bir sistem insanlardan sürekli aynı şeyi düşünmelerini, aynı değerleri taşımalarını ve kişisel hayatlarını daha büyük bir davaya göre düzenlemelerini istediğinde, kişisel bir duyguya sahip çıkmak bile başlı başına özgürleştirici bir eyleme dönüşebiliyor.
Büyük siyasi sistemler kitaplarda anlatıldığı kadar soyut değil. Bazen bir ailenin diken üstünde olması. Bazen de bir gencin sevdiği kişiye kavuşamaması. Tarihin en büyük trajedilerini anlamak için meydanlara değil, iki insanın birbirinin eline neden dokunamadığına bakmak yeterli.