“İnsan, kentin yıkıntıları arasında dolanırken kendi yıkıntısının da farkına varır. Surlar dışarıdaki düşmanı engellemek için yükseltilmez yalnızca; içeride büyüyen korkuyu dışarı sızdırmamak içindir.” Son zamanlarda içimde yazmaya karşı inanılmaz bir özlem vardı. Tükettiğim şeylerin çoğu bunu hak eden içeriklerdi belki…devamı“İnsan, kentin yıkıntıları arasında dolanırken kendi yıkıntısının da farkına varır. Surlar dışarıdaki düşmanı engellemek için yükseltilmez yalnızca; içeride büyüyen korkuyu dışarı sızdırmamak içindir.”
Son zamanlarda içimde yazmaya karşı inanılmaz bir özlem vardı. Tükettiğim şeylerin çoğu bunu hak eden içeriklerdi belki ama sanırım Bilge Karasu hakkında yazmayı özlemişim; çünkü beni ancak bu tatmin edebilirdi. Bilge Karasu okumak, güvenli bir hikâyenin kucağına kurulmak değil de dilde ve zihinde inşa edilmiş tekinsiz bir mimarinin koridorlarında kaybolmayı göze almak gibi. Okuruna rahatlatıcı cevaplar vaat eden ya da sınırları belirgin, tespiti kolay dünyalar sunan bir yazar değil o. Edebiyatı; sustuklarımızla, dile getirmekten çekindiğimiz o içsel oyuklarla ve kaçmaya çalıştıkça etrafımıza ördüğümüz ince surlarla konuşuyor. Bir Karasu metnine adım atmak, dışarıdaki gürültünün aniden kesildiği ve insanın kendi zihnindeki o karanlık, derin nabızla baş başa kaldığı bir eşikte durmak gibi... En azından benim için böyle oldu. Her okura aynı şeyi sunar mı bilmiyorum ama bir şeyleri sarsacağı kesin.
Troya’da Ölüm Vardı, tam da bu eşikte verilen en sarsıcı ve kaçınılmaz sınavın adı oldu benim için. Yazarın henüz yolun başındayken kaleme aldığı ama olgunluk dönemindeki dilsel titizliğin ve felsefi derinliğin ilk tohumlarını taşıyan bir yapıt bu. Adındaki o antik yıkım mitini alıp bireyin en mahrem, en korumasız iç dünyasına yerleştirmiş. Tarihin gördüğü en büyük kuşatmalardan biri olan Troya, Karasu’nun elinde fiziksel bir kent olmaktan çıkıp insanın kendi geçmişi, ilişkileri, suçluluk duyguları ve yalnızlığı tarafından etrafı sarılmış varoluşunun simgesine dönüşmüş.
Ben böyle bir kitap okumayı hayal bile edemezdim. Bunun yazılmış olması, bu yazarı benim gözümde gerçekten bambaşka bir seviyede görmeme sebep oluyor. Fikrinin, düşüncesinin kendisi bile hayranlık uyandırıcı.
Kitaptaki öyküler doğrusal bir zamanın ya da sıradan bir olay örgüsünün izini sürmüyor. Karasu hayatı parçalar hâlinde sunuyor bize; bir anın, bir bakışın, bir kaçışın ya da bir susuşun dökümünü yapıyor. Birey ve öteki arasındaki o aşılması imkânsız mesafeyi anlatırken dilden bir sığınak inşa etmeye çalışıyor ama dilin kendisinin de bazen nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini gösteriyor. Metin boyunca hissettiğim o tekinsiz boşluklar, yazılmamış olanın yazılan kadar ağır bastığı bir atmosfer kurdu. Kelimeleri hiç cömertçe harcamamış; her birini bir taş gibi yerleştirip beni o taşların arasındaki boşluklara bakmaya zorluyor.
Troya’da Ölüm Vardı, sadece bir kuşatılmışlık anlatısı değil; insanın kendi içindeki o bastırılmış “öteki”yle yüzleşmesi. Karakterler; bağ kurmakla özgürleşmek, sığınmakla tutsak düşmek arasındaki o dar patikada yürüyorlar. Kuşatmanın asıl yıkıcı tarafı dışarıdan gelen oklar ya da surları aşan düşman değil zaten; içeriye sızan, bir zehir gibi benliği saran o eylemsizlik ve kaçınılmaz son.
Karasu, ölüm kavramını sadece biyolojik bir bitiş olarak değil; ilişkinin, iletişimin ve nihayetinde insanın kendi üzerindeki hâkimiyetinin tükenişi olarak işlemiş. Bu kitabı okumak, cevabını bilmediğim soruların ağırlığını omuzlarımda taşımayı kabul etmekti benim için. Çünkü yazar size hiçbir zaman hazır bir hakikat sunmuyor; aksine sizi o hakikatin inşasında bir suç ortağına dönüştürüyor. Ve kabul etmeliyim ki bu süreç beni biraz zorladı. Kafamı kurcalayan çok fazla soru var ve bunu kabullenmek kendi adıma büyük bir devrim oldu diyebilirim.
Kısacası Troya’da Ölüm Vardı, dildeki zarafetiyle büyüleyen ama sunduğu içsel aynayla insanı sarsan bir edebiyat anıtı. Kendi iç surlarınızın ne kadar sağlam olduğunu, nerede çatladığını ve o çatlaklardan içeriye nelerin sızdığını merak ediyorsanız bu kitap belki net bir cevap olmayacaktır size; ama tüm bunların hayatınızda nelere yol açtığını ve varlığının ne anlama geldiğini çok iyi anlamanıza vesile olacaktır.
“Kuşatılmışlığın ne zaman başladığını bilemeyiz; bildiğimiz tek şey, surların artık hem içeriye hem dışarıya kapandığıdır.”