“Tanrım, yaşam nasıl da böyle karmakarışık, böyle uyumsuz, böyle düzensiz olabilir? Yalan, kötülük, kıskançlık ve kin, insanlar arasında nasıl böyle varlığını sürdürebilir? Ne kadar küçük olursa olsun her ezgi, ne kadar mütevazı olursa olsun her müzik yapıtı, kristal bir uyum…devamı“Tanrım, yaşam nasıl da böyle karmakarışık, böyle uyumsuz, böyle düzensiz olabilir? Yalan, kötülük, kıskançlık ve kin, insanlar arasında nasıl böyle varlığını sürdürebilir? Ne kadar küçük olursa olsun her ezgi, ne kadar mütevazı olursa olsun her müzik yapıtı, kristal bir uyum içinde bir araya gelmiş seslerdeki saflık, ahenk ve kardeşçe oyunun cennetin kapısını aralayacağını tüm açıklığıyla anlatıp durmuyor mu?! Sonra, kendim nasıl onu bunu paylayıp azarlayabilir, ona buna kızıp içerleyebilirim? Kendim de, tüm iyi niyetime karşın, yaşamımdan bir ezgi kotarmasını, yaşamımı saf ve temiz bir müziğe dönüştürmesini becerememiş biri değil miyim!
Ruhumun derinliklerinde beni uyaran o susturulmaz sesi duyuyorum kuşkusuz; saf, gönül okşayıcı, kendi içinde mutlu seslere ve bunların yankılanıp giderek işitilmez oluşuna yakıp kavurucu bir özlemle kucak açıyorum; ne var ki, günlerim rastlantılardan ve falsolu seslerden geçilmiyor, yüzümü nereye çevirsem, parmaklarımla nereyi tıklatsam, gür ve berrak bir sesin yankısını işitemiyorum.”
s. 9
Edebiyat tarihinin gelmiş geçmiş en etkili yazarlarından biri olan Hermann Hesse’nin 1910 yılında yayımladığı üçüncü eseri. Benim kendisinden okuduğum sekizinci roman oldu.. Olağanüstü bir eser. Günümüz insan ilişkilerinin gözü olsa okumaya utanacağı bir hikaye.. “Kuhn” karakterinin ne kadar özel olduğunu hissettim, kendisiyle arkadaş olmayı çok isterdim. Yaptığı fedakarlıklar, çoğumuzun yapamayacağı kadar büyüktü..
Bedensel olarak kusurlu olmanın verdiği acı ile buna mukabil gelişen, aşk ve ilişkiler; Kuhn için toplumsal normların ve sıradan mutluluk yarışının dışında kalıyor. Varoluşsal sancıların hafif etkisini hissederken aslında karakterin bir “düşüş” yaşadığını, buna rağmen ona sıradan insanların asla erişemeyeceği saf bir sanatsal bakış ve estetik özgünlük kazandırdığını fark ediyoruz.
Kitabın arkasında belirtilen “Apollon” ve “Dionysos”çu yaklaşmının harika bir örnek teşkil ettiğini fark ettim. Zira Apolloncu düşünce, tabiatın düzeni (bir anlamda aklı) simgelerken; Dionysosçu düşünce, tutku ve kaosu simgeliyor. Romanda bu unsurlar şu şu şekilde aktarılmış:
İlk etapta Kuhn, yaşadığı sıkıntılar nedeniyle hayata karşı kabullenişi, sessiz, ölçülü ve iç gözlemci yapısı büyük ölçüde Apolloncu çizgide. O, hayatın acılarını kaos ile değil, “müzik”le ve içsel bir dinginlikle dengeler. Teiser’in (keman arkadaşı) sunduğu düzenli, huzurlu aile hayatı da bu akılcı ve sakin dünyanın bir parçası olarak görülüyor; akabinde gelişen olaylardan sonra Kuhn, “Heinrich Muoth” karakteriyle tam anlamıyla Dionysosçu evreye geçiş yapıyor. Kendisinin en büyük dönüm noktası olan bu karakter, sahnelerdeki büyüleyici ateşi, alkol bağımlılığı, sınır tanımayan arzuları ve kendi kendini tüketme pahasına yaşayan tutkulu hali bu unsurun somut halidir..
İnsan ilişkileri ve toplumsal yapı perspektifinde, Hesse’nin dönemin Alman burjuva toplumunun katı ahlak anlayışı ile sanatçı ruhun anarşist tabiatı arasındaki çatışmayı gözler önüne seriyor (bunu daha sonra ikinci dünya savaşı yazarları yapacak). Teiser ve kardeşinin temsil ettiği dünyada, arkadaşlık, aile, ve paylaşılan küçük mutluluklar; toplumsal huzurun ve bireyin aslında sığındığı -bir anlamda çaresiz diyebileceğimiz- bir alandır. Kuhn, bir dönem bu alana sığınmak ve sıradan bir hayatın sıcaklığına yaklaşmak isterken, ruhundaki sanatçı huzursuzluğu ve Gertrud’a duyduğu trajik ilginin çekim alanı onu bu sığ alandan uzaklaştırır. Gertrud ise ne bütünüyle burjuva düzenine aittir ne de tamamen bohem bir sanat hayatına; o, bu iki dünyanın arasında kalan, sessiz ve mesafeli duruşuyla neredeyse ulaşılamaz bir idealin, estetik bir nesnenin karşılığıdır. Onun evliliği ve hayatındaki trajediler, bireyin toplumsal roller ile kendi iç gerçekliği arasında sıkışıp kalmasının somut birer göstergesidir.
İlk iki romanına (Peter Camenzind ve Çarklar Arasında) göre baktığımda Gertrud, Hesse’nin -bana göre- “ilk otör eseri”. Tam anlamıyla bir edebi düstur yakaladığını hissettiriyor, üstelik büyük doğu yolculuğuna başlamadan yazmış. Kendi yazdığını zor beğenen bir isim.. Bu eserden yola çıkarak sonraki yıllarda çıkacak olan eserlere de şaşırmamak gerekiyormuş. Adam bir dahi..
Hoşuma giden alıntılar:
“Bir insanın yaşamında önemli olan, önüne geçilemeyecek şeyi bilinçli bir şekilde sineye çekmekse, iyinin de kötünün de gereği gibi tadını çıkarmak ve dış yazgıdan ayrı, daha gerçek, rastlantı karakteri taşımayan bir iç yazgıyı ele geçirmekse eğer, kendi yaşamım için yoksun ve kötüydü denemez.”
s. 7
.
.
“Müzik gibisi var mıdır!
Durup dururken bir melodi gelir aklına, söylemeye başlarsın, sessiz, içinden yalnızca, varlığını melodiyle içirip doyurursun, melodi tüm güçlerine ve devinimlerine el koyar - ve sende yaşadığı süre içindeki tesadüfi, kötü, kaba, kasvetli ne varsa silip atar, dünyayı da alır kapsamına, zoru kolaylaştırır, donup kalmış nesneleri kanatlandırır. Bir halk ezgisinin melodisi üstesinden gelebilir bütün bunların. Hele armoni! Katıksız bir uyumla bir araya getirilmiş seslerin kulağa hoş gelen ahengi, örneğin bir çan sesinde, insanın gönlünü tatlılık ve hazla besleyip doyurur; daha öncekilere gelip eklenecek her yeni sesle büyür, güçlenir bu ahenk, bazen insanın yüreğini öylesine yangına verir, hazla öylesine titretip ürpertir ki, bu kadarı başka hiçbir zevkin harcı değildir.”
s. 8-9
.
.
“Ve daha o zamanlar şunu sezmiştim ki, doğru dürüst bir çalışma insanı yalnızlığa sürüklemekte ve bizden yaşamın rahatlığına sırt çevirmemizi istemekteydi.”
s. 12
.
.
"Böyle bir şey istediğim de yok zaten," diye yanıtladım. "Güçsüzlük ve tutukluluktan başka üzerimden kaldırıp atmak istediğim hiçbir şey bilmiyorum. İstediğim şey, acı ve sevincin aynı kaynaktan çıkıp geldiğini, aynı gücün devinimleri, aynı müziğin ritmik dışavurumları olduğunu duyumsamaktır, her biri güzel, her biri de gerekli."
s. 43
.
.
“İnsanoğlu acayip bir yaratık; yeni yaşamımın orta yerinde, isteklerim henüz gerçekleşmişken bazen ne tuhafsa öyle oluyordu ki, geçici, hafif, sanki tüller gerisinden duyumsanan bir özlem üzerime çullanıyor, yalnızlık, hatta can sıkıntısı ve boşluk içinde geçirilen günleri aramaya başlıyordum. Doğup büyüdüğüm kentte geçirdiğim ve sonunda kasvetli monotonluğundan kaçıp kurtularak Tanrıya şükrettiğim günler bana özlenmeye değer görünüyor, hele iki yıl önce dağlarda gezip dolaştığım haftalar gerçek bir nostalji duygusuyla hayalimde canlanıyordu. Rahatlık ve mutluluklar değil, güçsüzlükler ve yenik düşmeler için yaratıldığıma, bu gölgeler ve bu özveriler olmadı mı içimdeki yaratıcılık pınarının bulanıp cılızaşacağına inanır gibiydim. Gerçekten de evimizdeki ilk zamanlar sessiz saatlerden ve yaratıcı çalışmalardan söz açılacak gibi değildi.
Rahatım yerinde, varlıklı bir yaşam sürmeme karşın, adeta ruhumun derinliklerinde göçük altında kalmış bir pınarın usulcacık çağıldayarak sızlanıp yakındığını işitiyordum.”
s. 63
.
.
“…bütün bu ateşli insanları görüyordum; sanki bir fırtınanın önüne katılmış yalpalayıp duruyor, bir belirsizlikten içeri savruluyorlardı. Erkekleri görüyordum; bugün arzuyla, yarın bıkkınlıkla kahroluyor, yana yakıla seviyor, sevgilere hoyratça son veriyor, hiçbir sevgiye güven beslemiyor, hiçbir sevgide mutluluğu bulamıyorlardı. Kadınları görüyordum sevgiden yanıp tutuşan; aşağılanmaları ve dayakları sineye çekiyor, sonunda kapı dışarı ediliyor, ama bağlandıkları erkekten yine de kopamıyor, kıskançlıkları ve horlanmış sevgileriyle onurları çiğnenmiş, köpeksi bir sadakat sergiliyorlardı. O gün uzun süredir ilk kez oturup ağladım. İçerleyerek, kızarak gözyaşları akıttım bu insanlar için; dostum Muoth için, yaşam ve sevgi için gözyaşları. Ayrıca kendim için daha bir sessiz, daha bir el altından gözyaşları döktüm; bir başka gezegende yaşar gibi bütün bu insanların arasında yaşayıp hayat denen şeye akıl erdiremeyen, sevgiye susamışlıktan ölen, ama sevgiden de korkmadan duramayan kendim için gözyaşları.”
s. 68
.
.
“Beni tanıyor, beni izliyorlardı, bunun farkındaydım.
Bütün şan ve şöhretler içinde en tatlısı, henüz büyük başarıların uzağındayken kavuşulmuş olanı, henüz başkalarında kıskançlık duyguları uyandırmayanı, henüz insanı başkalarından soyutlamayanıydı. Gözlerin üzerine çevrildiği, konuşmalarda isminin geçip övgü konusu yapıldığı duygusuyla sağda solda gezip dolaşır insan, dost simalara rastlar, değerini kanıtlamış kimseler tarafından bir baş eğişiyle, gençler tarafından saygıyla selamlandığını görür, en parlak başarıların kendisini henüz ilerideki günlerde beklediğine ilişkin bir duygu, bütün genç insanlar gibi gönlünden hiç eksik olmaz; ne var ki, bu gençler söz konusu günlerin gerilerde kaldığını görürler birden. İçimdeki rahatlık duygusunu en çok gölgeleyen şey, bana karşı açığa vurulan takdirde biraz da acıma duygusunun rol oynadığını sezinlememdi. Hatta çok vakit öyle sanıyordum ki, zavallı ve sakat biri olduğumu, sakat birinden de teselli sağlayacak bir şeyin esirgenmeyeceğini düşünerek beni kollayıp gözetiyor, bana güler yüzle davranıyorlardı.”
s. 70-71
.
.
“Sık sık sahile inip denizin sesini dinledim, yıllar önce ilkgençlik dönemimdeki gibi yaşamın o hazin-budalaca karmaşasını düşündüm; sevginin bir yarar sağlamayabileceğini, birbirlerine karşı içlerinde iyi niyetler besleyen insanların yine de birbirlerinden habersiz kendi yazgılarını, her biri kendi akıl ermez yazgısını yaşadığını, karşısındakine ne kadar yardım elini uzatmak, ne kadar yakın olmak istese de insanın bunu bir türlü başaramayabileceğini, sanki anlamsız ve bulanık kâbuslar içinde hayret ve dehşetle düşünüp durdum.”
s. 156