Spoiler içeriyor
Kaybolan şeyleri mi arıyoruz yoksa kaybolmadan önceki halimizi mi? Filmin adı “Kayıp ve Buluntu” ama bence asıl mesele, bir şeyin kaybolmasıyla onu yeniden bulmak arasındaki mesafe. Çünkü kaybettiğimiz şeyin kendisiyle, onun bizde bıraktığı duyguyla her zaman yeniden karşılaşamıyoruz. Bazen bir…devamıKaybolan şeyleri mi arıyoruz yoksa kaybolmadan önceki halimizi mi?
Filmin adı “Kayıp ve Buluntu” ama bence asıl mesele, bir şeyin kaybolmasıyla onu yeniden bulmak arasındaki mesafe. Çünkü kaybettiğimiz şeyin kendisiyle, onun bizde bıraktığı duyguyla her zaman yeniden karşılaşamıyoruz. Bazen bir insanı buluyoruz ama onunla yaşama ihtimalimizi çoktan kaybetmiş oluyoruz. Bazen de birini ararken hiç beklemediğimiz bir yerde kendimize rastlıyoruz.
Lam'ın hikayesi tam olarak böyle ilerliyor.
Worm, kayıp eşyaları bulmaya çalışan bir adam. Bir eşyanın artık geri dönemediğimiz bir zamanın elde tutulabilir parçasına dönüşebileceğine inanan biri.
Hafızamız da böyle çalışmıyor mu? Eski bir fotoğrafı elimize aldığımızda sadece fotoğraftaki insanlara bakmıyoruz. Onlarla birlikte olduğumuz günlere, o günlerde kim olduğumuza ve belki de artık hiç olamayacağımız bir halimize bakıyoruz.
“Aranmaya devam ettiği sürece umut vardır. Aksi takdirde, her şey umutsuz demektir.”
Worm'ün elinde kesin sonuçlar veren bir yöntem yok. Onun yaptığı şey aramaya devam etmek. Umut, her şeyin yoluna gireceğine dair bir garanti değil, sonuçtan emin olmadığımız halde aramayı sürdürebilme gücüdür.
İnsan, bir şeyin bulunacağından emin olduğu için mi aramaya devam eder yoksa aradığı sürece henüz vazgeçmediği için mi umutludur?
Film ikinci ihtimali öne çıkarıyor. Çünkü bazı arayışların sonucu bizim kontrolümüzde değil. Bir hastalığın iyileşmesini, kaybettiğimiz bir insanın geri dönmesini veya geçmişteki bir fırsatın yeniden karşımıza çıkmasını sadece istememizle sağlayamayız. Ama bu belirsizlik, hayatla kurduğumuz ilişkiyi bütünüyle terk etmemizi de gerektirmez.
Aramayı sürdürmekle, artık geri gelmeyecek bir şeyi zorla geri getirmeye çalışmak aynı şey değil. Film, umudu neyi aradığımızı zamanla yeniden öğrenmek olarak da düşündürüyor.
“Hangisi daha zalimce; onu şimdi mi yalnız bırakmak yoksa ben öldükten sonra mı?”
Lam bir yandan hayatı daha fazla yaşamak istiyor, diğer yandan ölüm ihtimalini bildiği için birine bağlanmanın sonuçlarından çekiniyor. Bir insanı sevmek, onunla birlikte bir gelecek hayal etmeyi de beraberinde getiriyor. Bu yüzden aşk onun için sadece mutluluk ihtimali değil, aynı zamanda başkasına bırakabileceği bir acının ihtimali.
Birini gelecekteki acıdan korumak için bugün onunla yaşayabileceği mutluluğu elinden almak ne kadar doğru? Bir insanın ölümünden sonra yaşanacak yasla, o insan hayattayken ondan mahrum bırakılmanın yarattığı kayıp aynı şey değildir.
Ted, Lam'ın hayatında keşfi ve başka bir dünyaya açılan kapıyı temsil ediyor. Ted'in İskoçya'yla bağlantısı, Lam'a kendi yaşadığı dünyanın dışına çıkma ihtimali sunuyor. Onun anlattığı uzak yerler, Lam'ın henüz yaşayamadığı hayatın hayalini kurmasına yardımcı oluyor.
Worm ise daha farklı bir yerde duruyor. Onun hayatı, başkalarının kayıplarıyla ilgilenmek ve gündelik hayatın içinde bir şeyleri onarmaya çalışmak üzerine kurulu. Ted, Lam'ın ulaşmak istediği başka bir dünyayı hatırlatırken Worm, onun karşısına şu anda kurabileceği bir ilişki ihtimalini çıkarıyor.
Bu iki karakteri basitçe geçmiş ve gelecek ya da yanlış ve doğru aşk olarak ayırmak istemiyorum. Ted'in temsil ettiği uzaklık da Worm'ün temsil ettiği yakınlık da Lam'ın kendisini anlamlandırma sürecinde önemli.
Ted'e duyduğu ilgi, Lam'ın hayatın hala keşfedilmeye değer olduğunu hissetmesini sağlıyor. Worm'le kurduğu bağ ise hayatın sadece büyük maceralardan ve geleceğe ilişkin hayallerden ibaret olmadığını gösteriyor.
Bazen bir insana duyduğumuz ilgiyle, onun yanında kendimiz hakkında hissettiklerimizi birbirine karıştırabiliyoruz. O kişiyi mi istiyoruz yoksa onunla birlikte mümkün olduğunu düşündüğümüz hayatı mı? Bir başkasının bize hissettirdiği güveni veya heyecanı mı seviyoruz?
Lam'ın Ted'e duyduğu ilgiyle Worm'e yakınlaşması, bu soruları gündeme getiriyor. Onun arayışı boyunca değişen şey sadece duyguları değil. Hangi hayat ihtimaline gerçekten ihtiyaç duyduğunu anlama biçimi.
İnsan bazen içinde bulunduğu ortamdan uzaklaşmadan yaşadıklarını anlamlandıramıyor. Aynı sokaklardan geçerken, aynı insanlarla konuşurken ve aynı gündelik işleri yaparken düşüncelerimiz de alışkanlıklarımızın içinde dönüp durabiliyor. Başka bir yere gitmek, sadece mekanı değiştirmek değil. Kendimize ilişkin soruları farklı bir açıdan görebilmek anlamına gelebiliyor.
Lam'ın İskoçya yolculuğu da sonunda aradığı şeyin başlangıçta düşündüğünden farklı olduğunu fark etmesi, uzaklığın ona yeni bir bakış kazandırdığını gösteriyor.
Filmdeki St Kilda, Kuzey Atlantik'te bulunan uzak bir ada grubudur. Son sakinleri 1930'da tahliye edilmiştir. Dolayısıyla burası sadece güzel manzaralara sahip bir yer değil. Aynı zamanda terk edilmiş bir yaşamın ve insan topluluğunun geride bıraktığı izlerin bulunduğu bir coğrafyadır.
Bu tarihsel bilgi, filmin mekanını düşünürken yeni bir anlam alanı açıyor. İnsanın ulaşabileceği en uzak yerlerden biri olma fikrini çağrıştırırken aynı zamanda bir zamanlar insanların yaşadığı ama hayatın sürdürülemediği bir yeri de temsil ediyor.
Filmin Çince orijinal adı “Tiān Yá Hǎi Jiǎo” dünyanın en uzak köşelerini veya birbirinden çok uzakta bulunan insanları anlatan bir deyim. Türkçede “dünyanın öbür ucu” olarak ifade edilebilir.
Bu nedenle dünyanın ucunu, Lam'ın bütün sorularına cevap bulacağı bir yer olarak değil, cevapların her zaman bulunamayacağını kabullenmeye başladığı bir eşik olarak yorumluyorum.
Belki de filmin en dokunaklı tarafı, hayatın bize her zaman istediğimiz şeyi vermediğini kabul ederken aramaya devam etmenin değerini koruması.
1997'de Hong Kong'un egemenliği Birleşik Krallık'tan Çin Halk Cumhuriyeti'ne devredildi. Hong Kong, uzun süre İngiliz sömürge yönetimi altında yaşamış, buna rağmen nüfusunun büyük bölümü Çin kökenli olan, kendine özgü kültürel ve toplumsal bir kimlik geliştirmiş bir yerdi. Bu tarihsel durum, Hong Kongluların kendilerini nasıl tanımladıkları ve gelecekte nasıl bir toplumda yaşayacakları konusunda karmaşık sorular doğuruyordu.
Dönemin sinemasında bu belirsizliği doğrudan siyasi söylemlerle ele alan yapımlar da var. Kimlik, ayrılık, göç ve aidiyet gibi temaları işleyen yapımlar da vardı. Hong Kong sineması, 1996-1997yi bir kimlik ve geçiş meselesi olarak ele alıyor.
Bu bağlamda filmi düşünürken karakterlerin kayıplarıyla Hong Kong'un tarihsel belirsizliği arasında bir benzerlik kurabiliriz.
Hong Kong sineması denildiğinde akla çoğu zaman dövüş sanatları ve suç filmleri geliyor. Bunlar Hong Kong sinemasının önemli parçaları. Ama UFO'nun yapımcılığını üstlendiği filmleri, gündelik hayatın içindeki ilişkileri ve şehirli insanların kaygılarını ticari sinemanın sınırları içinde anlatmanın farklı yollarını arıyordu. “Lost and Found” da bu çizginin bir parçasıydı.