Spoiler içeriyor
Hayatının aşkını kaybettikten sonra, o aşkın bir zamanlar mümkün kıldığı hayatı da kaybetmek zorunda mısın? İnsanın hayatına giren büyük bir aşk, sadece kalbinde yer açtığı kişiyle ilgili değildir. Bazen daha önce hiç düşünmediğimiz bir geleceği hayal etmemizi ve kendimizi başka…devamıHayatının aşkını kaybettikten sonra, o aşkın bir zamanlar mümkün kıldığı hayatı da kaybetmek zorunda mısın?
İnsanın hayatına giren büyük bir aşk, sadece kalbinde yer açtığı kişiyle ilgili değildir. Bazen daha önce hiç düşünmediğimiz bir geleceği hayal etmemizi ve kendimizi başka bir gözle görmemizi sağlar. Maya’nın Charlie’yle ilişkisi de tam olarak böyle. Fakat Maya, Charlie’yi kaybettikten sonra onunla keşfettiği hayatı sürdürmek yerine kendisini o hayattan tamamen koparır.
Maya’nın çocukluğunda deneyimlediği duygusal eksiklikler, onun sevgiye yaklaşımını anlamlandırmak açısından önemli. Bir insan, sevgiyi güvenli ve tutarlı bir ilişki içinde deneyimleyemediğinde, yakınlığı sadece mutluluk getiren bir şey olarak görmeyebilir. Sevgi aynı zamanda terk edilme, hayal kırıklığı ve kontrolünü kaybetme ihtimalini de çağrıştırabilir.
Maya’nın bağımsızlığına düşkünlüğü ve romantik ilişkilere yönelik kuşkusu, sadece karakter özelliği olarak okunamaz. Bunlar, incinme ihtimalini azaltmak için geliştirdiği savunmalar da olabilir. Birine ihtiyaç duymamak, birinin yokluğunda yıkılma riskini de azaltır. En azından insan kendisini buna inandırabilir.
Charlie’yi Maya’nın bütün yaralarını iyileştiren kusursuz bir kurtarıcı olarak okumamak gerekiyor. Bir başkasının sevgisi, insanın geçmişinden getirdiği bütün kırılganlıkları ortadan kaldırmaz. Ama güvenli bir ilişki, kişinin kendisiyle ve dünyayla ilgili inançlarını yeniden değerlendirmesine yardımcı olabilir.
Ne var ki Maya, güvenmeyi yeni öğrenmişken o güvenin merkezindeki kişiyi kaybediyor. Bu nedenle Charlie’nin ölümü, sadece sevdiği insanın yokluğu değil. Hayatın bir daha güvenli olabileceğine dair inancının da sarsılması anlamına geliyor.
“Tekrar incinmemek için hayatımdaki tüm sevgiyi yok etmek istedim.”
Maya’nın sorunu, Charlie’ye duyduğu sevginin zamanla kendi hayatını yaşamasını engelleyen bir güce dönüşmesi.
“Yaşamadığım ama hayalini kurabildiğim bambaşka bir hayatım var.”
İnsan sadece kaybettiği hayatın yasını tutmaz. Yaşayabileceği halde yaşamadığı ihtimallerin de yasını tutabilir. Birlikte yaşlanmak, çocuk sahibi olmak, aynı sofraya oturmak…
Felix’in varlığı da bu nedenle geçmişi silmekten çok, Maya’nın geleceğe yeniden yer açabilme ihtimalini temsil ediyor.
Aşk, hayatımızdaki tek bir kişiye verilmiş ve o kişi öldüğünde sonsuza dek kullanılamaz hale gelen bir hak değil. İnsan, geçmişindeki sevgiyi inkar etmeden de gelecekte başka birine yer açabilir.
Maya: “Demir oksit tozu tamamen aşındığında ne olacak?”
Charlie: “Notalar hala orada olacak ama kuyrukları giderek kısalacak ve sonra... geriye sadece cızırtı kalacak.”
Charlie’nin bıraktığı kaset metaforundaki gibi, demir oksit tozu aşındıkça anıların netliği yiter ve geriye bir cızırtı kalır. Anıların silikleşmesi sevgimizin azaldığını göstermez. İyileşmek, geçmişe sadık kalırken geleceğe yer açabilmektir.
“80 yaşına geldiğinde hayatın hakkında ne diyeceğini bilmiyorsun. İşte bu yüzden de yaşarken kendi hayatına aşık olmak zorundasın. Hayat önüne ne çıkarırsa çıkarsın.”
Ne var ki filmin bütün bu güçlü fikirlerine rağmen, senaryo tarafında göz ardı edemediğim pürüzler var.
İlk yarıda son derece hayatın içinden karakterler izlerken ikinci yarıda aylarca işe gitmeden Avrupa’yı rahatça dolaşabilen, gündelik sorumluluklarından neredeyse tamamen arınmış insanlarla karşılaşıyoruz. Yasın geçim derdiyle ve hayatın sıradan yükleriyle nasıl iç içe geçtiği neredeyse hiç sorgulanmıyor.
Cinselliğin kullanımı da benzer bir sorun. İnsan, yas tutarken bedensel hazlara yönelebilir. Ama filmin bunu ele alış biçimi fazla yapay. Özellikle Margaret Qualley üzerinden kurulan cinsel çekim, karakterin iç dünyasını derinleştirmekten ziyade hikayeyi hareketlendirmek için kullanılan bir araca dönüşüyor.
İyi temalara sahip olmasına rağmen senaryosunun bu pürüzleri yüzünden potansiyelini tam anlamıyla gerçekleştiremeyen bir film.
Yasın kırılganlığını, modern insan ilişkilerini ve melankoliyi karakterlerinin iç dünyasını sömürmeden, daha sahici bir dille anlatabilecek akla gelen ilk isim Joachim Trier. Bu film onun olmalıydı of of..