Yıllar önce okuduğumda çok etkilenmiştim. Şimdi biraz notlarımı da kurcalayınca hakkında bir kaç şey yazma ihtiyacı hissettim. Kitap, biyografi kitabı olarak genellikle Malcolm X’in hayatını, Amerika'daki kurumsal ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi ve fikirsel değişimi anlatıyor. 20. yüzyılın dava erlerinden merhum…devamıYıllar önce okuduğumda çok etkilenmiştim. Şimdi biraz notlarımı da kurcalayınca hakkında bir kaç şey yazma ihtiyacı hissettim. Kitap, biyografi kitabı olarak genellikle Malcolm X’in hayatını, Amerika'daki kurumsal ırkçılığa karşı verdiği mücadeleyi ve fikirsel değişimi anlatıyor.
20. yüzyılın dava erlerinden merhum Malcolm X diğer adıyla El-Hacı Malik El-Şahbaz, hayatının en zor sınavlarını ırkçılığa karşı vermiş olduğundan, en büyük savaşları da buna göre şekillenmiştir. Kendisi de bir siyahi olan Malcolm X'in bu konuda yaptığı her müdafaa ve siyahilerin haklarını hatırlatmak için giriştiği sayısız çaba, aslında fark etmediği bir duruma da zemin hazırlamıştı. Siyahilerin haklarını savunurken beyaz insanları karşı tarafın hedef noktası yapmış, onların haklarını ve hayatlarını sert bir üslupla eleştirip yaftalamıştı; böylece kendisi de istemeden bir tür ırkçılık yapmıştı. Bu alanda yürüttüğü faaliyetler ile bir takım oluşum ve yönergeler büyük bir ilgi ve destekle karşılanmıştı. Siyahi halk, artık tadına yeni yeni varmaya başladığı özgürlüğünü, beyaz halkın ezilmişliğiyle/zelilliğiyle örtüştürdüğü oranda hissediyordu.
Ancak bir zaman gelir, Malcolm hac vazifesi için Mekke'ye gider. Oradaki ulvi tabloyu hayatının dönüm noktası ilan eder; çünkü burada her ırktan insan, hiçbir kavgaya mahal vermeden, itişip kakışmadan, dostça ve kardeşçe birbirini selamlıyor, ibadet ediyordu. Daha önce gezdiği hiçbir ülkede böyle tarafsız ve samimi bir muhabbetle karşılaşmamış olan Malcolm’un zihni müthiş bir sarsıntı yaşar ve yaptığı hataları fark etmesini sağlar. Siyah tenlilerin dışlanmışlığını beyaz tenlilerin üzerinden ispatlamaya çalışmasını büyük bir hata sayar. 20'li yaşlarında tanıştığı İslam'ı, hac vazifesiyle birlikte eksiksiz bir idrake taşıyarak önceki yapının ırkçı ve sapkın tortularından arındırıp, Ehl-i Sünnet çizgisine tam anlamıyla teslim olmuştur. Evine döndüğünde artık tek düşmanı sadece ten rengini üst veya alt gören zihinlerin ta kendisi saymış ve bununla da mutlak mücadeleyi İslami kanallarla sağlamayı amaçlamıştır. Bu doğrultuda kendi kurduğu teşkilat ve onun vizyonu artık muktedir bir hedefi emeli kucaklıyordu: “Üstünlük yalnız takvadadır.”
Bu hayat hikayesinden şunu çıkarabiliriz ki; insan, yaşadığı coğrafyada ait olduğu mezhep, ırk veya soya istinaden maruz kaldığı her can acıtıcı söz ve eylem atağına aynı üslupla karşılık verdiğinde, karşı tarafın yaptığını tekrarlamaktan başka bir iş yapmış olmaz. Aslen bu duruma sebep olanları unutarak, onların varlığını sürdürdüğü ve aynı değerleri paylaştığı kitleleri de fark etmeden dışlar. Oysa dinimizde toptancı bir yaklaşımla hüküm vermek tehlikeli görülmüştür. Dışlanmışlığın verdiği tahribat ise aynı kin duygularını besleyip büyütür ve bu da yeni bir kaosun fitilini ateşler.
Asıl mesele, kimseyi hedef tahtasına oturtmadan, yalnızca yanlış kararları ve çarpık mekanizmaları yapıcı bir dille eleştirmek, hakikati ararken de adaletten ve yapıcı teşvikten taviz vermemektir. Çünkü yıkmak değil, inşa etmek; ötekileştirmek değil, dönüştürmek asıl erdemdir.
"İyi siyah veya iyi beyaz olmak gibi bir durum yoktur. İyi veya kötü insanlar vardır. İster mermi kullansın, ister oy pusulası, insan iyi nişan almalı. Kuklayı değil, kuklacıyı vurmalı.” (Malcolm X)