Berlinale'den Altın Ayı ödüllü 'Sarı Zarflar'ın yönetmeni İlker Çatak, Almanya'da çektiği, Berlin'in 'Ankara', Hamburg kentinin 'İstanbul'u canlandırdığı filmi için yaptığı söyleşide 'içinde bulunmaktan utanç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz; gelişmiş Batı ülkelerinde bile güvende oluşumuz garanti olarak görülmemelidir’ ifadesinden hareketle, demokrasi…devamıBerlinale'den Altın Ayı ödüllü 'Sarı Zarflar'ın yönetmeni İlker Çatak, Almanya'da çektiği, Berlin'in 'Ankara', Hamburg kentinin 'İstanbul'u canlandırdığı filmi için yaptığı söyleşide 'içinde bulunmaktan utanç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz; gelişmiş Batı ülkelerinde bile güvende oluşumuz garanti olarak görülmemelidir’ ifadesinden hareketle, demokrasi ve fikir özgürlüğü mücadelesini evrensel bir zemine taşıyor.
Sanat dünyayı kurtarır mı?
İlker Çatak imzalı ‘Sarı Zarflar’ın sorduğu önemli sorulardan biri de bu. Film, Ankara Devlet Tiyatrosu’nun yıldız oyuncularından Derya’nın (Özgü Namal) eşi Aziz Tufan’ın (Tansu Biçer) kaleme aldığı ‘direniş’ üzerine kurgulanmış avangard oyununun prömiyeri ile açılıyor. Oyunun bir müddet kapalı gişe gideceğinden keyifli sanatçı çiftin dünyası ise prömiyerin hemen ertesinde idari yetkililerden sarı zarflar içinde aldıkları tebligatlarla kararıyor.
Bir devlet üniversitesinde tiyatro dersleri veren Aziz, ‘devletin sahnelediği tiyatroyu okuyamıyorsanız, ben size dramaturji anlatamam’ sözleriyle öğrencilerini ‘savaşa hayır’ mitingine katılmaya teşvik ettiği için akademisyen arkadaşlarıyla birlikte açığa alınmıştır. Akabinde yazdığı oyun kaldırılarak Derya’nın tiyatrodaki işine son verilir. Neredeyse 48 saat içinde düzenli bir hayat dağılmıştır. Bir anda işsiz ve güvencesi hale gelen çift, 14 yaşındaki kızları Ezgi (Leyla Smyrna Cabas) ile birlikte, huzursuzluk çıkarmamaları konusunda ikaz edildikleri apartman dairelerini boşaltarak, Aziz’in annesinin (İpek Bilgin) İstanbul’daki evine göç etme kararı alır. Gelecek korkusunun gölgesinde yeni bir kentte ayakta kalma mücadelesi verecek olan çekirdek aile, idealler ile gerçek hayat arasında bocalarken, misafir evde ilişkiler çözülmeye başlayacaktır.
Çatak, geçtiğimiz ay Berlinale’de Altın Ayı ile ödüllendirilen filmini tümüyle Almanya’da çekmiş, jenerikte de ifade edildiği üzere Berlin Ankara, Hamburg kenti de İstanbul rollerini üstleniyor. Muhtemelen teknik ve mekân kullanım kolaylıkları nedeniyle böyle bir seçimde bulunmuş olan sinemacı, bu tercihi Brechtyen bir tavıra dönüştürmüş, günümüz Türkiyesi’nde yaşanan, kendi başımıza gelmese de çevremizdeki insanların, dostlarımızın başına gelenlerden hicap duyduğumuz otoriter iklimi, slogan atmadan, bireysel endişe ve korkuların ışığı altında perdeye taşıyor. Sergilenenler, güven ve adalet duygusu büyük ölçüde yara almış bizlere kafi gelmiyor zaman zaman. Yönetmenin bir ölçüde dışardan bakışından daha fazlasını bekliyoruz belki. Ancak Çatak ‘içinde bulunmaktan utanç duyduğumuz bir çağda yaşıyoruz; gelişmiş Batı ülkelerinde bile güvende oluşumuz garanti olarak görülmemelidir’ ifadesinden hareketle, demokrasi ve fikir özgürlüğü mücadelesini evrensel bir zemine taşımayı bilmiş.
İlker ve Ayda Meryem Çatak ile Enis Köstepen’in kaleme aldıkları senaryodan hareketle Türk asıllı sinemacının işlek anlatımı ve özellikle Namal – Biçer – Bilgin üçlüsünün kusursuz yorumlarından etkileniyoruz. İstanbul’daki düşüş ve uyum sürecinde sanatçı çiftin Aziz’in kaleme aldığı ‘Sarı Zarflar’ adlı politik oyunla yeniden birlikte üretmeye ve sanatla direnmeye çalışmasına coşkuyla tanıklık ederken, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir düzende, baskının gölgesindeki gerçek hayatta ideallere yer olup olmadığını tartışıyoruz.
Bir dizi seti karavanının tavan penceresine sıkışmış mavi gökyüzüne ulaşmak daha ne kadar vakit alacaktır. Sinemanın, sanatın dünyayı kurtarmadığını ama direnişi örgütlediğini, içinde bulunduğumuz şu beter dönemi yaşanılabilir kıldığını düşünüyoruz. Derya’nın ‘problemden değil, onun korkusundan korkacaksın’ ifadesine sarılıyor, ‘bugünler de geçecek’ umuduna katılmadan edemiyoruz.