Antik Yunan şairi Homeros’un bundan 29 asır önce kaleme aldığı ‘Odysseia’ destanı, salt bir macera öyküsü olmanın ötesinde, insanın evrene meydan okuyuşunu, aklın gücünü ve hayatın anlamını arayışı işleyen derin bir felsefi metindir. Metninin yoğunluğu ve karmaşıklığı ilkçağdan beri bilginleri…devamıAntik Yunan şairi Homeros’un bundan 29 asır önce kaleme aldığı ‘Odysseia’ destanı, salt bir macera öyküsü olmanın ötesinde, insanın evrene meydan okuyuşunu, aklın gücünü ve hayatın anlamını arayışı işleyen derin bir felsefi metindir. Metninin yoğunluğu ve karmaşıklığı ilkçağdan beri bilginleri şaşırtmış olan hacimli eser, destan içinde destan, masal içinde masal, ozan içinde ozan yapısıyla insanın insan-üstü, insan-dışı varlıklarla ilişkilerinde yeni anlam ve imgeler arar. Batı uygarlığının ilk romanıdır. Gerek karakterlerinin, gerek kurgusunun modern romana yakınlığıyla bütün dünya edebiyatını ve de bir asırdan beri var olan sinema sanatını yakından etkilemiştir. Nitekim çağdaş okur ve izleyici metni hacimli bir romana, aksiyon yüklü bir filme benzetir.
Konusuyla, kuruluşu ve kurgusuyla bir filmi andıran eser yedinci sanatın yüzyılı aşkın serüveni boyunca gerek sinema filmi, gerekse epizodlar halinde televizyon dizilerine kaynaklık etmiştir. Bunlardan en bilineni, Carlo Ponti ve Dino de Laurentiis yapımcılığında İtalyan sinemacı Mario Camerini’nin başrollerde Kirk Douglas ve Silvana Mangano’yu oynattığı, ülkemizde ‘Kral Ülis’in Maceraları’ adıyla gösterilmiş 1954 yapımı ‘Ulysses-Ulise’dir. Yakın bir tarihte ise yine bir başka İtalyan yönetmen, Uberto Pasolini, Ralph Fiennes-Juliette Binoche ikilisini bir araya getirdiği 2024 yapımı ‘Dönüş / The Return’de Odysseus’un maceralarla dolu uzun yol serüvenini bir kenara bırakarak, görmüş geçirmiş savaşçının evine, Ithaca’ya dönüşünü beyazperdeye taşımıştır.
Günümüz Amerikan sinemasının önde gelen isimlerinden Christopher Nolan’ın ‘Odysseia’ tutkusu üzerine çektiğini ifade ettiği ve devasa bir reklam kampanyasıyla bu yazın hiti olarak dünya sinemalarıyla aynı anda bizde de piyasaya sunulan ‘The Odyssey’, 3 saatlik uzunluğu ile bugüne kadar yapılmış en hacimli uyarlama olarak dikkat çekiyor. Nolan’ın sinema teknolojisinin en taze nimetleriyle kotardığı yapım, ‘büyünün yaşamın parçası olduğu yıllar’ ön yazısıyla açılıyor. Antik Yunan’ın Ithaca adası krallığındayız. Tarihçi ozan ‘bir yüz, bir filo, bir savaş, bir fikir, bir hile’ sözleriyle, krallığın sarayında toplanmış güruha yitik komutan Odysseus’un (Matt Damon) Truva seferini anlatmaktadır. Kralın Truva seferi için Ithaca’dan ayrılışının üzerinden tam 20 sene geçmiştir. Savaş biteli 10 küsur yıl olmuş, bir çok Truva gazisi Sparta’ya dönmüş ancak Odysseus’tan haber alınamamıştır. Başsız kalan Ithaca halkı denizden gelecek tehlikelere karşı ordu kurarak güvenliği sağlayacak bir kralın gelmesini beklemektedir. Odysseus’un sadık eşi Penelope (Anne Hathaway) ve artık bir delikanlı olmuş olan oğlu Telemachos (Tom Holland) saraya postu sermiş Ithaca ve çevre ada kentlerden taliplerin izdivaç ısrarına daha ne kadar dayanabilecektir.
Homeros’un ana karakteriyle bu noktada, hafızasını yitirdiği son 7 yılda ona yoldaşlık yapan Calypso’nun (Charlize Teron) adasında karşılaşırız. Yorgun savaşçı uzaklarda bir evi olduğunu hissetmektedir. Calypso’nun ‘hatırlayınca ya mutsuz olursan’ ikazına rağmen geçen yılların anıları birer birer kafasında belirmeye başlar. Antik Truva seferi, Yunan kralı Agamemnon’un (Bennie Safdie) kardeşinin eşi Helena’nın (Lupita Nyong’o) kaçırılması bahane edilerek, boğazlara ve ticaret yollarına hakim olma niyetiyle başlamıştır. Kuşatma yıllar alır. Sonrasında Odysseus’un parlak fikriyle inşa edilen tahta atın içinde saklanan askerler, barış adağı olarak Truva halkına sunulan devasa yapı ile birlikte şehrin surlarını aşar, ve tarihten çok iyi bildiğimiz Truva kenti yağması başlar.
Nolan bu kadim metni emrine sunulan tüm imkanlar ve son sürüm sinema teknolojisi ile çekmiş. Aksiyon sinemasına ‘art house’ dokunuşları yapmak suretiyle hem geniş kitleleri hem de eleştirmenleri memnun etmeye çalışmış. Odysseus ve adamlarının Truva sahilinde mahsur kalışı, İtilaf Kuvvetleri askerlerinin ‘Dunkirk’deki tedirgin bekleyişine benziyor. Devasa Truva atının sahildeki görüntüsü Franklin J. Schaffner imzalı 1968 tarihli özgün ‘Maymunlar Cehennemi / Planet of the Apes’in final sahnesini akla getiriyor. Nolan finale doğru, filmin şahikası konumundaki kritik Truva kuşatması bölümünün ikinci perdesine dönüş yaptığında, yakıp yıkılan kentin manzarası karşısında Odysseus’un kendisiyle hesaplaşmasını öne çıkarıyor. Katliama herkes ortak olmuştur ama Yunan askerlerinin barış adağı içi asker dolu tahta atın içinde kente sokulması kendi fikridir. Ve Truva’yı yakıp yıkmak aslında tüm cihanı yakmakla eş değerdedir. İletişimin kıymeti bilinmemiş, ölçüsüz zafer kutlamalarıyla kadınlar, çocuklar insafsızca katledilmiş, Zeus yasası hiçe sayılarak halkların en büyük değeri olan kutsallık bozulmuştur. Bronz çağın her yerde çökmeye başladığının işaretiyle Nolan bu noktada çağımıza gönderme yapar. İnsanoğlunun doymak bilmeyen hırsının bugün Filistin’de, Ukrayna’da ve dünyanın dört bir yanında yaşananları karanlık bir çağın iz düşümleri olarak düşündürür.
Homeros’un destanında hayli rolü bulunan Tanrılara pek yer vermeyen, savaş gazisi ile melez tanrıça Athena’nın (Zendaya) kısa karşılaşmalarıyla yetinen Nolan, günümüzde ‘uzun ve maceralı yolculuk’ anlamında da kullanılan ‘Odyssey’ kelimesinin hakkını vermiş. Odysseus’un Poseidon’un oğlu tek gözlü dev Polyphemos ile karşılaştığı ve onu zekasıyla alt ettiği sekans ya da ölüler ülkesi Hades’te geçen bölümler bir korku film çekmeye niyeti olduğunu ifade eden sinemacı için iyi bir ön alıştırma gibi duruyor. Kralın serüvenleri arasında benim açımdan başı çeken bölümün Kirke’nin adasında yaşananlar olduğunun altını çizmeliyim. Hollywood’da pek kıymeti bilinmemiş İngiliz oyuncu Samantha Morton’ın Oscar adayı olmasını dilediğim müthiş bir performansla canlandırdığı görmüş geçirmiş cadı kadının, ‘erkekler iştahlarının kurbanı olur, adamlarının sahte gerçek yüzünü gör’ diyerek gözü dönmüş bir şekilde yiyeceklere saldıran Odysseus’un tayfalarını domuza çevirdiği sahne ‘beden korkusu / body horror’ antolojilerine girecek denli etkileyici.
Bitirirken, Fas, İtalya, İzlanda, Yunanistan, İskoçya’da çeşitli doğal mekanlarda çekilmiş olan filmin görkemine büyük katkısı olan iki ustadan söz etmek isterim. 70 mm versiyonu ülkemizde izleme şansımız olamadı ama, İsviçre asıllı görüntü yönetmeni Hoyte van Hoytema’nın ıssız ve yalnız peyzajları, İsveçli besteci Ludwig Göransson’un Truva halkına yaktığı dokunaklı ağıdı ve vurmalıların şaha kalktığı aksiyon sahnelerindeki müzik çalışmasının tüm övgülere layık olduğunu vurgulamak isterim.