Dünya klasikleri diyorum iyi ki varlar. Şurada atanmışız, haliyle yoğunluk var. Sabah erken kalk, servisle okula git gel derken bu yorgunluğa ve tempoya alışmak biraz sürdü. Bu süreçte okuma ve izlemelerim de haliyle düştü. Ancak şu kitap okumak denilen eylem…devamıDünya klasikleri diyorum iyi ki varlar.
Şurada atanmışız, haliyle yoğunluk var. Sabah erken kalk, servisle okula git gel derken bu yorgunluğa ve tempoya alışmak biraz sürdü. Bu süreçte okuma ve izlemelerim de haliyle düştü. Ancak şu kitap okumak denilen eylem gerçekten bir nimet ya. Yeni tanıştığım insanlarla ve öğretmenlerle de illa ki kitap muhabbeti yapıyorum. Bu konudan kaçışı olmuyor kimsenin 😄. Düzenli kitap okuma seyrim bozulmuştu demiştim. 5-6 gün evvel Tolstoy Ustanın Savaş Ve Barış'ına başladım ve şuan sayfa 43'teyim.
İnanın kitap daha başlar başlamaz, karakterler baloda veya davette diyaloga girer girmez; gönlümde yer edindi. O klasik okumanın verdiği tatlı heyecan, o sıcak esinti benliğimi aldı. Kitap okumak çok güzel bir şey ya. Yeni başlamıyoruz elbet ama hani bir süredir okuyamayıp, o kitap özlemini çekip, bir an gelince kavuşmak; o sayfaları elinde hissetmek... Abartacağım belki ama edebiyat sonuçta bu, edebiyat aşkı ve sevgisi; Sevgiliye kavuşur gibi bir duygu bu...
DÜNYA KLASİKLERİ okuyunca diğer okuduklarım her ne kadar onları da sevsem bana yavan geliyor. İyi geceler dilerim. Ve iyi okumalar 🤍
Ya Allah Aşkına! 1973 yılında yapılmış şu film, sinemanın kaçıncı boyutu? Sanatın kaçıncı boyutu? Bağırmak istiyorum bağırmak. İnsanoğlunun bencilliğinin, sömürme isteğinin, birlikte kalamama sorunsalının çeşitli figür ve görsellerle sunumunu izliyoruz. Ust düzey bu animasyonda Traag ve Om'lar arasındaki mücadeleye tanık…devamıYa Allah Aşkına! 1973 yılında yapılmış şu film, sinemanın kaçıncı boyutu? Sanatın kaçıncı boyutu? Bağırmak istiyorum bağırmak.
İnsanoğlunun bencilliğinin, sömürme isteğinin, birlikte kalamama sorunsalının çeşitli figür ve görsellerle sunumunu izliyoruz. Ust düzey bu animasyonda Traag ve Om'lar arasındaki mücadeleye tanık oluyoruz. Traaglar, dev ve üstün zekâlı olarak görünürken Omlar pasif, küçük ve edilgen duruyorlar.
Traaglar, Omları bir hayvanmışçasına kullanıyorlar; oyuncak gibi süsleyip, yeri geldikçe birbiri ile dövüştürüyorlar... Eh, bu pek de yabancı bir durum değil insanoğluna. Traag denilen tür aslında doğrudan insanları simgeliyorlar; katılaşmış kurallar, ezici siyaset, ırkçı düzene sahip ülkeleri getiriyorlar akıllara. Tabi bu filmde tersyüz edilmiş bazı şeyler var. Om'lar insan benzeri tür olarak mevcutlar, fiziken farkları yoklar. Fakat Traaglar tarafından hayvan olarak görülüp, yersiz yurtsuz ediliyorlar. Buradan yola çıkarak insanların hayvanları yaşam alanından koparıp, yavru kedi ve köpekleri annelerinden ayırması akıllara geliyor. Laloux'un yaratısında tersyüz edilmiş bir dünya var kısacası. İnsanoğlu hayvan konumuna gelmiş ve Traag denilen bir tür tarafından yok edilmeye çalışılıyor. Traaglar da bu yok etme güdüsüne, sömürü ve yayılmacı politikaya sahip oldukları için yine insanların bir yönünü temsil ediyorlar.
Kısacası diyebilirim ki bu filmde her şey insanlığı imliyordu. Traaglar da öyle Omlar da öyle... Bir ders vermek için oluşturulmuş farklı iki figür denilebilir yani. Anlaşılması güç bir film olduğunu düşünmüyorum. Fakat insanı derinlere iten bir yani mevcut. Bazen bir Asimov romanı okuyormuş gibi hissettim kendimi içerdiği farklı gezegen ve kurgusundan dolayı. Kaliteli bir filmdi. Süresi kısa ve özü itibarıyla ders vericiydi. Müzikleri tuhaf derecede güzeldi. +18 olduğunu unutmamak gerek.
Sen ne kadar zarif ve tatlı bir filmsin ya. İsminin Sararmış Yapraklar olduğu aklıma gelince direkt tonlarına baktım. Sarımsı, sonbaharı hatırlatan, o bildiğimiz güz mevsiminin yapraklarını andıran bir renge sahipti. 2023 yılında böyle doğal, sanatsal filmler çekildiğini görünce mutlu oluyorum.…devamıSen ne kadar zarif ve tatlı bir filmsin ya.
İsminin Sararmış Yapraklar olduğu aklıma gelince direkt tonlarına baktım. Sarımsı, sonbaharı hatırlatan, o bildiğimiz güz mevsiminin yapraklarını andıran bir renge sahipti. 2023 yılında böyle doğal, sanatsal filmler çekildiğini görünce mutlu oluyorum. Yönetmenden daha önce bir eser izlemedim ancak evdeki her bir eşyanın (kanepenin, sandalyenin, kapının) ve giyim kuşamların renkli renkli olması dikkatimi fazlasıyla çekti. Yeni dönemde geçmesine rağmen nostaljik bir film çekmeyi başarmış Kaurismäki. Benim de kalbimi kazandı.
Film bana Nicolas Cage'in başrolde olduğu "Elveda Las Vegas"ı hatırlattı. Cage, içmekten bıkmayan ve dolayısıyla bütün hayatında sorunlar yaşayan bir alkoliği canlandırıyordu. Sararmış Yapraklar için, bu filmin sanatsal hâliydi diyebilirim; ve daha fazla umut aşılayanı, sevgiyi önemseyeni, cinselliğin ekrana taşmadığı, doğallığın ön planda olduğu...
"Senden hoşlanıyorum da kendime yok tahammülüm." Bardaki şarkının sözlerinden birisiydi bunlar ve dinleyenlerin yüz ifadesinden şarkıdaki hüznün onlara nasıl geçtiğini anlayabiliyoruz. Müziği önemseyip melodinin adeta içlerine nüfuz ettiğini görebiliyoruz suratlarından. Hâl öyle ki bu şarkı sonrasında Huatori bir silkiniyor, kendine geliyor. Müziğin insan yaşamına etkisi yadsınamaz. 🎶
Ne demişti Ferdi Tayfur:
"Sevgiler Çiçek gibi soldurmayalım."
Ve ne demişti Orhan Gencebay bir şarkısında:
"Sevince bir başka oluyor insan
Bir ömrü bir anda tatmış gibiyim." Sanat camiasının tüm şarkı sözlerini burada paylaşacak değilim ama Erkin Koray'ın:
"Sevmek bil ki doğmaktır yeni baştan
Aşık oldum galiba yavaştan." diye naralar attığını da unutmamak gerekiyor.
Evet sevmek... Yönetmen, aşkı kendince, tüm sadeliği ile ele alıyor. Finlandiya'dan görüntüler izliyoruz. Radyolardan sesler duyuyoruz savaşa dair. Savaşlara dair. Mazlumlara dair. Filistin, Gazze, Doğu Türkistan, Ukrayna hepsi de akıllara geliveriyor. İki insanın birbirine duyduğu sevginin yanı sıra dünyadan, gündemden kopmadıklarını hazince anlıyoruz. Savaş bir yıldırım gibi çöküyor dünyaya; içi kararıyor insanın.
Sinema sahnesi benim için çok kıdemliydi. insanın sinema aşkını yeşertiyor. Günümüzde gidilen sinemaları yahut adını ne koyarsanız - çünkü ne amaçla gidildiği belli olmuyor - artık düşününce bir kötü oluyor insan. O koltuklara güzelce yerleşip filmi baştan sona izledikten sonra yemek veya kahve eşliğinde seyredileni konuşmak ne kadar hoş bir şey. Sinemayla, edebiyatla, aşkla kalalım 🌿
Kitapyurdu veya Amazon gibi uygulamalarda liste oluşturma özelliği var. İleride satın alınacak kitapları belli bir düzene göre listelemeyi tek seven ben miyim acaba? Canım sıkılınca mesela gidip fantastik diye başlık atıyorum, kitap ekliyorum. Sonra sıkılıyorum. Bırakıyorum. Başka zaman başka liste…devamıKitapyurdu veya Amazon gibi uygulamalarda liste oluşturma özelliği var. İleride satın alınacak kitapları belli bir düzene göre listelemeyi tek seven ben miyim acaba? Canım sıkılınca mesela gidip fantastik diye başlık atıyorum, kitap ekliyorum. Sonra sıkılıyorum. Bırakıyorum. Başka zaman başka liste yapıyorum. Yaptığım listeden de tesadüfen denk gelirsem bir iki kitabı satın alıyorum. Ama çoğunlukla listeden bağımsız, o an belirlediğim kitabı alıyorum. Listelerin benim için çok bir işe yaradığını söyleyemem ama yine de liste yapmak hoşuma gidiyor 😄
Stephen King'in bitmek bilmez evreninin bir diğer parçası. Benim gibi yazarın farklı kitaplarını okumuş birisine biraz yavan ve basit gelebilir. Ancak okurken "bunu King'ten başkası kurgulamazdı" demekten de geri kalmaz. Özellikle kitap bitmeye yakın (son 10-15 sayfa) burun kıvırıyorsunuz, yüzünüz…devamıStephen King'in bitmek bilmez evreninin bir diğer parçası. Benim gibi yazarın farklı kitaplarını okumuş birisine biraz yavan ve basit gelebilir. Ancak okurken "bunu King'ten başkası kurgulamazdı" demekten de geri kalmaz. Özellikle kitap bitmeye yakın (son 10-15 sayfa) burun kıvırıyorsunuz, yüzünüz değişiyor.
Açlık Oyunları'ndan ve gibilerinden de önce, kurban yarışmacı temalı bir kitap yazmış King. Yine hayal gücünün ne kadar geniş olduğunun farkına varıyoruz. Orijinal ismi "The Running Man" olan bu kitapta hasta kızının iyileşmesi için paraya ihtiyaç duyan Richard'ın Bedava V adlı bir televizyon kanalının ölümcül yarışmalarından birisine katılması anlatılıyor. Bu yarışma için en güçlü ve zeki katılımcılardan birisidir Richard.
King'in hayal gücü geniş, evet. Fakat her kitabında beklentiyi karşılayacak diye bir şey yok. Her ne kadar Richard'ın düşüncelerine sık sık yer verilse de belli bir derinliğe ulaşamadığını düşünüyorum kitabın. Özellikle yan karakterler fazla silik geldiler bana; diğer King eserlerini de düşünecek olursak. Üstelik son kısmın da fazlasıyla duygudan uzak kaldığı fikrindeyim. Zaten başkarakter ve yaşadıklarını düşününce sıcak duygular bekleyemeyiz, Richard'ın bu durumda soğukkanlı olması gayet doğal. Ama yine de kitabın sonunda duygusal bir etkileyicilik beklerdim. Sadece aksiyon, efekt ve çarpışmaların olduğu bir filmden ibaret gibiydi diyebilirim.
Bir King kitabı daha bitirdim ve bu adamı okumaya devam edeceğim.
İzlerken düşündüm. Bu sessizlikte, böyle ahenkli ve tatlı bir filmi ancak usta yönetmen Wim Wenders gibileri yapabilir. Perfect Days filmini izlemek herhangi bir ön birikim gerektirmiyor fakat yine de Alman yönetmenin diğer eserlerine bakmakta fayda var. Yeni başlayacak kişiler; Paris…devamıİzlerken düşündüm. Bu sessizlikte, böyle ahenkli ve tatlı bir filmi ancak usta yönetmen Wim Wenders gibileri yapabilir. Perfect Days filmini izlemek herhangi bir ön birikim gerektirmiyor fakat yine de Alman yönetmenin diğer eserlerine bakmakta fayda var. Yeni başlayacak kişiler; Paris Texas, Berlin Üzerindeki Gökyüzü ve Faraway so close! yapımlarını seyredebilirler. Sonra da eşsiz güzellikteki "Perfect Days" izleyerek taçlandırmış olurlar bu serüveni. Böylece "A film by Wim Wenders" yazısı yabancı gelmeyecektir...
Ne kadar hoş bir filmdi bu. Wenders kamerasını bir insan, tuvalet ve doğanın peşinden gezdiriyor. Oldukça basit birkaç şeyden mükemmel bir eser ortaya çıkıyor... Giriş sahnesinde rutini olan bir adamı izleyeceğimizi anlıyoruz. Zamanla bu adamın Tokyo'da tuvalet temizliği yaptığını, müzik, fotoğraf ve edebiyat ile de iç içe bir yaşam sürdüğünü fark ediyoruz.
Adamın ağaca baktığında ışıldayan gözleri, yaprağın huzur verici salınımı ve bu manzarayı eski bir fotoğraf makinesi ile çekmesi; bunun film boyunca yer yer tekrarlanması uzun süredir izlediklerimden alamadığım bir tat verdi bana. Harikaydı!
Arabadaki genç kız Aya'nın kaseti görüp dinlemek istemesi ve adamın bir an heyecanla kaseti teybe koyup ardından kızın tepkisini beklercesine ona doğru bakması... Çok doğal bir sahne; hepimizin kendi beğenilerimizin karşımızdakindeki tesirini merak ederiz. İçte uyanan o hafif heyecan dalgasını çok güzel yansıtabilmiş bir sahne olduğunu düşünüyorum.
Yeğeni olan kıza Spotify neresi? Bir dükkan mı? diye sorması.. Dünyamızın ne kadar yapaylaştığına, dijitalleştiğine, doğadan ve onun müziğinden ne kadar uzaklaştığımıza bir atıftı aslında... Birçok filmde ve kitapta bu mesajı görebiliriz elbette ancak Wenders'ın aktarma biçimi, başrol oyuncunun konuşmadan mimikleri ile her şeyi anlatabilmesi sahneyi bambaşkalaştıran unsurlardandı...
Tümüyle doğal ve sıradan bir hayatı yaşayan Hirayama'yı izlemek bir an olsun sıkmadı. Sanat filmlerinde şahsen bunu başarabilmek zor iş. Tüm ekibi tebrik etmek gerekir. Bir sahne vardı... Hirayama, deniz kenarına geliyor ve bir yabancı ile karşılaşıyor. İkisi de alışık olmadıkları sigarayı tüttürüyor ve ardından öksürüyorlar... Bu sahne o kadar hoşuma gitti ki; yani ne ki bu sigara? İğrenç ve tiksindirici kokusu olan, vücuda zarar veren bu meret mi derde iyi gelen? Tabii ki de hayır! Bu iğrenç maddenin sadece zarar verdiğini çok iyi özetlemiş bir sahne olduğunu düşünüyorum. Ne demiştim ben... Bir yabancı gelmişti Hirayama'nın yanına:
Gölgeler... Üst üste binince daha mı karanlık oluyorlar? Diye soruyor yabancı. Temizlikçi adam, samimi şekilde emin olmadığını söylüyor. "Hâlâ bilmediğim çok şey var... Hayat böyle bitiyor galiba." karşılığını veriyor yabancı. Sonrasında gölgelerin üst üste geldiğinde daha mı karanlık olduğunu test ediyorlar beraber. Ve gölge yakalamaca oynamaya başlıyorlar. Bir gece sahilde yürürken, genç sayılmayacak iki adamı böyle görsek tuhaf karşılarız belki. Ancak filmde seyirciye sıcak bir tebessüm ettirmeyi başarıyor...
Yalnızca bu yabancı değil... Hirayama'nın karşılaştığı herkese tanık olmak harikaydı. İş arkadaşı, yeğeni, kardeşi, yemek yemek için oturduğu yer, banyo yaptığı yer... Hepsi de Hirayama'nın hayatının birer parçasıydılar ve filmi sanatsal bir şölen haline getirmişler.
Ya ben uzun süredir böyle bir sanat filmi izlememiştim. Wim Wenders, böyle 10 numara film yaptığın için sana gönülden teşekkür ediyorum. Ustalar bir başka ya. Ustalar bir başka... 10/10
Ah be Lynch. Yeryüzündeki en deha yönetmenlerden birisidir kendisi. Dün hayata gözlerini yummuş. Sinema denilince, hani öyle Disney, Marvel, FOX, Star Wars değil... "Sinema" denilince; bu işin sanatından bahsedince akla gelen ilk isimlerden birisiydi. Henüz izlemesem de Twin Peaks adlı…devamıAh be Lynch. Yeryüzündeki en deha yönetmenlerden birisidir kendisi. Dün hayata gözlerini yummuş. Sinema denilince, hani öyle Disney, Marvel, FOX, Star Wars değil... "Sinema" denilince; bu işin sanatından bahsedince akla gelen ilk isimlerden birisiydi.
Henüz izlemesem de Twin Peaks adlı dizi ile bilinir Lynch. Kendine has bir tarzı vardır. Karanlık temalarda çeker filmlerini. Seyirciler onu izlerken düşünür ve gerilir; yer yer de tüyleri ürperir. Bunun en kıdemli örneklerinden birisi: Kayıp Otoban'dır bana göre. Gizem ve gerilimin hakkını veren, üst düzey bir eserdir.
Lynch ile tanışmam, Mulholland Dr. ile olmuştu. Bu filmin bir sahnesi vardı, siması yaratığı andıran kapkara bir şey gözüküyordu duvarın dibinde. O sahne aklımdan hiç çıkmamıştır ve ciddi manada izlerken korkmuştum. Bu tür psikolojik bir etki bıraksa da Lynch sineması bol metaforlar içerir ve bunun getirisi olarak çözümlemeye ihtiyaç duyar. Gerçek ile hayalin birbirine girdiği eserler vardır ya; kafamız karışır, ne olduğunu anlamaya çalışırız. Ve film bittiğinde büyük bir keyif alır, kendimizi sanatsal bir etkinin içinde buluruz. Bu hoşlanmışlığı paylaşmak için yerimizde duramayız..
Aynı zamanda Ray Orbinson adlı muhtesem şarkıcı ile tanışmamı sağlamıştır Lynch. Blue Velvet filminde, bir iki şarkısını duymuş ve çok beğenmiştim. Şimdi denk geldikçe dinlerim Orbinson'u. Sinema size çok şey katar, katmayabilir de... Ama film izlerken de bir şeyleri öğrendiğimizi, zihnimizin çalıştığını unutmamak gerek. Sinema muhteşem bir sanat dalıdır.
Mulholland Dr., Kayıp Otoban, Blue Velvet, Fil Adam ve daha pek çok harika işe sahiptir Lynch. Ve şimdi oldukça popüler olan Dune'ü ilk çeken yine kendisidir. Adını sinema tarihine yazdırmış önemli bir isimdir kısacası. İyi günler dilerim.