Ufku olmayan yollarda yürüyorum; gönlüm pusulasız, zihnim sisli, Kimin doğru, kimin yanlış olduğunu bilmeden... Sadece adımlarımı sayıyorum, belki de yolun kendisi beni bir yere götürür diye.
Bazı filmler vardır, izlersin ve bir daha aynı kalmazsın. Rain Man de onlardan biri. Hayatında ilk kez karşılaştığın bir yabancının aslında yıllardır aradığın bir parça olduğunu fark etmek gibi… Film bittiğinde uzun süre yerinden kalkmak istemiyorsun. Hikâye, babasının ölümünden sonra…devamıBazı filmler vardır, izlersin ve bir daha aynı kalmazsın. Rain Man de onlardan biri. Hayatında ilk kez karşılaştığın bir yabancının aslında yıllardır aradığın bir parça olduğunu fark etmek gibi…
Film bittiğinde uzun süre yerinden kalkmak istemiyorsun.
Hikâye, babasının ölümünden sonra tüm mirasın otistik abisine kaldığını öğrenen Charlie’nin (Tom Cruise) onu klinikten çıkarıp birlikte çıktıkları yolculuğu anlatıyor. Başta sadece para için bu işe kalkışan Charlie, zamanla abisi Raymond’la bağ kurmaya başlıyor. Raymond karakteri, duygularını ifade etmekte zorlanan ama matematiksel hesaplamalarda ve hafızada olağanüstü bir beceriye sahip biri.
Hoffman bu filmdeki otizmli ve üstün zekâlı Raymond Babbitt rolüyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını kazanmış. Hatta film, 4 Oscar ödülü alarak o yılın en çok konuşulan yapımlarından biri olmuştu.
John Verdon bu kitabında bizi yine Dave Gurney’in zekâ dolu dünyasına götürüyor. Bu kez olaylar New York’un küçük ama gerilim yüklü bir kasabasında geçiyor: White River. Kasabada siyahi bir adamın polis kurşunuyla öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Halk sokaklara dökülüyor, ırkçılık karşıtı…devamıJohn Verdon bu kitabında bizi yine Dave Gurney’in zekâ dolu dünyasına götürüyor. Bu kez olaylar New York’un küçük ama gerilim yüklü bir kasabasında geçiyor: White River.
Kasabada siyahi bir adamın polis kurşunuyla öldürülmesi ortalığı karıştırıyor. Halk sokaklara dökülüyor, ırkçılık karşıtı protestolar büyüyor. Tam bu sırada, olayları kurcalayan bir gazetecinin öldürülmesiyle işler iyice sarpa sarıyor. Cinayetle birlikte herkes birbirine düşüyor: polisler, halk, siyasetçiler, medya... Herkesin farklı bir hikâyesi, farklı bir suçu var gibi.
Eski dedektif Dave Gurney, olayın sadece görünen yüzüyle sınırlı olmadığını fark ediyor. Olaylar sadece bir polis cinayeti değil; medyanın manipülasyonu, ırkçılığın toplumu nasıl böldüğü ve adaletin gerçekten ne kadar adil olduğu sorgulanıyor.
Kitapta en çok dikkat çeken şey, her şeyin siyah-beyaz olmadığı. Kim suçlu, kim masum, kim gerçekten adalet istiyor belli değil. Gurney ise her zamanki gibi detayların izini sürerek gerçeğe ulaşmaya çalışıyor.
Toplumsal mesajlarla dolu, düşündüren, tempolu ve sonu da bir o kadar şaşırtıcı bir polisiye.
İyinin ve kötünün çizgisi bulanık… Ve fırtına koptuğunda, herkes biraz yanıyor.
Spoiler içeriyor
Bu kadar harika bir dizi nasıl gözümden kaçmış anlatamam. İzlemediyseniz, mutlaka ama mutlaka şans vermelisiniz. İzlediysen eğer, sen de biliyorsun: Dexter, bir daha kolay kolay çıkmaz akıldan. Dexter’ı anlatmak kolay değil çünkü sıradan bir suç dizisi izliyormuşsun gibi başlıyor ama…devamıBu kadar harika bir dizi nasıl gözümden kaçmış anlatamam. İzlemediyseniz, mutlaka ama mutlaka şans vermelisiniz.
İzlediysen eğer, sen de biliyorsun: Dexter, bir daha kolay kolay çıkmaz akıldan.
Dexter’ı anlatmak kolay değil çünkü sıradan bir suç dizisi izliyormuşsun gibi başlıyor ama sonra fark ediyorsun ki bu, insan ruhunun karanlık köşelerinde dolaşan çok daha derin bir hikâye.
Başrolde Dexter Morgan var; gündüzleri Miami Emniyeti’nde adli tıp uzmanı, geceleri ise kendi adaletini dağıtan bir seri katil. Ama klasik bir "kötü adam" değil. Kurbanlarını özenle seçiyor: adaletten sıyrılmış katiller, tecavüzcüler, suçlular… Onları takip ediyor, delil topluyor, kurbanın gerçekten "hak ettiğinden" emin oluyor ve sonra… Kod’a göre cezayı kesiyor.
İzlerken kendini tuhaf bir şekilde onun tarafında buluyorsun. Bir seri katili desteklemek? Normalde akıl almaz ama Dexter’ı izleyince bu çelişkinin içine düşüyorsun çünkü adam öyle bir ikilem yaşıyor ki, sen de onunla beraber sorguluyorsun: "Adalet nedir?", "İnsan doğası ne kadar değişebilir?", "Vicdan doğuştan mı gelir, yoksa sonradan mı inşa edilir?"
Dexter karakteri inanılmaz yazılmış. Soğukkanlı, hesapçı, sosyal maskeleri iyi takıyor ama içten içe boşlukta. Yine de zamanla değişiyor. Aşık oluyor, çocuk sahibi oluyor, pişmanlık duyuyor. Özellikle iç sesi – o meşhur monologları – hem mizah hem de trajedi yüklü. Bazen güldürüyor, bazen tokat gibi çarpıyor.
Debra Morgan ise ayrı bir olay. Sert, küfürbaz, dürüst ama kırılgan bir karakter. Dexter’ın gerçek kimliğini öğrendiğinde yaşadığı iç hesaplaşma, dizinin en sarsıcı anlarından biri. Onun gözünden bakınca Dexter’ın "canavar" tarafı daha da görünür oluyor. Debra, dizinin vicdanı gibi. Onunla birlikte biz de empati yapıyoruz.
Dizinin diğer yan karakterleri de boş yazılmamış; Batista, Doakes, Quinn gibi karakterler Dexter’ın maskesinin ne kadar ince olduğunu hatırlatıyor bize. Özellikle Doakes ile olan gerilim muazzam işlenmişti.
Ama dizi sadece karakter değil, atmosfer anlamında da çok güçlü. Miami’nin güneşli, renkli sokaklarıyla Dexter’ın karanlık iç dünyası arasındaki tezat harika yansıtılmış. Ve o açılış jeneriği… Sabah rutini gibi gözüken detayların altındaki o tehditkâr hava, dizinin ruhunu daha ilk dakikadan veriyor.
İlk birkaç sezon tam anlamıyla efsane. Gerilim, psikolojik çözümleme, tempo… Her şey yerli yerinde.
Sonuç olarak, Dexter dizisi insanı sorgulatıyor, geriyor ve de garip bir şekilde bağlıyor kendine. İzledikten sonra insanlara "bir seri katili neden bu kadar sevdim?" diye sormaya başlıyorsun. Çünkü Dexter sadece bir katil değil, insan olmak isteyen bir canavar. Ve bazen, en karanlık karakterler en insani soruları sordurur bize.
Spoiler içeriyor
Çevremde çok duyduğum ama okumaya bir türlü fırsatını bulamadığım, okuyunca da neden bu kadar geciktirdim diye yaftalandığım bir kitap oldu. Kürk Mantolu Madonna, dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta silik görünen bir adamın—Raif Efendi'nin—derinlikli ve trajik bir aşk hikâyesini konu alıyor. Kitap,…devamıÇevremde çok duyduğum ama okumaya bir türlü fırsatını bulamadığım, okuyunca da neden bu kadar geciktirdim diye yaftalandığım bir kitap oldu.
Kürk Mantolu Madonna, dışarıdan bakıldığında sıradan, hatta silik görünen bir adamın—Raif Efendi'nin—derinlikli ve trajik bir aşk hikâyesini konu alıyor.
Kitap, onun iç dünyasını keşfetmemizi sağlayan bir günlük aracılığıyla, gençliğinde Berlin'de tanıştığı Maria Puder isimli gizemli ve güçlü bir kadına duyduğu sarsıcı aşkı anlatıyor.
Bu sadece bir aşk hikâyesi değil aslında; insanın içindeki yalnızlık, anlaşılma isteği, suskunlukları ve toplumun birey üzerindeki baskısı da satır aralarında çok güçlü bir şekilde hissediliyor. Yazar, sade ama etkileyici diliyle Raif Efendi'nin içine gömdüğü duyguları öyle ustalıkla anlatıyor ki, onun sessizliğinde kendi kırgınlıklarını gören herkes bu hikâyede bir parça kendini bulabiliyor.
Kitabı okurken insanın içine bir hüzün çöküyor. Toplumda kendini ifade edemeyen veya etse bile anlaşılmayacağını anlayan insanlar suskunluklarına gömülüyor.
Kitap bittiğinde Raif Efendi’nin yıllarca sustuğu ama içinden hiç silmediği o duygular, insanın boğazında bir düğüm gibi kalıyor.
Ünlü beyin cerrahı Dr. Eben Alexander’ın kendi ölüm ötesi deneyimini anlattığı, gerçek yaşam öyküsüne dayanan etkileyici bir kitap. Dr. Alexander, bilimsel olarak açıklanamayacak şekilde yedi gün boyunca komada kalır ve bu süreçte bilinci tamamen kapalı olmasına rağmen bilinçli bir varoluş…devamıÜnlü beyin cerrahı Dr. Eben Alexander’ın kendi ölüm ötesi deneyimini anlattığı, gerçek yaşam öyküsüne dayanan etkileyici bir kitap.
Dr. Alexander, bilimsel olarak açıklanamayacak şekilde yedi gün boyunca komada kalır ve bu süreçte bilinci tamamen kapalı olmasına rağmen bilinçli bir varoluş deneyimi yaşadığını iddia eder. Beyin faaliyetlerinin neredeyse sıfırlandığı bir anda, “dünya dışı” ve son derece canlı bir alemde olduğunu, sevgi dolu bir varlık tarafından karşılandığını ve evrensel bir bilgelikle iletişim kurduğunu anlatır.
Kitabın en çarpıcı yönü, yıllarca bilinci sadece beyinle açıklayan bilimsel görüşlere sahip bir beyin cerrahının, yaşadığı bu deneyim sonrası ölümden sonra yaşamın mümkün olduğunu savunmaya başlaması.
Mesleği gereği hep bilimi ve somut gerçekleri önceleyen doktorumuzun, kendi ölüm ötesi deneyimiyle nasıl sarsıldığını ve inanç sisteminin nasıl değiştiğini okuyoruz. Beyni neredeyse tamamen devre dışı kalmışken yaşadığını söylediği bu ruhsal deneyim, insanın sadece etten ve kemikten ibaret olmadığını düşündürüyor.
Kısa ama etkileyici bir hikâye. Başta her şey sıradan görünüyor: basit bir memur, sıradan bir hayat, şikayetler, hayaller... Ama zamanla kelimeler değişmeye, düşünceler dağılmaya ve tarihler bozulmaya başlıyor. (örneğin 3 Ekim, 11 Ekim gibi), ancak karakterin ruh sağlığı bozulmaya başladıkça…devamıKısa ama etkileyici bir hikâye.
Başta her şey sıradan görünüyor: basit bir memur, sıradan bir hayat, şikayetler, hayaller... Ama zamanla kelimeler değişmeye, düşünceler dağılmaya ve tarihler bozulmaya başlıyor.
(örneğin 3 Ekim, 11 Ekim gibi), ancak karakterin ruh sağlığı bozulmaya başladıkça tarihler de absürtleşiyor (örneğin “43 Nisan 2000” gibi uydurma tarihler). İşte bu noktada edebi kurgu devreye giriyor. Gerçekliğin yavaş yavaş kaybolması, sadece olaylardan değil; yazının yapısından, tarihlerden ve dili kullanış biçiminden de anlaşılıyor.
Bu yapıyla Gogol, yalnızca bir hikâye anlatmıyor; aynı zamanda bir zihnin çözülüşünü edebi olarak da hissettiriyor. Bölüm bölüm değil de kesintisiz bir günlük olarak ilerlemesi, bu çöküşün doğallığını ve inandırıcılığını güçlendiriyor.
Başrolde, sıradan bir memur var. Hayatından, işinden, çevresinden memnun değil; sürekli küçümseniyor, önemsenmiyor. Günlük şeklinde yazılmış bu hikâyede, onun zihninin nasıl yavaş yavaş çözüldüğünü adım adım görüyorsun. İlk başta dertleşir gibi yazıyor, sonra köpeklerin mektuplarını okuduğunu söylüyor, sonunda kendini İspanya Kralı ilan ediyor. Gerçekle hayalin iç içe geçtiği bir çöküş anlatılıyor aslında.
Gogol, bu karakter üzerinden dönemin Rus bürokrasisini, sınıf ayrımını ve insanın toplum içinde nasıl yalnızlaştığını çok çarpıcı bir şekilde gösteriyor. Komik gibi başlıyor ama ilerledikçe karanlık ve hüzünlü bir hikâyeye dönüşüyor.
Yeryüzü Tanrılarının Ardındaki Sır Perdesi Kitabı bitirdiğinizde, geçmişe aynı gözle bakamayacağınızı hissediyorsunuz Eserde, insanlık tarihine şekil veren antik uygarlıkların aslında dünya dışı varlıklar tarafından etkilenmiş olabileceği fikrini savunur. Yazar bu kitapta, eski yapıların, heykellerin, çizimlerin ve mitolojik anlatıların; tanrı sandığımız…devamıYeryüzü Tanrılarının Ardındaki Sır Perdesi
Kitabı bitirdiğinizde, geçmişe aynı gözle bakamayacağınızı hissediyorsunuz
Eserde, insanlık tarihine şekil veren antik uygarlıkların aslında dünya dışı varlıklar tarafından etkilenmiş olabileceği fikrini savunur. Yazar bu kitapta, eski yapıların, heykellerin, çizimlerin ve mitolojik anlatıların; tanrı sandığımız ileri uygarlıklara ait uzaylı ziyaretçilerle ilgili olabileceğini iddia eder. Kitap, görsellerle desteklenen bir anlatım eşliğinde okuyucuya “Acaba gerçekten böyle olmuş olabilir mi?” sorusunu sordurmayı amaçlar.
-Mısır piramitleri, Stonehenge, Maya tapınakları, Nazca çizgileri gibi eski yapıların inşa tekniklerinin dönemin teknolojisiyle açıklanamayacak kadar ileri düzeyde olduğunu savunur. Bu yapıların, dünya dışı varlıklar tarafından ya inşa edildiği ya da bilgi verilerek insanlarca yapıldığı öne sürülür.
-Dünya üzerindeki pek çok mitolojide gökten gelen tanrılar, ateş saçan araçlar ve gökyüzüyle ilgili anlatılar olduğunu belirtir. Bu benzerliklerin tesadüf olmadığı, aksine evrensel bir geçmişin ipuçları olduğu düşüncesi öne çıkar.
-Kitapta yer alan taş oymaları, eski çizimler ve heykeller detaylı şekilde incelenir. Bu görüntülerin bazıları, günümüzde astronot kıyafetine, uzay gemisine ya da uçan cisimlere benzetilir.
-Tevrat, İncil, Kur’an gibi kutsal metinlerde geçen bazı olağanüstü olayların (örneğin gökten inen ateş arabaları, tanrıların insanlarla konuşması gibi) dünya dışı varlıklarla ilişkilendirilmesi üzerine yorumlar yapılır.
“Tarihi hep yanlış mı öğrendik?” Erich von Däniken’in Tanrıların Altını kitabı, insanlık tarihine bambaşka bir pencereden bakmamızı sağlıyor. Yeraltı tünelleri, altın kitaplık efsanesi ve dünya dışı varlıklarla temas iddiaları... Kitapta, tarih kitaplarında anlatılanların çok ötesine geçen bir keşif çağrısı. Yazar,…devamı“Tarihi hep yanlış mı öğrendik?”
Erich von Däniken’in Tanrıların Altını kitabı, insanlık tarihine bambaşka bir pencereden bakmamızı sağlıyor.
Yeraltı tünelleri, altın kitaplık efsanesi ve dünya dışı varlıklarla temas iddiaları...
Kitapta, tarih kitaplarında anlatılanların çok ötesine geçen bir keşif çağrısı. Yazar, yeraltı tünellerinden antik tapınaklara, ilkel heykellerden mitolojik metinlere kadar birçok unsuru bir araya getirerek insanlık tarihini sorguluyor. Peki, geçmişte bize “tanrı” olarak anlatılanlar aslında dünya dışı varlıklar olabilir mi?
Kitapta Däniken’in Güney Amerika’daki yolculukları, karşılaştığı gizemli yapılar ve kadim efsanelerle desteklenen tezleri yer alıyor. Özellikle Ekvador’da olduğu iddia edilen devasa yer altı galerileri ve “altın kitaplık” efsanesi, kitabın en dikkat çeken bölümlerinden. Bu anlatılar, tarihin karanlık dehlizlerinde kaybolmuş bir medeniyetin ipuçlarını sunuyor olabilir mi?
Däniken, bilimsel çevrelerin tüm eleştirilerine rağmen, insanlık tarihinin yalnızca arkeolojik kalıntılardan ibaret olmadığını, hayal gücü ve açık fikirle okunması gerektiğini savunuyor.
“Tanrıların Altını”, geleneksel tarih anlayışına meydan okuyan, bilgi ile bilinmeyen arasında bir köprü kurmaya çalışan çarpıcı bir eser. Eğer siz de “ya öyleyse?” sorusunu sormaktan çekinmiyorsanız, bu kitap sizi derin bir zihinsel yolculuğa davet ediyor.
Kitaptan Alıntı:
-Bu kitapta kanıtlarını gösterdiğim bir spekülasyonda bulunmak istiyorum.
"1. Bilinmeyen zamanlarda galaksinin derinliklerinde insan benzeri zekâlar arasında bir savaş patlak verdi.
2. Bu savaşta yenilenler bir uzay gemisiyle kaçıp kurtuldu.
3. Yenen tarafın düşünce şekline aşina olduklarından, yaşamları için “ideal” koşulları taşıyan gezegene inmeyerek bir “şaşırtmaca” yaptılar.
4. Yenilenler, anayurtları olan gezegenle karşılaştırıldığında kabul edilebilir olmakla birlikte, kesinlikle ideal koşullara sahip olmayan Dünya gezegenini seçtiler. Yenilenler Dünya atmosferinin gaz karışımına alışabilmek için bu yeni hava ortamında yıllar boyunca gaz maskeleri taktılar (mağara resimlerindeki kasklar, hortumlar, solunum cihazları, vs. bu yüzden).
5. Tüm teknik araçlarla donanmış olan galiplerden duydukları korku yüzünden toprağın derinliklerine saklandılar, bunun için tünel sistemleri inşa ettiler.
6. Rakiplerini iyice şaşırtmak için Güneş Sistemimizin beşinci gezegeninde (yani Dünya üzerinde değil!) şifreli mesajlar gönderen verici istasyonları gibi bazı teknik tesisler kurdular.
7. Galipler blöfü görüp rest çeker: Beşinci gezegeni vahşice yok ederler. Büyük bir patlamayla gezegeni paramparça eder, gövdesinin parçaları asteroid kuşağında delicesine dönmeye başlar. (Güneş Sistemimizin haritasına bakıldığında, şimdiki dördüncü ve beşinci gezegenler, -Mars ve Jüpiter- arasında 480 milyon kilometrelik “doğal olmayan” bir aralığın olduğu fark edilir. Ancak bu aralık “boş” değildir, içinde “asteroid kuşağı” olarak tanımlanan yüz binlerce büyüklü küçüklü kaya parçası dönüp durmaktadır. En eski çağlardan beri astronomlar Mars’la Jüpiter’in arasında bir gezegenin nasıl ve neden “patladığı” sorusunu çözmeye çalışmıştır. Ben bir iddiada bulunmaya cesaret ediyorum. Gezegenler kendiliğinden “patlamaz”, onları birileri patlatır!)
8. Galip taraf mağlûpları yok ettiğini düşünür. Uzay gemilerini anayurtları olan gezegene geri çeker.
9. Beşinci gezegenin imha oluşuyla birlikte Güneş Sistemindeki çekim gücü koşulları geçici olarak bozulur, şaşırır. Dünya’nın ekseni birkaç derece kayar. Bunun sonucu korkunç sellerdir (Dünya’nın dört bir yanında halklarda sel ve tufan söylenceleri vardır).
10. Yenilenler inşa ettikleri birinci sınıf yeraltı mezarlarından dışarı çıkar ve Dünya’da zekâyı yeni baştan yaratmaya koyulurlar. Moleküler biyoloji bilgileri sayesinde mağlup taraf (mevcut) maymunlardan kendi suretlerine göre insanı “yaratırlar” (genetik kod, insanın yaratılışı hakkındaki efsaneler, “Tanrının” İbrahim’e ve diğerlerine, soylarının gökyüzündeki yıldızlar gibi çok olacağına sözünü vermesi, vs.).
11. Bir zamanların mağlûpları, şimdinin mutlak hükümdarları ve tam da bu yüzden tanrılar, insan ırkının yükselme ve gelişmesinin çok yavaş olacağını görürler... "