Bir kutuya birkaç yengeç koyarsanız Ve biri kaçmaya çalışırsa, Diğerleri onu aşağıya çeker. "Eğer ben sahip olamıyorsam sende olamazsın" İşte buna "yengeç zihniyeti" denir.
İnsan, affedemediği bir şeyi bir gün gerçekten affeder mi; yoksa sadece acısına alıştığı için farkında olmadan mı affeder? Yoksa zamanı gelince, canını acıtan mı ondan af diler..?
İçime dokunan, düşündüren ama bazı yerlerde de "keşke biraz daha derli toplu olsaydı" dediğim bir kitaptı. Esadında hikâyeye ilk başta kolayca girdim; karakterlerin kırılganlığı, geçmişleriyle yüzleşme çabaları beni kendine çekti. Psikolojik yoğunluğu gerçekten etkileyiciydi ve bazı cümleler uzun süre içimde…devamıİçime dokunan, düşündüren ama bazı yerlerde de "keşke biraz daha derli toplu olsaydı" dediğim bir kitaptı.
Esadında hikâyeye ilk başta kolayca girdim; karakterlerin kırılganlığı, geçmişleriyle yüzleşme çabaları beni kendine çekti. Psikolojik yoğunluğu gerçekten etkileyiciydi ve bazı cümleler uzun süre içimde yankılandı.
Kitapta insan ilişkilerinin çözümlemesi güçlüydü. Özellikle bazı karakterlerin söyledikleri şeyler, sanki gerçek hayatta da birilerinden duyabileceğim kadar tanıdık ve içtendi. Bu yüzden kitabın bana hissettirdikleri çok sahiciydi.
Ama bazı bölümlerde tempoya dair kopukluklar hissettim. Özellikle gerilimin yükselmesi gereken yerlerde anlatım bazen gereksiz uzadı, bu da o anki etkiyi biraz azalttı diyebilirim. Oysa daha kısa, daha yoğun olsaydı bazı duygular daha güçlü geçebilirdi.
Yine de genel olarak, insan zihnine dair kurduğu yapı çok anlamlıydı. Sadece bir hikâye anlatmıyor, insanın karanlık yanına, bastırdığı duygulara ve suçlulukla yüzleşme şekline dokunuyordu.
Beni okurken düşündüren kitapları sevdiğim için, bu yönüyle beni fazlasıyla tatmin ettiğini söyleyebilirim ancak yazarın diğer kitaplarına göre kusurlu olduğunu da belirtmeliyim.
İyi okumalar...
Açıkçası abartılı sahnelere ya da büyük sözlere ihtiyaç duymadan kalbime dokunan bir yapım oldu. Belki herkesin favorisi olmayabilir, ama benim için çok özel bir yere sahip. Bazı diziler izlenir, geçilir. Bazılarıysa izlenirken bir yerlere götürür insanı ve bittiğinde bile orada…devamıAçıkçası abartılı sahnelere ya da büyük sözlere ihtiyaç duymadan kalbime dokunan bir yapım oldu. Belki herkesin favorisi olmayabilir, ama benim için çok özel bir yere sahip.
Bazı diziler izlenir, geçilir. Bazılarıysa izlenirken bir yerlere götürür insanı ve bittiğinde bile orada bırakmaz. Bu hikâye beni, tanıdık bir yere götürdü. En çok da kız karakterde buldum kendimi. Çocukken fark etmeden üzerine yüklenmiş sorumluluklar, fazla sevilmenin getirdiği özgürlük eksikliği, üniversite yıllarında derin bir nefes almaya çalışırken hissedilen suçluluk duygusu…
Tüm bunlar, sahnelerin içinde yalnızca gösterilmedi, hissettirildi.
Dizinin en etkileyici tarafı, tüm karakterlerin bir iç yolculuk yaşamasına izin vermesiydi. Sadece başroller değil, en kenarda kalanlar bile zamanla değişti, pişman oldu, yumuşadı. Hikâye, birilerini kırarak ilerlemedi; aksine, herkesin kendiyle yüzleştiği bir alan açtı.
Ailenin yapısı da beni çok etkiledi. Maddi zorluklara rağmen ayakta kalabilmelerini sağlayan şeyin sevgi olduğunu görmek güzeldi. Çünkü bazen sevgi karın doyurur, para sadece gözü. Bu dizide en çok da bu gerçeği hissettim. Yan yana durmanın, birbirini eksikleriyle sevebilmenin gücünü.
Bana sadece birkaç sahneyle değil, bütünüyle kendimi anlatan bir deneyim sundu. Ağlattı, gülümsetti, düşündürdü.
Ve en önemlisi, kalbimde iz bıraktı...
İyi seyirler...
Türkiye’nin bir köşesindesin, belki bir sabah İstanbul’da uyanırsın, belki de gece Derinkuyu yeraltı tünellerinde dolaşırsın. Ama emin ol bu hikâyenin bir parçasıysan, sende onlar gibi normal olmayacaksın. Gökyüzü karanlıktı ancak kim bilebilirdi ki asıl karanlığın sırlar olduğunu..? Gecenin içinden süzülen,…devamıTürkiye’nin bir köşesindesin, belki bir sabah İstanbul’da uyanırsın, belki de gece Derinkuyu yeraltı tünellerinde dolaşırsın. Ama emin ol bu hikâyenin bir parçasıysan, sende onlar gibi normal olmayacaksın. Gökyüzü karanlıktı ancak kim bilebilirdi ki asıl karanlığın sırlar olduğunu..?
Gecenin içinden süzülen, beyaz ve siyah kanatlı vampirler.
Gölge gibi geçip giden ama her şeyi değiştiren varlıklar…
Fantastik dünyanın Türkiye’yi de buna dahil etmesine tanık olduğumuz bu eser, korku türünden çok uzakta. Herkesin bir çocuk kitaplarından genç kurgu kitaplarına geçiş yaptığı bir evre olmuştur. Ancak günümüzde bu geçişlerde zorlanıyorken, böylesine güzel ve okuma alışkanlığı kazandırmayı da başaran bir seri bulmak hayli zor. Evet belki derin felsefi tartışmalar barındırmıyor ama kalpten gelen sadakat ve dostluk temaları var. Klasiklere geçmeden önce çocukların okuma sevgisini alevlendirecek bir seriye ihtiyacınız varsa, bu seri o kıvılcımı sağlayabilir.
Açıkçası bu seriyi ortaokul yıllarımda başladım. Okuma alışkanlığım yine biraz olsun vardı ancak bu seri okuma sevgimi pekiştirirken, her yeni çıkardığı kitapla seriye daha bağlanır olmuştum. Tabii ilk 8 kitabı da okuduğum süreçte, her fırsatım olduğunda serinin yazarı ile birebir sohbetler de gerçekleştirmiştim. O zamanlar kitapların içine girmek benim için daha kolayken, kitapların içinde resmen yaşıyordum ve Derinkuyu’yu ziyaret ettiğim vakit o hissettiğim heyecan hala aklımdadır.
Kitabın yazıları büyük ancak sizi yanıltmasın lütfen, basit değil ulaşılabilirlik için öyle. Ebeveyniyle okumaya başlayıp, seriyi tek başına bitiren babalar gördüm şahsen. Kitaba bir yaş sınırlandırması koymak istemem, her yaştan okuyana göre değişebilir elbet. Benim için yeri başkadır yine de. Bir dönemin, bir ruh halinin, kitaplarla kurduğum bağın izidir bu seri.
Şiddetle değil ama içtenlikle tavsiye ederim.
İyi okumalar...🦇
Yerli yapımlar arasında bu tür distopik-fütüristik anlatıların azlığıyla, bu filmi izlemek için şans verdiğimi söylemeliyim. Ancak ne yazık ki film, “senaryo fikrinin cazibesi” kadar güçlü bir duyguyu bırakamadı bende. Filmi kötü bulduğumu söyleyemem. Hatta başlarda az da olsa merak duygusunu…devamıYerli yapımlar arasında bu tür distopik-fütüristik anlatıların azlığıyla, bu filmi izlemek için şans verdiğimi söylemeliyim.
Ancak ne yazık ki film, “senaryo fikrinin cazibesi” kadar güçlü bir duyguyu bırakamadı bende.
Filmi kötü bulduğumu söyleyemem. Hatta başlarda az da olsa merak duygusunu korumayı başardı. Ama ilerledikçe bazı kısımlar havada kaldı, bazı sahnelerdeyse “şimdi geliyor” dediğim o duygusal kırılma anını bir türlü yakalayamadım. Özellikle her şeyin çözüldüğü o kilit sahnede daha çarpıcı, daha içe dokunan bir etki beklerken anlatım oldukça sönüktü.
En büyük eksiklerinden biri bana göre: duygularla hikâyenin paralel ilerlememesi. Sanki "bunu anlatmamız lazım" diye planlanmış bir hikâye var ama karakterler o hikâyenin içinde tam olarak yaşamıyor gibiydi. İç dünyalarına giremedim. Duygular verilmemişti, sadece söylenmişti.
Ama asıl eksik olan bir başka şey daha vardı:
Bu dünyanın diğer insanları.
Film sadece bir karakterin içsel çöküşünü, seçimlerini ve yasını odağına almış. Ama aynı evrende yaşayan diğer insanların hayatlarına da dokunulabilseydi, dünya daha “gerçek” hissedilebilirdi.
O sistemi kabullenen, yaşamaya devam eden, baş etmeyi seçen karakterlerin varlığını da görmek isterdim. Çünkü bu sadece bir kişinin değil, bir çağın hikâyesiydi aslında. Farklı hayal şekilleri, yaşam biçimleri, baş etme yolları…
Hepsi eksikti. Sanki dünya kurulmuş ama içi boş bırakılmış gibiydi yani.
Yine de filmde bir özgünlük var, bu yadsınamaz.
Sıkıcı değildi ama sürükleyici de sayılmaz. Etkileyici değildi ama kötü hiç değildi. Doğrusunu söylemek gerekirse, idealden uzak ama cesur bir deneme diyebilirim. Film bittiğinde; damağımda o “film bitti ama ben hâlâ içindeyim” duygusu kalmadı.
Yine de denenmiş, güzel olmuş ama daha iyisi kesinlikle yapılabilirdi.
İyi seyirler...
"Gerçek şu ki, çoğu insanın korktuğu şey, hayattır." Matt Haig’in anlatımı, önceki kitaplarında olduğu gibi sade ama düşündürücüydü. Özellikle bu kitapta, bir uzaylının gözünden bize ayna tutulması, insana dair olanı mesafeyle görmeyi ama aynı anda kalpten hissetmeyi de sağladığını söylemeliyim.…devamı"Gerçek şu ki, çoğu insanın korktuğu şey, hayattır."
Matt Haig’in anlatımı, önceki kitaplarında olduğu gibi sade ama düşündürücüydü. Özellikle bu kitapta, bir uzaylının gözünden bize ayna tutulması, insana dair olanı mesafeyle görmeyi ama aynı anda kalpten hissetmeyi de sağladığını söylemeliyim. Ergenliği, bilimi, ebeveynliği, sıcaklığı ve merhameti incelikle işleyişi; yaşamın karmaşasını biraz dışarıdan biraz içeriden görmemi, daha doğrusu bana sunmayı başardı.
Çoğu kişi bu kitabı gereksiz yere abartılmış ya da “fazla hafif” bulabilir. Belki gerçekten herkesin sevemeyeceği bir tarzı var. Ama tıpkı Gece Yarısı Kütüphanesi gibi, bu da bana iyi geldi şahsen. Çünkü kitaplar bazen yalnızca büyük kurgu ya da edebi derinlik aracı değil; ruhumuza dokunan birer eşlikçisi de oluyor. Kısaca bu kitap da öyleydi.
Sonu belki tam anlamıyla tatmin edici değildi ama ideali zorlayan, en azından samimiyetle bağ kurmaya çalışan bir sondu.
Her şeye rağmen iyi ki okumuşum dediğim bir eserdi.
Belki de en güzeli, bazı kitapların kusurlarıyla bile kendimizi bulabileceğimiz bir yer sunmasıdır...
İyi okumalar...
Kdrama gurmelerini hayal kırıklığına uğratabilecek olan o drama... Renkli görüntüler, klasik romantik komedi havası, tatlı bakışmalar... “Belki bir yaz dizisi havası yakalarım” dedim ama maalesef olmadı. Aslında ne tam bir nostalji hissi verebildi ne de yepyeni bir şey sundu. İzlerken…devamıKdrama gurmelerini hayal kırıklığına uğratabilecek olan o drama...
Renkli görüntüler, klasik romantik komedi havası, tatlı bakışmalar... “Belki bir yaz dizisi havası yakalarım” dedim ama maalesef olmadı.
Aslında ne tam bir nostalji hissi verebildi ne de yepyeni bir şey sundu. İzlerken kendimi bazen tebessüm ederken buldum ama çoğu sahnede zihnim çoktan başka dizilere ve düşüncelere kaymıştı.
İlk dikkatimi çeken şey, başrollerin fiziksel uyumsuzluğu oldu. Erkek başrol, neredeyse daha genç duruyordu; kızsa daha olgun bir görünüme sahipti. Belki Koreli erkek oyuncuların ciltleri çok iyi bakımlı olduğundan, belki de estetik kodların farkından ama ekrandan bana geçen ilk izlenim buydu.
Sooho’yu çok sevsem de, bu karakterin duygusal ağırlığını tam taşıdığını düşünmüyorum açıkçası. Romantik sahnelerde vardı, komedide de elinden geleni yapmış ama “derinlik” kısmında bir eksiklik vardı.
Kız ise ne yazık ki sadece güzel bir gülümsemeyle hatırlanıyor bende. O da biraz “yarım ay gülümseme” estetiğinden sanırım.
✨️Ve evet, yine zengin oğlan fakir kız klişesi.✨️
Bir dönem bu formül hepimizi büyüledi, dürüst olalım. Ama artık fazlasıyla bayat geldi, en azından bana. Bu dizide de farklı bir yönüyle sunulmaya çalışılmış gibi ama yeni bir şey de katılmamış. Haliyle ne duygusal sahneler beni içine çekebildi ne de karakterler arasında gerçek bir kimya hissettim. Hatta bazı sahneleri ileri sardığım bile oldu, çünkü ne olacağını zaten tahmin ediyordum.
-Duygusal anlamda beni vuran bir sahne oldu mu?
Olmadı.
-Ama izlemeye değer bir an da yok muydu?
Vardı.
Renk paleti, bazı tatlı sahneler, gülümseten detaylar güzeldi. Fakat yeterli değildi. O eski Kore dizilerindeki gibi kalbime oturmadı, karakterlerle bağ kuramadım.
Öyle çok kötü bir dizi değil. Ama artık bu tarz hikâyelerin biraz daha cesur, daha gerçek, daha duygusal olması gerekiyor. Çünkü izleyici olarak klişeye tahammülümüz var ama ancak içi doluyorsa. Bu dizide ise o doluluğu bulamadım malesef.
İyi seyirler...
Spoiler içeriyor
“Nadiren hayallerimiz kusursuz işler…” Her ne kadar hayallerimiz olsa da, hayata devam etmek için onları feda etmek değil, bazen olduğu gibi bırakmak da bir seçenektir. İlerlemek için ille de her şeyi arkada bırakmak zorunda değiliz. Yalnızlıkla, merhametle, vicdanla, bencillikle… hepsiyle…devamı“Nadiren hayallerimiz kusursuz işler…”
Her ne kadar hayallerimiz olsa da, hayata devam etmek için onları feda etmek değil, bazen olduğu gibi bırakmak da bir seçenektir. İlerlemek için ille de her şeyi arkada bırakmak zorunda değiliz.
Yalnızlıkla, merhametle, vicdanla, bencillikle… hepsiyle birlikte yaşamak zorundayız.
Sessizliğin içinde bütün duyguların barındırdığını bizlere sunan bir yapımdı. Bittiğinde içimde buruk bir ağırlık bırakırken; Bir toprağa tutunmak, bazen kendini kaybetmenin en sessiz biçimi, sözleri de zihnimde yankılanıyordu.
Görünüşte toprağına kavuşmak isteyen bir adamın hikayesi gibi dursa da; esasında yalnızlıkla, vicdanla, kayıpla, vazgeçişle, gururla çatışan bir adamın hikâyesi konu ediliyor.
Kahlen'in kızı ve Ann Barbara ile geçirdiği sahneler, onun içinde hâlâ “aile” diye bir şeyin var olabileceğini hissettirse de, hayalleri uğruna kızından vazgeçtiği an; Kahlen’ın insanlıktan en uzaklaştığı noktaydı, bana kalırsa. Oysa ilerleyen zamanlarda diz çöküp af dilediğinde, sadece kızı için değil, belki de kendisi için de bir şefkate ihtiyaç duyduğunu da kanıtlıyor bizlere.
Ann Barbara karakteri, bana göre sadece bir yan hikâye değil, filmin ruhunu taşıyan isimdi. Onun varlığı, bu sert adamın içindeki kırılganlığı açığa çıkardı. Sessizce sabretti, ama gerektiğinde vicdanıyla Kahlen’ın karşısına dikildi. Kocasının ölümüne ses çıkarmayan bir adam için kendi hayatını riske attı. Bu karşıtlık, filme asıl derinliğini veren çatışmalardan biriydi.
Schinkel’ın ölümü beni açıkça tatmin ettiğini de belirtmeliyim. Karikatürize bir kötü olmasına rağmen, o kadar baskı ve kötülüğün sonunda gelen adalet hissi yerli yerindeydi. Ama Kahlen’ın tüm duruşuna rağmen, zaman zaman pasif kalışı beni hayal kırıklığına uğrattı. Özellikle bazı yerlerde çaresizliği yaşıyor olmasına rağmen, başkalarının çaresizliğini izliyor olması, onu güçlü değil bencil olduğunu da kanıtlıyordu.
Filmin görsel tarafı müthişti. Renk paleti, kıyafetler, doğanın çıplak sertliği; hepsi karakterlerin iç dünyasını yansıtan birer ayna gibiydi. Açık hava sinemasında izledim ve dış seslere rağmen odaklanmayı engelleyemeyecek kadar güçlüydü. Gerçekten 2 saat nasıl geçti anlamadım.
Ve Mads Mikkelsen…
Ne desem eksik kalacak. Sessizliğiyle acıyı konuşturan, bakışıyla pişmanlık yaratan bir oyunculuk sergiledi. Bu rol, onun filmografisinde “inanılmaz” kategorisine yazılır.
Bence çok iyi bir filmdi. Ama asıl gücü, insanı kendine döndürmesiydi. Bazı filmler yalnız bir adamı anlatır ancak bana kalırsa bu film, yalnız olmayı unutanlara yalnızlığı hatırlatıyor.
İyi seyirler...
“Savaşın kazananı yoktur; sadece daha geç kaybedenleri vardır.” Savaşın ardından oğullarını aramak için Türkiye’ye gelen bir babanın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de; daha çok içten içe çok önceden dağılmış, sessizce çökmüş bir adamın yolculuğunu anlattığını düşünüyorum. Joshua Connor’ın karısı hayattayken…devamı“Savaşın kazananı yoktur; sadece daha geç kaybedenleri vardır.”
Savaşın ardından oğullarını aramak için Türkiye’ye gelen bir babanın hikâyesini anlatıyor gibi görünse de; daha çok içten içe çok önceden dağılmış, sessizce çökmüş bir adamın yolculuğunu anlattığını düşünüyorum. Joshua Connor’ın karısı hayattayken oğulları için hiçbir çaba göstermemesi, aslında onun çoktan tükenmiş bir adam olduğunu düşündürdü bana. Belki de karısının ölümü sadece fiziksel değil, duygusal olarak da bir kopuştu onun için. Aramak için kaybetmeyi beklemiş gibiydi.
Filmde yas ve travma vardı ama ben izlerken o duyguların ağırlığını tam olarak hissedemedim. “Bu acı bana geçti” diyemedim.
Tabii Yılmaz Erdoğan’ın oyunculuğu bu eksikliği bir nebze kapatıyordu; bakışlarındaki yük, yürüyüşündeki sessizlik, kelimelere dökülmemiş bir yas taşıyor adeta.
Cem Yılmaz ise yerinde bir tercihti ama yerine başka biri de olabilirmiş gibi hissettirdiğini de belirtmeliyim.
Russell Crowe'un karakterini ise oldukça sahici buldum. O acıyı oynuyormuş gibi değil, taşıyormuş gibi geldi bana. Duygusal çöküşü inandırıcıydı, hatta yer yer bana da yansıdığını söylemeliyim.
Filmde beni en çok etkileyen an, ölümün iki taraf için de ne kadar eşit ve ağır olduğunu gösterdiği o sessiz sahneydi. O an kimin daha çok acı çektiğini, kimin “haklı” olduğunu düşünmedim bile. Çünkü savaşta kimse kazanmıyor. Herkes bir şeyini kaybediyor.
Eğer tarihi bilmeseydim, bu sahnede kimin mağdur olduğuna dair yanlış bir yargıya bile varabilirdim. Ve muhtemelen batıdaki izleyici de böyle izlemiştir bu filmi (tarihten çok duyguyla)
Filmde Türk karakterler çoğu zaman yüzeysel yazılmış. Yılmaz Erdoğan kendi sınırlarının ötesine geçmeye çalışmış, ama yazılan karakterler genelde “nasıl görünmeli” düşüncesiyle çizilmiş gibiydi. Bizden biri gibi değil, “bize göre” yazılmış.
Connor’ın bu topraklara gelip bizden hesap sormaya çalışmasıysa, hikâyede rahatsız eden asıl boşluklardan biriydi bence. Çünkü tarihsel olarak bu coğrafyada yaşanan kayıplar, sadece bir adamın arayışıyla açıklanamayacak kadar büyük...
Ayrıca filmin başlarında İstanbul neredeyse bir Orta Doğu gibi gösterilmişti. Filtresi, havası, dokusu… Arap coğrafyasını andırıyordu. Sanki bilinmeyen, bir doğu masalına giriş yapıyormuşuz gibi. Ama filmin ortalarına doğru bu atmosfer değişti. Görüntü, tonlama, karakter ilişkileri daha insani, daha sade hale geldi. Belki de bu dönüşüm, Joshua’nın içsel değişiminin de bir yansımasıydı. Zaten film de tam o andan sonra sarmaya başladı benim için.
Genel olarak düşündüğümde, izlediğime pişman değilim. Bazı sahneleri hâlâ hatırlıyorum. Ama keşke o yoğun duygular sadece birkaç sahneye değil, filmin geneline yayılabilseydi.
Bu film açıkçası, bana düşündürdü ama tam olarak hissettiremedi.
İyi seyirler...