●Burada paylaşacağım bilgilerin bazılarını kitabı okurken anlamaya çalışarak kendim not çıkardım, bazılarını ise işin içinden çıkamayınca yapay zekanın yardımıyla sadeleştirdim. Buraya yazdıklarımdan çok daha fazlası vardı kitapta ama kitap gerçekten anlaşılması zordu benim için. Biraz karışıktı da hatta umarım buraya…devamı●Burada paylaşacağım bilgilerin bazılarını kitabı okurken anlamaya çalışarak kendim not çıkardım, bazılarını ise işin içinden çıkamayınca yapay zekanın yardımıyla sadeleştirdim. Buraya yazdıklarımdan çok daha fazlası vardı kitapta ama kitap gerçekten anlaşılması zordu benim için. Biraz karışıktı da hatta umarım buraya notları bırakırken de her şeyi birbirine karıştırmamışımdır. Bu kadarını yapabildim şu anda, belki başka bir zaman tekrar okurum.
25 Nisan 1970
"Selim (Tutanamayanların baş karakterlerinden) gibi, günlük tutmaya başlayalım bakalım. Sonumuz hayırlı değil herhalde onun gibi. Bu defteri bugün satın aldım. Artık Sevin olmadığına göre ve başka kimseyle konuşmak istemediğime
göre, bu defter kaydetsin beni; dert ortağım olsun. Kimseye söyleyemeden, içimde kaldı, kayboldu, dediğim düşüncelerin, duyguların aynası olsun. Kimse dinlemiyorsa beni -ya da istediğim gibi dinlemiyorsa- günlük tutmaktan başka çare kalmıyor. Canım insanlar! Sonunda, bana, bunu da yaptınız."
Böyle başlıyor kitaba ya da günlüğüne Oğuz Atay. Selim gibi, onunla aynı bir ruh haliyle neredeyse. Ne garip kendi yarattığı bir karaktere benziyor ya da benzetiyor kendini, belki de Selim, Atay'ın kendisiydi birçok açıdan, zaten onunla ilgili bir şeyler duydukça pek de uzak gelmiyor bu ihtimal. Günlük tutacağım diyor ama aslında bu bir günlük olmaktan ziyade yer bir iç dökme, birkaç övgü ve eleştiri ve en çok da kitaplarının özellikle 'Tehlikeli Oyunlar' ve 'Oyunlarla Yaşayanlar'ın bir taslağı, onların yazım sürecinin notları gibi. Ve yeri geldikçe birçok yazara değiniyor. Üstelik günü gününe tutulan bir defter de değil. Bazen üst üste yazmış, bazen aylarca tek satır yazmamış.
"Bugün, Blake Edwards'ın -başoyuncu Peter Sellers- 'The Party- adlı filmini gördüm. iyi niyetli ve korkunç sakar bir adamın hikayesi. İlk defa bir komedinin, beni bu kadar yorduğunu, bana acı geldiğini gördüm."
Diyor bir başka gün, sana her şeyin bir yanıyla acı geldiğini düşünüyorum ben sevgili Atay. Çünkü sen hiçbir şeye öylece bakıp geçmemişsin komediye bile.
Dostoyevski'den, onun 'Suç ve Ceza' kitabındaki Marmaledov (Raskolnikov'un aşık olduğu Senya'nın alkolik babası) karakterinden, onun cennet meselesinde yaptığı taşkınlığın cehaletten olduğundan bahseder ki Dostoyevski onun genel olarak çok etkilendiği bir yazar diğer birçok yazar gibi Oğuz Atay da çok etkilenmiştir Dostoyevski'den.
Bu yerden hemen sonra başlıyor uzun uzun 'Tehlikeli Oyunlar' kitabından ve Hikmet'ten, Sevgi'den bahsetmeye.
"Gene Sevin'den (Sevin, bir arkadaşının eşi ve kendisinin de arkadaşı, dostu, çevirmeni ve belki daha fazlası?..) mektup beklemeye başladım. (Sevin'i seviyor, belki de sırf o olmadığı için günlüğe ya da daftere, kaleme sığınıyor.) Aynı psikoza düşmek islemiyorum oysa. Yalnız çalışabildiğim zamanlar ayakta durabiliyorum. Onun için güçlü olmak zorundayım. Bunu da becermek çok zor. Gerçekler henüz ağır geliyor. İlk günler hafif ve dayanılır gelen şeyler, şimdi biraz ağırlaştı. Fakat hüküm vermemeliyim. O kadar sık değişiyorum ki."
diyor bir gün ve onu özellikle son cümlesi için çok iyi anlıyorum çünkü ne yazık ki ben de...
"Joseph Losey"in 'Secret Ceremony' adlı bir filmini seyrettim. Yordu beni. Londra'yı, kırmızı, iki katlı otobüsleri görmeye dayanamadım."
Diyor, neden dayanamadı bilemem. Belki izlemem gerek belki de bu da yetmez onu anlamaya bu anlamda ama görüyorum ki sık sık filmler izlemiş Atay ve onlardan bahsetmiş yer yer. Severmiş yani film izlemeyi ve tam bu aralarda
bir yerde, bir günde yani "Bugünlerde kendimden bahsetmek isteği yok." demiş Atay. Zaten kendinden doğrudan hiç bahsetmiyor ki Günlükte. Belki de kitaplarından, oradaki karakterlerden bahsetmek de kendinden bansetmektir onun için, sonuçta Selim gibi günlük tutmaya başlayan Atay, başka bir yerde de Hikmek Benol (Ben-ol) ya da Turgut Özben (Öz-ben) oluyordur ya da Hikmet, Turgut ve değerleri hepsi Atay'dan bir parçadır oynayan, hayatın kendisini zaten hep bir oyuna benzetmiyor mu yazar, neden olmasın. Oyunlar ve gerçekler iç içe, oyunlar ve ve gerçekler bir belki de ve tabii oyuncular da.
"Hikmet'in yaşantısında en önemli noktalardan biri başkalarından çok şey beklemesi, ümit etmesi ve devamlı gerçek dışı hayaller kurması başkaları için ve sonunda devamlı bozulması ve bu
kendine yaptığı baskı ve kurduğu fanteziler yüzünden, karşısındakileri yaşadığı sırada değerlendiremeyişi." diyor bir gün 'Tehlikeli Oyunlar' kitabındaki Hikmet karakteri için.
"Bana öyle geliyor ki biz çocuk kalmış bir
milletiz ve daha olayları ve dünyayı mucizelere bağlı, mitlere bağlı bir şekilde yorumluyoruz en ciddi bir biçimde. Aklı başında bir Batılının gülerek karşılayacağı ve bize ölesiye ciddi gelen bir
şekilde. Bir başka nokta daha: öyle bir yarım yamalaklığıımz var ki, bizim dramımız, trajedimiz, akıl almaz bir biçimde gelişiyor. Ayrıca, bir trajedinin içinde olduğumuzun farkında bile değiliz. Çok güzel yaşayıp gittiğimizi sanıyoruz. iktidardaki adamlar da, bu sanıyı bütün millet adına dile getiriyorlar. Birkaç aydın dışında hunu anlayan yok gibi. O aydınlar da, sosyal bir takım sözler ediyorlar..."
Bu tarz haklı eleştirileri oluyor yer yer bazı kesimlere. Ve bu cümlenin devamında Hikmet'in de su tarz düşüncelere sahip olduğunu söylüyor. Yani yukarda da dediğim gibi kendisini ve yarattığı karakterleri bir görüyor aslında Atay. Belki de bu yüzden direkt kendinden değil onlardan bahsederek yazdıklarını da günlük olarak görüyor çünkü onları anlatmak aslında kendini anlatmak, kendine bir oyun sahnesi kurmak belki de?..
"Tutunamayanlar'dan daha canlı ve entrikalı bir olay istiyorum. Biraz hareket olsun istiyorum. Bu olay sosyal mücadele olabilir. Bu olay için de ikinci derecede yeni tipler olmalı." demiş bir yerde 'Tehlikeli Oyunlar' için.
Bir yerde söylediği birkaç cümleyi sadeleştirmeye çalışırken ortaya şunlar çıktı:
“İnsan bazen konuşur gibi yazabilir, bazen de yazar gibi konuşabilir. Özellikle uzun ve karmaşık cümlelerin özel bir tadı vardır. Çünkü insan zihni aslında düşünürken çok düzenli düşünmez; düşünceler birbirine karışır, dallanır budaklanır.”
Yani: İnsan kafasının içindeki düşünceler düz ve kısa değildir. Bu yüzden uzun, karmaşık cümleler bazen düşüncenin gerçek haline daha yakın olabilir.
Sonra şu soruyu soruyor:
“Ben Türkçeyi nasıl öğrendim? Yazı dilini nasıl edindim?”
Burada kastettiği: İnsan kendi yazı üslubunu nasıl oluşturur?
Yazarken kullandığı dil nereden gelir?
Sonra T. S. Eliot’tan söz ediyor: Eliot’ın düşüncesine göre yazı dili aslında konuşma dilinden doğar ama hiç kimse tam olarak kitaplarda yazıldığı gibi konuşmaz. Oğuz Atay da diyor ki:
“Ben de dilimi birçok kitaptan süzerek öğrendim galiba.”
Yani okuduklarından etkilenerek kendi üslubunu kurmuş. Ama ardından kendinden şüphe ediyor:
“Peki tatsız, kötü kurulmuş cümleleri nereden buldum? Onlar sadece bana mı ait?”
Bu çok önemli bir bölüm çünkü: Kendi yazarlığını sorguluyor.
“Güzel olanları kitaplardan öğrendim ama kötü taraflar tamamen bana mı ait?” diye düşünüyor.
Bir tür özgüvensizlik ve kendini eleştirme var. Sonra aklına şu cümle geliyor: “Beni gayri ciddiye alıyorsunuz.”
Yani: “Beni ciddiye almıyorsunuz.”
“Benim söylediklerimi önemsemiyorsunuz.”
Bu da onun anlaşılmama hissini gösteriyor. (Ki zaten hep bir anlaşılmama hissi, korkusu ya da gerçeği var Atay'ın)
"Bradley (İngiliz eleştirmen) diyor ki: Orta Çağ insanı, trajediyi, Talih'in kendisine
gönderdiği önüne geçilmez bir yıkım olarak görüyordu; Shakespeare, trajediyi bunun ötesine götürdü, bu unsura ek olarak, trajedinin aynı zamanda insanların -Shakespeare'de bunlar büyük insanlar, krallar vs.- hareketleri sonucu meydana geldiğini ifade etti. Hikmet'in trajedisinde, bence önemli unsur, bütün yıkımların onun davranışlarından doğması ve fakat onun, bütün bu felaketleri 'Talih'in Kudreti'ne bağlamasıdır.'
Diyor ama düşünüyorum gerçekten Hikmet'in yaşadığı bütün yıkımlar onun suçu muydu?..
Hikmet, her şeyden, herkesten bir yerden sonra gidiyor diyor. "Belki de yarım yaşantılar sürdürerek, bütün ölümlerden kaçıyor" diyor Atay.
Devamı yorumlarda...
Başlangıç/Bitiş:
9 mayıs cumartesi
11 mayıs pazartesi-2026