Spoiler içeriyor
Uzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi ve sonunda okuyup bitirdim. Joanne Greenberg'in yarı otobiyografik romanı olduğunu öğrendiğimde zaten kitabı okuma isteğim daha da arttı. Kitabı etkileyici yapan en önemli şey ise anlatılanların büyük ölçüde yazarın kendi yaşamından izler taşıması. Yahudi…devamıUzun zamandır okumak istediğim kitaplardan biriydi ve sonunda okuyup bitirdim. Joanne Greenberg'in yarı otobiyografik romanı olduğunu öğrendiğimde zaten kitabı okuma isteğim daha da arttı. Kitabı etkileyici yapan en önemli şey ise anlatılanların büyük ölçüde yazarın kendi yaşamından izler taşıması. Yahudi asıllı Amerikalı yazar Joanne Greenberg, çocukluğundan itibaren şizofreni belirtileri göstermeye başlıyor ve henüz 16 yaşındayken bir psikiyatri hastanesine yatırılıyor. Uzun yıllar süren psikoterapi sayesinde iyileşme sürecine giriyor ve yaşadıklarını bu kitapta ana karakterimiz Deborah üzerinden anlatıyor. Bu yüzden okurken yaşananların kurgu olmasının ötesinde, gerçek bir insanın yaşadığı acıları ve mücadeleyi okumak beni kitaba çok daha fazla bağladı.
Hikâyemiz Deborah'ın intihar girişiminin ardından ailesi tarafından bir psikiyatri hastanesine yatırılmasıyla başlıyor. Burada hayatını değiştirecek kişi olan Dr. Fried ile tanışıyor. Deborah ilk başta kimseye güvenmeyen, içine tamamen kapanmış biri. Fakat Dr. Fried onun kimseye anlatmadığı çok büyük bir sır taşıdığını hissediyor. Seanslar ilerledikçe aralarında güçlü bir güven bağı kuruluyor ve Deborah yavaş yavaş zihninin kapılarını aralamaya başlıyor.
Kitabın en çarpıcı kısmı ise burada başlıyor. Deborah aslında yalnızca gerçek dünyada yaşamıyor; zihninde Yr Krallığı adını verdiği bambaşka bir evren var. Kendine ait dili, zamanı, tanrıları ve kuralları olan bu dünya Deborah için en az gerçek dünya kadar gerçek. Sürekli tanrıların seslerini duyuyor, onların yargıları ve emirleriyle yaşıyor. Bir yanda doktorlar, hemşireler ve hastane, diğer yanda Yr Krallığı... Deborah artık hangisinin gerçek, hangisinin zihninin ürünü olduğunu ayırt edemeyecek bir noktaya geliyor.
Bu yüzden kitap zaman zaman oldukça boğucu hissettirebilir. Deborah'ın zihninin içine giriyor, onun yaşadığı karmaşayı birebir deneyimliyoruz. Bazen gerçeklikle bağı tamamen kopuyor, bazen de yeniden kurmaya çalışıyor. Bu nedenle bana göre tek oturuşta okunabilecek bir kitap değil. Sindire sindire, üzerine düşünerek okunması gereken, ağır ilerleyen eserlerden biri.
Kitap ilerledikçe Deborah'ın neden bu noktaya geldiğini de öğreniyoruz. Bu doğuştan "deli" olduğu için değil. Aksine üstün zekâlı, hayal gücü çok güçlü ve resim konusunda oldukça yetenekli bir genç kız. Ancak beş yaşında geçirdiği ciddi sağlık sorunları sırasında yaşadığı travmalar, hastanede karşılaştığı olumsuz davranışlar, sonrasında Yahudi kimliği nedeniyle maruz kaldığı ayrımcılık ve akran zorbalığı onun ruhunda derin yaralar açıyor. Gerçek dünyada gördüğü dışlanma zamanla zihninde yarattığı Yr Krallığı'na da yansıyor.
Bir süre sonra sadece insanlar değil, kendi zihninde yarattığı tanrılar bile onu aşağılıyor, eleştiriyor ve cezalandırıyor. Deborah başkalarının ona söylediklerini öylesine içselleştiriyor ki sonunda kendi yarattığı dünyada bile kendisini suçlayan ve değersiz hissettiren seslerden kaçamıyor. Kitap aslında sadece şizofreniyi değil; travmanın, dışlanmanın ve insanın yaşadığı psikolojik yüklerin zihninde nasıl derin yaralar açabileceğini de çok güçlü bir şekilde anlatıyor.
Kitapta beni etkileyen bir diğer nokta ise Deborah'ın ailesiydi. Ailesi onu sevmiyor ya da ondan vazgeçmiş insanlar değil. Tam tersine kızlarını kurtarmak istiyorlar fakat ne yapmaları gerektiğini bilmiyorlar. Onların çaresizliği, suçluluk hisleri ve sürekli "Acaba nerede hata yaptık?" diye kendilerini sorgulamaları da oldukça gerçekçi işlenmişti. Aynı şekilde toplumun şizofreniye bakış açısını da çok başarılı yansıtıyor. İnsanların ruhsal hastalıkları anlamak yerine korkuyla yaklaşması, hastaları etiketlemesi ve önyargıları, Deborah'ın yaşadığı mücadeleyi daha da zorlaştırıyor. Kitap aslında bize, ruhsal hastalıklarla mücadele eden insanların en büyük savaşlarından birinin toplumun bakış açısı olduğunu da gösteriyor.
Ancak kitabın eksik bulduğum yönleri de vardı. Öncelikle çok güçlü bir edebî dil bekleyenleri tatmin edeceğini düşünmüyorum. Kitabın amacı etkileyici cümleler kurmaktan ziyade Deborah'ın psikolojisini ve yaşadığı süreci okura hissettirmek olduğu için edebî yönü bana göre çok ön planda değildi.
Bir diğer eleştirim ise temposu. Kitabın bazı bölümleri gerçekten çok etkileyici ve merak uyandırıcı ilerlerken, bazı kısımlarında tempo ciddi anlamda düşüyor. Bu yüzden yer yer sıkıldığım bölümler oldu. Açıkçası tek oturuşta okuyup bitirilebilecek bir kitap olduğunu düşünmüyorum. Ağır ilerleyen, sindirilerek okunması gereken bir eser. Eğer psikolojik tahlilleri seven biri değilseniz zaman zaman sıkıcı gelebilir. Buna rağmen, özellikle şizofreniyi ve bir insanın zihninde yaşadığı savaşı anlamak isteyen herkesin okuması gerektiğini düşündüğüm, etkileyici bir kitaptı.