Spoiler içeriyor
Bu ay kitap kulübümüzün ilk kitabı olarak Başkalarının Tanrısını seçtik ve açıkçası kendisini çok beğendim. Kulübün ilk kitabı için de çok güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum. Mine Söğüt'ün kalemini gerçekten çok seviyorum Türk edebiyatında kalemini çok başarılı bulduğum yazarlardan biri…devamıBu ay kitap kulübümüzün ilk kitabı olarak Başkalarının Tanrısını seçtik ve açıkçası kendisini çok beğendim. Kulübün ilk kitabı için de çok güzel bir seçim olduğunu düşünüyorum.
Mine Söğüt'ün kalemini gerçekten çok seviyorum Türk edebiyatında kalemini çok başarılı bulduğum yazarlardan biri daha önce Deli Kadın Hikâyelerini okumuş ve o kitaptan da çok etkilenmiştim. Başkalarının Tanrısında da yine o kendine has anlatımını görmek beni ayrıca mutlu etti.
Bir şekilde hayatın dışına itilmiş Musa, Efsun Abla, Adnan Abi ve Hülya'nın yollarının kesişmesini anlatıyor. Sonrasında çöpte buldukları Matruşka'nın da hayatlarına girmesiyle bu insanların arasında bambaşka bir bağ oluşuyor. İlk bakışta birbirinden çok farklı karakterler gibi görünseler de hepsinin ortak bir tarafı var Hayat onları bir yerinden kırmış.
Musa'nın hikâyesi özellikle ilgimi çekti çünkü diğerlerinden farklı olarak elinde düzenli bir hayat varken bunu kendi isteğiyle bırakıyor işini, evini, ailesini geride bırakıp sokağa çıkıyor. Başta bunu bir özgürlük gibi görse de kitap ilerledikçe bunun gerçekten özgürlük olup olmadığını sorgulamaya başlıyoruz bence Musa'nın asıl meselesi sokakta yaşamak değil, kendi hayatına yabancılaşmış olması.
Efsun Abla'nın geçmişi ise beni en çok etkileyen kısımlardan biriydi. Yaşadığı şiddet ve uğradığı şeyler karakterin bugünkü halini anlamamızı sağlıyor ona üzülürken bazı davranışlarında öfkelendiğim de oldu. Hülya'da da benzer bir duygu yaşadım. Adnan Abi ise geçmişini hatırlamamasıyla diğerlerinden ayrılıyor onun hikâyesinde daha çok kimlik ve geçmiş meselesi üzerine düşündüm. Matruşka ise bütün bu karanlığın içinde çok farklı bir yerde duruyor. Daha hiçbir şey yaşamamış bir bebeğin çöpte bulunması bile kitabın dünyası hakkında aslında çok şey söylüyor.
Final kısmı benim için kitabın en ilginç taraflarından biriydi. Musa'nın yaşadıklarının rüya olduğunu anlamamız, bütün hikâyeyi baştan düşünmeme neden oldu. İlk anda biraz şaşırdım ama sonrasında Musa'nın neden böyle bir dünyaya ihtiyaç duyduğunu düşünmeye başladım özellikle sonunda tekrar kendi hayatına, o düzenli ve sıradan yaşantısına dönmesi bence çok anlamlıydı. Kaçmak istediği hayata yeniden uyanması, bana insanın bazen değiştirmek istediği şeylerden fiziksel olarak uzaklaşsa bile zihninden kaçamadığını düşündürdü.
Kitap boyunca beni en çok düşündüren şey ise insanların hayatlarına dışarıdan bakıp onları birkaç kelimeyle tanımlamamız oldu. Birini evsiz, bağımlı, deli ya da başarısız olarak görmek çok kolay ama o insanı o noktaya getiren şeyleri bilmiyoruz. Mine Söğüt de tam olarak bu noktada okurun bakışını değiştiriyor karakterleri aklamaya çalışmadan, yaptıklarını haklı göstermeden, onların hikâyelerine bakmamızı sağlıyor. Özellikle finalden sonra başındaki bazı olayları tekrar düşününce daha farklı bir anlam kazandı.
Ben kitabı gerçekten çok sevdim hem anlatımı hem karakterleri hem de altında bıraktığı düşünceler açısından bende iz bırakan kitaplardan biri oldu. Mine Söğüt'ün kalemine zaten hayrandım, bu kitap da bu sevgimi kesinlikle değiştirmedi; aksine neden bu kadar sevdiğim yazarlardan biri olduğunu bir kez daha gösterdi.