-BÖLÜM ÜÇ- \BAŞ BELASI/ Ambardan çıktığımda Jake ile göz göze geldim. Kan ter içinde kalmıştı. Göğsü düzensiz aralıklarla hızla inip kalkıyor, öfke ve korkuyla büyümüş gözleri üzerimden ayrılmıyordu. Ardından kaşlarını çattı, yüzünü buruşturdu ve ağır adımlarla üzerime doğru yürümeye başladı.…devamı-BÖLÜM ÜÇ-
\BAŞ BELASI/
Ambardan çıktığımda Jake ile göz göze geldim.
Kan ter içinde kalmıştı. Göğsü düzensiz aralıklarla hızla inip kalkıyor, öfke ve korkuyla büyümüş gözleri üzerimden ayrılmıyordu.
Ardından kaşlarını çattı, yüzünü buruşturdu ve ağır adımlarla üzerime doğru yürümeye başladı.
“Jake, ben—”
Cümlemi tamamlamama fırsat vermeden beni kollarının arasına aldı.
Bir eli başımın arkasına uzandı. Parmakları saçlarımın arasından yavaşça geçerken beni sakinleştirmeye çalışıyormuş gibiydi. Fakat elinin titrek hareketleri, aslında kendisini sakinleştirmeye çalıştığını ele veriyordu.
…Ne olduğunu anlamam birkaç saniyemi aldı.
Sonunda başımı kaldırıp yüzüne baktım.
“Seni endişelendirdiğim için özür dilerim.”
“…”
Onu biraz olsun sakinleştirebilmek umuduyla yanağına küçük bir öpücük kondurdum.
Fakat görünüşe göre bu da işe yaramamıştı.
“Bunun ruh hâlimi değiştireceğini sanıyorsan yanılıyorsun.”
“Ben yanlış bir şey yapmadım ki…”
“Haberim olmadan ambara girip bir hırsızla tek başına konuşmak sence yanlış değil mi?”
Dudaklarımı büzdüm.
“En azından Minho’dan bir şeyler öğrenmiş oldum.”
Jake derin bir nefes aldı.
“Sen gerçekten…”
Cümlesinin devamı gelmedi.
Bunun yerine beni belimden kavrayıp çuval taşırmışçasına omzuna attı.
“Jake!”
“Ceza alıyorsun.”
“Ne cezası?!”
“Bunu düşünmem lazım.”
İtirazlarım, Jake kulübeye doğru ilerlerken ormanın sessizliğini yararak ardımızda yankılanıp durdu.
⸻
Süren tartışmanın sonunda Chan’ın göz kapaklarının ağırlaşmaya başladığını fark eden Jake kendi kendine söylendi.
“Baş belası…”
Chan’ı yatağa taşıdıktan sonra bir süre sessizce onu izledi. Yüzündeki öfke, uykuya yenik düşmüş o sakin ifadeyi gördükçe silinmeye başladı.
Eğilip alnına küçük bir öpücük kondurdu.Ardından battaniyeyi üzerine çekip özenle düzeltti.
Chan’ın huzurlu nefes alışlarını birkaç saniye daha dinledi.
Ancak daha sonra ayağa kalktı.
Kulübeden çıkıp ambara doğru ilerlerken yüzündeki ifade yeniden sertleşti.
Bu kez sıra ondaydı.
⸻
Jake cebinden çıkartıp parmaklarının arasına aldığı şeyi ağır ağır çevirerek ambara girdi.
“Demek sen geldin—”
Minho’nun gülümsemesi aniden soldu ve bakışları Jake’in elindeki bıçağa kaydı.
“…Beni korkutmaya mı çalışıyorsun?”
“Hayır.”
Jake’in sesi sakindi.
Ve bu durum onu daha korkunç hale getiriyordu.
“Gerekirse gerçekten kullanacağım.”
Minho kısa, neredeyse histerik bir kahkaha attı.Tekrardan gülümseyerek ondan korkmadığını idda eden gözlerle Jake’e baktı.
“Anladım…”
⸻
Gece boyunca konuştular.
Başlangıçta Jake’in tavrı sertti. Sorduğu sorular kısa, sesi soğuk ve tehditkârdı. Her kelimesi, karşısındaki adamın sabrını sınamak için seçilmiş gibiydi adeta.
Fakat saatler ilerledikçe konuşmanın seyri de değişti.
Minho, Seul’den nasıl kaçtığını anlattı.
Nerelerde saklandığını…
Nasıl yiyecek bulduğunu…
Kimlerden kaçtığını…
Jake ise farkında olmadan onun söylediklerinden çok, söylemediklerini dinlemeye başladı.
İnsanların gözlerinin içine bakarak ne sakladıklarını anlamakta oldukça iyi olduğunu düşünüyordu.
Kim bilir belki de büyüdüğü ortam onu buna mecbur bırakmıştı.
Ya da yıllar boyunca insanların gerçek yüzlerini görmek zorunda kaldığı için, söylenenden ziyade suskunluğa kulak vermeyi öğrenmişti.
Ama Minho konusunda emin olduğu tek bir şey vardı:
Bu adamın amacı onları öldürmek değildi.
Sabaha karşı Jake oturduğu sandalyeden yavaşça doğrularak ayağa kalktı.Tam kapıdan çıkmak üzereyken Minho arkasından tiz bir şekilde seslendi.
“Jake.”
Bunun üzerine kapının eşiğinde duraksadı ve omzunun üzerinden ona baktı.
“Chan’a teşekkürlerimi ilet.”
“…Ne için?”
Minho’nun dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi.
“Yaban mersini çok lezzetliydi~”
⸻
Jake’in kapıyı yüzüne çarpması, Minho için fazlasıyla yeterli bir cevaptı.
İstemsizce sırıttı.
Demek Jake, Chan’dan hoşlanıyordu.
Belki de bu, ileride kullanabileceği bir koz olabilirdi.
Peki ya Chan?
Onun Jake’e karşı ne hissettiğini anlamak çok daha zordu.
Fakat şu an bunun üzerinde kafa yormanın pek bir anlamı yoktu.
Önceliği buradan kaçmaktı.
Pantolonunun arka cebinde sakladığı, gözlüğünden kopmuş cam parçasını yeniden avucunun içine aldı.
Bir süredir, sandalyenin arkasında birbirine bağlanmış ellerini saran ipleri bu keskin parçayla sabırla aşındırmaya çalışıyordu. Her hareketinde camın kenarı iplerin liflerine takılıyor ve aynı hareketi tekrar tekrar yinelemek zorunda kalıyordu.
Minho parmaklarının arasından süzülüp tenine yayılan ince kan izine baktı ve söylendi.
“Bu zor olacak…”
⸻
Jake kulübeye döndüğünde stresini atmak için temizliğe girişti.
Temizlik yapmak, zihnini toparlamanın en kolay yoluydu.(Yani en azından o öyle düşünüyordu.)
Kendi elleriyle yaptığı çalı süpürgesini aldı ve evi baştan aşağı süpürdü.
Ardından sıra bahçedeki çamaşırlara geldi.
Kıyafetlerin üzerindeki mandalları aldıktan sonra ipe asılı gömlekleri ve pantolonları toplamaya başladı.Bu esnada pantolonlardan biri dikkatini çekti.
Bu Chan’ın dün giydiği pantolondu.
Sağ cebinin fermuar kısmında yaban mersininin bıraktığı küçük mavi bir leke vardı.
“Yani hırsız yalan söylemiyormuş.”
“Ne olmuş hırsıza?”
Jake irkilerek arkasını döndü.
Chan, gözlerini ovuşturarak kulübenin kapısının hemen önünde öylece duruyordu.
Yeni uyanmıştı. Saçları uykunun verdiği mahmurlukla darmadağınık, gözleri hâlâ uykunun ağırlığı altında yarı kapalıydı. Bir elinde ise, her zamanki pembe yastığını sıkıca tutuyordu.
Bu hâli, yüzüne öylesine masum ve tatlı bir ifade yerleştirmişti ki Jake, farkına bile varmadan bir süre ona bakakaldı.
“…Kapının önünde öylece durma.”
“Neden?”
“Sadece…”
Bakışlarını Chan’ın üzerinde gezdirdi.
“Daha kalın bir şeyler giy.”
Elindeki pantolonu katlamaya devam etti.
“Rüzgâr soğuk esiyor. Üşütmeni istemiyorum.”
Chan kaşlarını hafifçe çatarak başını eğdi ve elbisesine baktı.
Bir anda gözleri fal taşı gibi açıldı.
“Bir dakika…Elime ilk geçen şeyi giymiştim…”
Yüzü kıpkırmızı oldu.
“Transparan mıydı bu?!”
Elindeki pembe yastığı, bir an bile düşünmeden Jake’in yüzüne fırlattı.
“Chan!”
Yastığı yüzünden çekip kenara bıraktığında Chan çoktan yatak odasına kaçmıştı.
Jake birkaç saniye boyunca olduğu yerde, elindeki pantolonla öylece kalakaldı. Yaşanan şeyin komik mi yoksa utanç verici mi olduğuna karar veremiyordu. Fakat bakışları yeniden elindeki pantolona kaydığında, dudaklarının kenarları istemsizce yukarı kıvrıldı.
Sonunda kocaman bir gülümsemeyle başını hafifçe iki yana salladı.
“Baş belası.”
⸻
Dolaptan üzerinde japonca yazılar bulunan bir tişört çıkardım. Başımı yakasından geçirip kollarımı sırayla içine soktum.
Sıra pantolona gelmişti.
Dolabın alt raflarını karıştırdım ama bulamadım.
“Jake—”
Tam arkamı dönüp ona seslenecektim ki bir el ağzımı kapattı.
Bir anlık refleksle topal bacağımı geriye doğru savurdum.
Tekmem bir şeye çarptı.
Ama arkamdaki kişi beni bırakmadı.
Aksine kolunu belime daha sıkı doladı.
Yüzünü göremesemde ellerine baktığım anda kim olduğunu anladım.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
Bu Jake değildi…
-RUBY BAKER