Gecenin köründe tek başıma izlediğim için mi, zaman geçirmek için kafamı dağıtacak uyduruk bir korku filmi izleyeceğimi sandığım için mi bilmiyorum ama çok fena tedirgin etti daha ilk dakikasından itibaren. Huzursuzluk verici.
Bir kadın olarak karakterin yaşadığı çaresizliği ve ne yapacağını bilemediği o sıkışmışlığı çok çok çok net hissettim. Yazarın en iyi başardığı şey bu her kadının yaşadığı kapana kısılmışlık hissini çok iyi aktarması. Bütün ev içi yükler, çocuğu doğurma, büyütme, tanıma,…devamıBir kadın olarak karakterin yaşadığı çaresizliği ve ne yapacağını bilemediği o sıkışmışlığı çok çok çok net hissettim. Yazarın en iyi başardığı şey bu her kadının yaşadığı kapana kısılmışlık hissini çok iyi aktarması.
Bütün ev içi yükler, çocuğu doğurma, büyütme, tanıma, var etme, psikolojik yükler kadınların tek başına üstlendikleri şey yüzyıllardır. Kültür kültür dedikleri şey bu işte. Yorgunum ama görünmüyor, yaptığım hiçbir şeyin değeri yok hâlbuki ben bir yaratıcıyım. Mucizevi şeyler yapıyorum ama çoğu yerde emzirme odası bile yok. Bu yorgunluk, terk edilmişlik, bıkkınlık, toplumdan kendinden kopuş görmezden geliniyor.
Dırdır etme, şikayet etme, sus otur, senin görevin bu değil mi, sen bunun için var olmadın mı, ben de yorgunum, ben de öyleyim ben de böyleyim. Seni anlamıyorum, dinlemiyorum, görmüyorum. Neden öfkelisin, histerik davranma. Gülümse.
Bu gerçekçi olmayan ve sadece kadını kırmak için yaratılmış kutsal anne iyi anne, iyi eş beklentilerini irdeliyor. Kadının kendi gücü gasp ediliyor. Yok sayılıyor. Elinden alınıyor. Küçümseniyor. Sonra da "bir de güçlü olduğunu iddia ediyorsun." denilerek bu şiddet, bu sistem pekiştiriliyor.
Ki burada karakter "şanslı" sayılabilecek kadınlardan. Görece iyi bir eşi, eğitimi olan, üçüncü sınıf olmayan bir ülkede yaşayan bir kadın. Bu topraklarda yaşayanların daha çocuk yaşta başına gelenleri hepimiz biliyoruz.
İşte bu konularda harika bir kitap çıkmış ortaya.
AMA.
Bir süre sonra bir okur olarak, başarılı bir kurgu okumak isteyen biri olarak tekrarlardan sıkıldım. İşin fantastik bir şiddet eğilimi boyutlarına kayması bütün olayı bozdu benim için. "Hepimiz hayvanız, kadınlar, anneler, olarak kapana kısılmış hayvanlarız." gibi bir kurguya evrilmesi hissettiğim bütün öfkeyi, gerilimi gözlerimi beynime yapıştıran bir göz devirmeye dönüştürdü.
Bu kitabın artık modern dönemde, insanlarda Noel neşesi fikrini uyandırdığı tartışılmaz, bu anlamda Noel zamanını yeniden şekillendirdiği de ama şahsen, okurken en ufak bir neşe hissetmedim. Dickens lütfen artık vaaz vermeyi bırak. Bana nasıl “daha iyi bir insan” olmam gerektiğini…devamıBu kitabın artık modern dönemde, insanlarda Noel neşesi fikrini uyandırdığı tartışılmaz, bu anlamda Noel zamanını yeniden şekillendirdiği de ama şahsen, okurken en ufak bir neşe hissetmedim. Dickens lütfen artık vaaz vermeyi bırak. Bana nasıl “daha iyi bir insan” olmam gerektiğini öğretmeye çalışan eserlerden hoşlanmıyorum ve her sahne sanki bana özellikle belli yapay bir duyguyu hissettirmek için tasarlanmış.
Bir de yoksulluğun ele alınışı var ki tam nargileci, şekerci AKP'lilerin istediği fakirlik. Herkes şükür modunda. Yaşadığımız dünyada gerçekçi değil, hatta romantikleştirilmiş. Dickens bize “neşeli yoksul” tipini veriyor, yiyecek zor bulmalarına, köle gibi çalışmalarına rağmen nasıl oluyorsa ışık saçan, güleç bir aile. Bu belki Viktorya dönemi alegorisi olarak işe yaramış olabilir ama modern bir okurun yapısal eşitsizlik anlayışıyla çelişiyor, çelişmeli, çelişsin bir zahmet insanlığın gelişen bir tür olduğuna inanmak istiyorum.
Kitap, sanki bu sadece Scrooge’un kendi problemiymiş gibi kişisel hayatında yaşadıklarını suçluyor, o kalbi ve o zihniyeti üreten sosyoekonomik sistemi değil. Bu, insanlara kendilerini iyi hissetmeleri için sunulmuş bir fanteziden öteye gitmemiş, kesinlikle radikal hiçbir tarafı yok bana göre. Toplumsal sorunlar irdelenmemiş, ayrıcalıklı olanların (zengin piçler, patronlar size diyorum) kalbini yumuşatmaya, orta kesimi de "zenginler iki üç yardım yapsın hayrına işte." gibi sığ ve yüzeysel bir düşünceyle yatıştırmaya çalışılmış, duygusal olarak manipüle eden bir şova dönüştürülmüş.
Bununla birlikte, kültürel etkisine baktığımızda, Dickens'ın bu kitapla, herkesin aynı duygularla birleştiği "lay lay lay bütün dünya inansa kardeş olsa." gibi bir etki yarattığı da tartışılmaz. Ben de işte özellikleri bu duygunun ne kadar sahte olduğunun farkında eleştirel okuma yapan bir okuyucu olarak, ve bunun farkında olmamanın ne kadar tehlikeli olduğunun, her anından nefret ettim. Bir kere daha okullarda bu kitabın tiyatrosunu görürsem kusacağım artık. Saygılarla Dickens, sana okuma yazma öğretenin .... diyeceğim bir eser çıkmış ortaya.
Adını bile bilmediğimiz ana karakterin içsel çatışmalarını öyle iyi betimlemiş, psikolojisini öyle bir yansıtmış, atmosferi öyle iyi yaratmış ki başka biri tarafından yazılsa okunmayacak bir şeyi şaheser hâline getirmiş. Uzun uzun psikolojik analizler yapılabilecek karakterler çıkmış ortaya hem yaşayan hem…devamıAdını bile bilmediğimiz ana karakterin içsel çatışmalarını öyle iyi betimlemiş, psikolojisini öyle bir yansıtmış, atmosferi öyle iyi yaratmış ki başka biri tarafından yazılsa okunmayacak bir şeyi şaheser hâline getirmiş. Uzun uzun psikolojik analizler yapılabilecek karakterler çıkmış ortaya hem yaşayan hem de ölen iki kadın için de geçerli. İşte kaliteli yazar olmak ve kendine has bir kaleminin olması böyle bir şey. Fransızların da dediği gibi Oh la la.
Guillermo aynı filmleri yapmaktan bıkmadı ama ben izlemekten yoruldum. "Asıl canavar sensin Victor." Hadi abicim hadi. Ne orijinal hikâyenin söylediklerine sadık kalmışsın ne de metnin üzerine kendinden elle tutulur bir şey eklemişsin. Cidden merakla beklediğim bir yapım "herhangi bir Netflix…devamıGuillermo aynı filmleri yapmaktan bıkmadı ama ben izlemekten yoruldum. "Asıl canavar sensin Victor." Hadi abicim hadi.
Ne orijinal hikâyenin söylediklerine sadık kalmışsın ne de metnin üzerine kendinden elle tutulur bir şey eklemişsin. Cidden merakla beklediğim bir yapım "herhangi bir Netflix filmi işte meh"ten öteye geçemedi, gidip eski Frankenstein uyarlamalarını izlerim en azından bilgisayar efektlerinde boğulmadan bir film izlemiş olurum. Hele ilk 1,5 saat Oscar Isaac'in oynuyorum diye bağıran tiyatral aksanı kimsin sen Devil's Advocate'teki Al Pacino musun? O bile bu kadar abartılı oynamadı o filmde. (Tartışılır.) Victor Frankenstein karakterinin hırsını "baba sorunları"na, ailesine indirgeyen yüzeysel bir zemine oturtmaları vs. Yok nereden baksam olmuyor.
Daha devam edersem didik didik tüm filmde yanlış yapılan her şeyi anlatırım, gerek yok, kısa tutuyorum. Filmde olmasına gerek bile olmayan ama tepki çekmesin diye eklenen kadın karakter, Mia Goth neden vardı bu filmde biri bana anlatsın. Anlamsız dramatik diyaloglar, hiçbir korku ögesinin olmaması. Çok daha kısa tutsa yine izlerken keyif aldım diyebilirdim. Benim için Eggers'ın Nosferatu'su kadar hayal kırıklığı oldu.
Kitabı bitirdim ve aklıma gelen ilk şey şu oldu: Merricat'e ne kadar çok benziyorum. Onun kontrol ihtiyacı, insanlara karşı duyduğu korku ve kendisini yalnızlaştırması... Korkmaktan nefret etse de, o küçük dünyasını her şey pahasına koruma çabası. Ona çok yakın hissettim…devamıKitabı bitirdim ve aklıma gelen ilk şey şu oldu: Merricat'e ne kadar çok benziyorum. Onun kontrol ihtiyacı, insanlara karşı duyduğu korku ve kendisini yalnızlaştırması... Korkmaktan nefret etse de, o küçük dünyasını her şey pahasına koruma çabası. Ona çok yakın hissettim ama aynı zamanda dışarıdan ne kadar ürkütücü göründüğünü düşünmeden duramadım. “Ben de böyle yabani mi görünüyorum acaba?” diye sordum kendime.
Beni en çok şaşırtan şey, Jackson’ın bütün bunları yalnızca yirmi sayfada hissettirebilmesiydi. İnsan ruhunun çelişkilerini ve karanlık köşelerini görmek için bin sayfalık bir Dostoyevski romanına gerek yok bazen. Diyalogların çoğu gündelik, sıradan konuşmalar gibi ama kitap buna rağmen öylesine çıplak, öylesine rahatsız edici bir gerçeklik duygusuna sahip ki, Jackson bunu nasıl başardı bilmiyorum.
Kitap “normal” olmanın aslında ne anlama geldiğini kasabadakilerin Blackwood kardeşlere davranışları ve bakış açısı aracılığıyla müthiş iyi bir şekilde sorguluyor. Jackson toplumun kibar maskesini çekip altındaki çürüğü gösteriyor.
Merricat’in ritüelleri, düzen takıntısı, hatta ezberlediği zehirler bile aslında dünyasından, elinden tüm gücü alınmış birinin onu geri kazanma çabası gibi. Kontrol arzusu, on sekiz yaşında olmasına rağmen çocuk kalmış iç dünyası ve yoğun nefreti öylesine canlı anlatılmış ki, sürekli insanların ölümünü hayal eden bir karakteri hiç ama hiç yargılayamadım. (Ne var bunda, hepimiz bazen yapıyoruz, tamam mı?) O anda Jackson’ın insanın içindeki çelişkileri ne kadar ustalıkla anlattığını fark ettim. Onların izolasyonunun hem koruma hem yıkımı sembolize etmesine bayıldım.
Çünkü ev, kız kardeşleri koruyor ama aynı zamanda hapsoldukları bir yer hâline geliyor. Kontrolü onlara veriyor ama yavaşça onları da yutuyor. Her ritüel, her kilitli kapı, her yemek, dışarıdaki kaosu uzak tutmanın bir yolu ama aynı zamanda bir lanet.
Ailenin ölümlerinden önceki hayatlarını daha çok okumak istediğimi fark ettim. Belki Jackson bunu özellikle yapmadı, o kadar ustalıkla bilinçli bir şekilde yazılmış ki hiçbir özel tarafı olmamasına rağmen size her anı planlanmış bir gerginlik sunuyor.
Bu bağlamda, amcaları Julian’ın yarı parçalanmış zihni ve gelenleri korkutmaya çalıştığı sahneler trajedinin içinde gizli kara bir komedi gibiydi. Her anından zevk alarak bir çırpıda okudum. Filmi de kitabı gibi iyiydi diye hatırlıyorum.
Filmekimi'nden selamlar. Yönetmen, aynı zamanda başrol Agnes, Eva Victor'ın ilk filmi. Ne izleyeceğimden habersiz bir şekilde bodoslama daldım ve öyle yaptığım için memnunum ama bazıları için tetikleyici olabilir. Nereye gidecek bu film dedim başlarda çünkü çok yüzeysel başladı ama öyle…devamıFilmekimi'nden selamlar.
Yönetmen, aynı zamanda başrol Agnes, Eva Victor'ın ilk filmi. Ne izleyeceğimden habersiz bir şekilde bodoslama daldım ve öyle yaptığım için memnunum ama bazıları için tetikleyici olabilir.
Nereye gidecek bu film dedim başlarda çünkü çok yüzeysel başladı ama öyle devam etmedi. Aksine bu gündelik başlangıcın hikâyeyi anlatmak için iyi kullanılmış bir araç olduğunu düşünüyorum çünkü ilerledikçe insan olmanın, kadın olmanın, hayatta kalmanın hissettirdiği o karmaşayı çok yalın bir dille anlatmış. Agnes'i harbiden bir kucaklamak istiyorum. Kendi rızasıyla.
Bazı sahnelerde sakin sakin gözyaşı dökerken buldum kendimi. Hüngür hüngür ağlatmadı ama sessizce akan bir gözyaşı bazen daha etkili olabiliyor. Filmi izleyen kız kardeşlerim beni anlayacaklardır. Erkeklerin de özellikle izlemesi gereken bir film olduğunu düşünüyorum.
Artı olarak, kedi çok tatlıydı. Afişte görünce hevesle girmeme sebep oldu kendisi.
Dürüst olmak gerekirse, 40 gün boyunca sindirerek okuduğum bu roman bende büyük bir bütünsel etki bırakmadı. Dostoyevski’nin neredeyse bütün kitaplarında zaten insan ruhunun en derin çatışmalarıyla yüzleşmek mümkün. Bu açıdan olay örgüsü, diğer eserleriyle kıyaslandığında zayıf kalmış bana göre. Yer…devamıDürüst olmak gerekirse, 40 gün boyunca sindirerek okuduğum bu roman bende büyük bir bütünsel etki bırakmadı. Dostoyevski’nin neredeyse bütün kitaplarında zaten insan ruhunun en derin çatışmalarıyla yüzleşmek mümkün. Bu açıdan olay örgüsü, diğer eserleriyle kıyaslandığında zayıf kalmış bana göre. Yer yer olaylara bağlı bir akıştan çok, sayfalarca uzayan tiradlara dönüşse de parçalar hâlinde parlayan bazı bölümler vardı ve zaten işte bu anlarda “Dostoyevski harbiden iyi yazıyor." diyoruz.
O parlayan bölümlerin başında Büyük Engizisyoncu geliyor. Burada Dostoyevsky, ya da Ivan, İsa’yı, Tanrıyı yeryüzüne indiriyor ama bu kez tapılan bir varlık değil Engizisyon’un mahkûmu olarak karşımıza çıkarıyor. İnsanın özgürlüğüyle ne yapacağını bilemeyişi, dinin iktidara dönüşerek insanın suistimal edebileceği bir araç hâline gelip onu kısıtlaması üzerine harika bir bölüm okuyoruz. Engizisyoncu’nun uzun monoloğu, aslında Ivan’ın zihninin yankısı gibi. Alyoşa’dan çok Ivan’ın tartışmalı ve çelişkili varlığı romanın felsefik kalbini oluşturuyor bence baş kahraman olmasa da Alyosha'dan çok daha sevilen karakter olması bu yüzden. Tanrı’yla boğuşan bir karakterin ağırlığı, okuyucuyu da ister istemez aynı sorularla boğuşturuyor.
Bir diğer dikkat çekici kısım ise savunma sırasında Fetükoviç’in babalık üzerine yaptığı konuşma. Dostoyevski burada bir avukatın dilinden, baba olmanın yalnızca biyolojik aktarımdam ibaret olmadığını, bireysel ve toplumsal bir sorumluluk olduğuna değiniyor. Romanın son bölümlerinde mahkeme atmosferi yer yer yorucu bir dağınıklığa sürüklense de, Fetükoviç’in bu çıkışı bende yer edindi.
Ayrıca, Alyoşa, Ivan ve Dmitri’nin sürekli yinelenen dramatik iniş çıkışları bir noktadan sonra tahammül edilemez oluyor. Aynı konular etrafında dönen tartışmalar bir süre sonra “tamam yetti, anladık” dedirtiyor. Yer yer Müge Anlı'nın programındaki aile trajedilerini andırıyor: herkes bağırıyor, herkes bir şey itiraf ediyor, insanlar "Oh iyi iyi biz de böyle olabilirdik bu kadar kötü değiliz çok şükür." diyerek magazinsel bir merakla izliyorlar ama gerçeğe pek de ulaşılamıyor.
Bunları göz önüne alınca okurların bu kitabı Dostoyevski’nin en iyisi saymasının nedeni, üç oğlun insan ruhunun farklı yönlerini ( tutku, mantık, inanış, merhamet vs.) temsil etmesi. Bu açıdan bakınca evet, roman bir insanlık hâli çiziyor ama bütüncül olarak düşündüğümde, ben çok daha güçlü eserler okudum. Dostoyevsky özelinde konuşacak olursak Budala, bana göre, çok daha canlı bir olay örgüsüne ve sağlam bir bütünlüğe sahip. Karamazov Kardeşler’in Dostoyevski’nin son romanı olması ve ucu açık kalması “yaşasaydı ikinci ciltte daha toparlanmış bir hikâye okurduk belki.” dedirtiyor insana.
Yani anlayacağınız, Karamazov Kardeşler benim için tek tek sevdiğim parçalardan oluşan dağınık bir roman oldu. Bütünüyle tatmin etmedi. Yine de Dostoyevsky'nin yoğurt yeme tarzını seven bunu da okuduğuna pişman olmayacaktır.
Spoiler içeriyor
David'i izlerken çocuğuna eşine para vermeyen ama akrabaların her yardımına koşan, yabancılara toz kondurmayıp kendi eşini aşağılayıp küçük gören, saygısızlık yapan, "hişt bana çay koy çay." diyerek konuşan, evinde dönenlerden habersiz kahraman Türk babalarının asla kabul etmedikleri salaklıklarını ve egolarını…devamıDavid'i izlerken çocuğuna eşine para vermeyen ama akrabaların her yardımına koşan, yabancılara toz kondurmayıp kendi eşini aşağılayıp küçük gören, saygısızlık yapan, "hişt bana çay koy çay." diyerek konuşan, evinde dönenlerden habersiz kahraman Türk babalarının asla kabul etmedikleri salaklıklarını ve egolarını düşünmeden edemedim.
Kadın karakterlere gelince, hepsi birbirinden sığ yazılmış, erkeklerin hikâyelerini anlatabilmeleri için bir araç olarak kullanılmış. Hele ki tecavüz sahnesi, böyle bir caniliğin erotikleştirilerek ve uzatılarak sunulması sinema değil, kadınların acıları erkeklerin fantezi kaynağı olarak kullanıldığı sürece de aksini kabul etmeyi reddediyorum. Zaten 2 kadın karakter var toplasan. Biri tecavüze uğramak diğeri de öldürülmek için var olay örgüsünde, itilip kakılmak, şiddet görmek, çekiştirilmek ve sağdan soldan emir almaktan başka bir şey yapmıyorlar. Filmde sadece kurban edilen nesneler olarak var oluyorlar.
Son 20 dakikasında tempo artıyor ama tüm filmi izlenir kılmak için asla yeterli değildi.
Zamanının ötesinde bir şaheser. Filmde bir tane bile erkek yok sadece bu sebeple bile izlenir. 1931 yılının katı, militarist Almanyasından bile böyle bir film çıkabiliyorsa hâlâ umut, bu dünyayı yaşanabilir kılan bir şeyler var demektir.