Sinemada izlediğim filmlerden biriydi. Bu vatan kolay kazanılmadı. Bütün şehitlerimize rahmet ve huzur diliyorum, ruhları bugünlerde huzur içinde değil çünkü. 🇹🇷
Hani insanın rüyası sadece kendisine mantıklı gelir, ne kadar başka birine anlatmaya çalışsan da sadece sen anlarsın. Tanıdık gelirler sanki kişiler, mekânlar, olaylar. Yine de karmakarışıklardır, parçalanmışlardır. Bir yandan kendin de bir türlü anlam veremezsin ya işte tam olarak öyle…devamıHani insanın rüyası sadece kendisine mantıklı gelir, ne kadar başka birine anlatmaya çalışsan da sadece sen anlarsın. Tanıdık gelirler sanki kişiler, mekânlar, olaylar. Yine de karmakarışıklardır, parçalanmışlardır. Bir yandan kendin de bir türlü anlam veremezsin ya işte tam olarak öyle bir film.
Kâbuslarımdan fırlamış gibi huzursuz etti beni bu Allah'ın cezası. Mary'nin çekyatlar üzerinde yürüyerek kaçtığı sahnede özellikle. Çünkü birebir aynı konsepti rüyalarımdan birinde gördüm. Çekyatlar yolu tıkadığı için zeminle bağın kopuyor, kocaman balonlar üzerinde zıplayarak kaçıyorsun süzülür gibi ilerliyorsun rüyanda. Tam olarak o hissiyatı yeniden yaşadım sanki.
Böyle psikolojik tarafı ağır basan katmanlı filmleri seviyorum her ne kadar eksik yönlerine değinen kişilere katılsam da. Konseptin kendisini filmden daha ilgi çekici bulmuş olabilirim. Her gün insanlarla dolup taşan canlı bir yerin ıssız, hareketsiz ve sessiz hâlini hayal etmek bile tüylerimi ürpertiyor. Yani yaratıklar yoktu, aksiyon yoktu bilmem ne hiç umrumda olmuyor böyle filmleri izlerken. 20 yaşında gencecik birinin ilk kez çektiği bir film olarak değerlendirecek olursak da çok başarılı.
Kanal 7 kesitleri gibi yazılmış, favori dizisi gassal olan tiplerin başucu kitabı. Tolstoy olunca eleştirilmez zannediyorlar sanırım. Klâsik okumaya böyle kitaplarla başlarsanız, ne kadar kısa olursa olsun, sıkıntıdan patlarsınız. Gerçi yorumlara bakılırsa herkes bayılmış. Ahahaha.
Sovyet Rusya'ya yapılan eleştirileri, ikiyüzlülük ve yozlaşma canım Türkiyemin de muzdarip olduğu, devlet kurumlarını sarmış bir hastalık gibi olduğu için, çok da içselleştirerek ve "evet işte böyle oluyor burda da" deyip kafa sallayarak okuduğum yerler oldu. Woland ve tayfası kimsenin…devamıSovyet Rusya'ya yapılan eleştirileri, ikiyüzlülük ve yozlaşma canım Türkiyemin de muzdarip olduğu, devlet kurumlarını sarmış bir hastalık gibi olduğu için, çok da içselleştirerek ve "evet işte böyle oluyor burda da" deyip kafa sallayarak okuduğum yerler oldu. Woland ve tayfası kimsenin içine kötülük ekmedi sadece toplumun rezilliği ile eğlendiler durdular ve aralarındaki diyaloglar ya da vatandaşlar ile yaşanılan absürtlüklere çok güldüm yer yer. Bu romanın 3'e bölünmüş parçalarından biriydi ve benim için en iyi parçasıydı.
Kudüs valisi Pilatus'un İsa'nın idamına verdiği onay ile yaşadığı içsel muhakeme, ayrıca 3. kısmı da kapsayan, bir diğer parçasıydı ve Margarita ile ustanın anlatıldığı bölümlerden daha çok sevdim ama Woland ve Moskova'da yaşanan komediler kadar da iyi değildi.
3. parça olan Usta ve margaritanın hikâyesindeyse tek sevdiğim tarafı Usta'nın eserini Sovyet devletinin edebiyatçıları hâline gelen kişilerin eleştirmesi ve bu devlet sanatçılarının korkak oldukları için özgürce sanat yapamadıklarını ve hem eleştirilerin nedeninin hem de yaptıkları sanatın sahteliğinin nedeninin bu korkaklık olduğunu vurgulayan kısmıydı. (Tanıdık ama nereden?) Hatta Usta edebiyat ortamına dayanamayıp eserini sobada yakmaya çalışıyor.
Margaritanın bölümleri ise baştan aşağı tekrar dolu ve kitabın sonuna yaklaştıkça bu olmuş mu burada, bunu neden tekrar anlatıyorsun burası bize neden veriliyor tarzı sorular artıyor ve tempo eksikliğiyle devam edip "bu tamamlanmamış." hissiyatı ile bitiyor kitap bence. Feminist bakış açısı ile de fedakârlık teması neden kitabın kadın karakteri kullanılarak verilmiş diye sorabiliriz. East of Eden okurken orada artık daha bariz bir şekilde İncil alegorisi hâkimdi ve iyi ile kötüyü temsil edenlerden biri de Lilith yani şeytani kadın karakterimizdi. Yani din ve kadın temsili yine yeniden bir araya geldiğinde çuvallıyorlar ki zaten bu romana dönecek olursam o fedakârlık hissi bana hiç geçmedi, Pilatus'un köpeği iki üç yerde anlatıldı sadece ve o bana yetti okurken ama margarita şeytanla anlaşma yaptı, dizleri morardı (neler yaşadın ya) ve sonunda woland'dan Usta ile bir arada olmayı istediğinde neden diye sordum yine.
Bir temayı temsil etme amacı ile yazılmış, evet ama bunu biliyor olmama rağmen Margaritanın usta ile ilişkisine dair her şey çok hızlıydı, duygular hızlı, ani bir aşk, ani fedakârlıklar. Bu şekilde bir ana karakter okumayı şahsen sevemiyorum. :/
Yani çok sevdiğim kısımlar oldu. Tiyatro sahnesi 12. bölüm tam bir şaheserdi ama bütüncül olarak vasat kalmıştı. Yazarın sadece üslubunu değerlendirecek olursam, kendine özgü tarzı ve diyalogları ile beni etkiledi (Dostoyevsky ölümsüzdür!) İğneleme yapan yazarların yeri bende ayrı oluyor genelde elbet senin de çok seveceğim bir kitabın vardır diyerek okumaya devam edeceğim.
Beni sinirlendirmediği sürece yarıda bıraktığım kitaplara yorum yapmıyorum. Neyse yoruma geçiyorum ve kitaba da bu hızla geçebilmek isterdim, kitabın asıl konusuna bir türlü gelemedik çünkü yazar tüm enerjisini kitapta adı geçen her kadının yuvarlak götlerini anlatmaya harcamış. Her bir kadın…devamıBeni sinirlendirmediği sürece yarıda bıraktığım kitaplara yorum yapmıyorum.
Neyse yoruma geçiyorum ve kitaba da bu hızla geçebilmek isterdim, kitabın asıl konusuna bir türlü gelemedik çünkü yazar tüm enerjisini kitapta adı geçen her kadının yuvarlak götlerini anlatmaya harcamış.
Her bir kadın karakter ya Harry’ye ya da ilk gördüğü herhangi bir adama sürekli flörtöz bir şekilde cilve yapıp sırıtıyor, öyle yapmıyorsa bilin ki ölmüştür ve kelimenin tam anlamıyla çünkü direkt kitaptaki kurbanlar oluyorlar. Orta yaşlı dayı fantezileri ve 90ların dedektif klişeleri her sayfada. Hani bir iki kez olur göz devirir içinden söver ve devam edersin ama yazar bunu bu şekilde yazmak için emek harcamışsa ben de kitabı bu yönden eleştirmek için emek harcarım.
Gay veya trans karakterler klasik “sapık” kalıbına sokulmuş, polis kadınlara ıslık çalıyor, bütün kadınlar da stiletto giyiyorlar tabii ki deli misin. Hatta kurbanın giydiği kıyafetleri anlatırken stiletto ya da vücut hatlarından falan bahsetmemesine şaşırdım. Anlat bize hadi vajinal kesiklerle kıyıda bulunmuş kadının vücut ölçüsü ne çok merak ettik.
Beyaz bir erkek yazarın kadınları bu kadar insanlıktan çıkarıp cinselleştirerek yazması ne kadar da olağandışı. Masasında oturmuş yazarken “Aborjinler ne egzotik, ilk kitap için çok ilgi çekici olacak." diye düşünen hâlini gözümün önüne getirebiliyorum.
Bunların hepsini sineye çekip geçerdim eğer ortada sağlam bir kurgu ya da iyi bir üslup olsaydı ama onlar da yok. Klişeler + problemli ve berbat yazım = başlamam ve bırakmam bir (BBB)
Kısa hikâye yazmakta daha iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Kitapta her karaktere ayrı sinir oldum ve bir şeyleri yapma nedenlerinin de ormandan yayılan açıklanamaz mistik güç olması yazarın işine gelen bir karar olmuş. Stephen King'in sık yaptığı bir şey bu sanırım.…devamıKısa hikâye yazmakta daha iyi iş çıkardığını düşünüyorum. Kitapta her karaktere ayrı sinir oldum ve bir şeyleri yapma nedenlerinin de ormandan yayılan açıklanamaz mistik güç olması yazarın işine gelen bir karar olmuş.
Stephen King'in sık yaptığı bir şey bu sanırım. Ceset öyküsünde mesela Gordon'ın ihmâlini okurken masada tuz isterken kimsenin onu dinlemediği sahne geliyor direkt aklıma. Bir yazarın ihmâli aktarmak için daha etkili bir durum bulması gerekiyor ya da bu sahneyi öyle bir yazmalı ki Gordon'ın içinde olup biteni Gordon "Ben evimde görünmezim." demeden yazmalı. Bu noktada Stephen King karakter derinliğinde başarısız bir yazar bana göre özellikle de kitabın başında iliştirdiği nottan sonra daha fazlasını beklemek okur olarak hakkımızdı. Okuduğum ilk uzun romanıydı bu. Belki diğer kitaplarında çok daha iyi işler yapmıştır. Okuyup göreceğim.
Beni okurken sinir eden diğer bir nokta da her aile üyesinin kediye bir oyuncak muamelesi yapmalarıydı, hayvana kötü davrandıkları her an kafalarını patlatmak istedim. Erkek karakterlerin kadınlar hakkında konuşmaları da dayanılır gibi değildi. Bir ara Louis "Karının memesi meme diğer kadınların memesi meme değil." tarzı bir şey diyor, komikliğe kaçacak kadar kötü bir yazım bu ne la dedim kendime, kadın karakter yazımı açısından da hayal kırıklığı.
Kitapta herkese bir şey malum oluyor küçük kız kâbuslar görüyor, birileri gaipten sesler duyuyor önlerinde yaratıktan bozma bir şeyler beliriyor, ses halüsinasyonları duyuluyor. Aşırı tekrara düşülmüş kısımlardan gına geldi bir noktada. Günümüzde bu şekilde korku ögelerini içi doldurmadan sununca ucuz korku diyoruz. Aynen öyleydi benim için.
Akıcılığı ise tartışılmaz. Colleen Hoover'ı okutan neyse Stephen King'i okutan da o.
Daha ne kadar kasıntı olabilir bir film? Ne kadar zeki olduğunu, bilgili olduğunu kanıtlamaya çalışan deneysel filmleri sevmiyorum. Gerçek oyuncuların üzerine çizim tekniği ile yapmışlar, bu fikir beni çekmişti filme zaten ama kuru boya bulmuş çocukların karalamasının ötesine geçemedi üstelik…devamıDaha ne kadar kasıntı olabilir bir film? Ne kadar zeki olduğunu, bilgili olduğunu kanıtlamaya çalışan deneysel filmleri sevmiyorum. Gerçek oyuncuların üzerine çizim tekniği ile yapmışlar, bu fikir beni çekmişti filme zaten ama kuru boya bulmuş çocukların karalamasının ötesine geçemedi üstelik o kadar göz yorucu ki gününün her saniyesini mavi ekrana bakarak geçiren biri bile katlanamaz buna. Haydi bunları bir kenara bıraktım diyelim sonuçta bazen ham teknoloji ile içi dolu dolu harika filmler yapılıyor.
Hani kitap almadan önce bir fikir edinmek için arka kapağı okursunuz ya bu filmi izlemeye çalışmak da felsefe kitaplarının arka kapağını hızlı hızlı okumaya çalışmak gibiydi. Katlanılması güç, çekilmez bir filmdi. Eline her mikrofon alan erkeğin podcast yapmaya çalışmasını izlemek gibiydi. Diyalogların bütünlüğü yok üniversitede bira ile sarhoş olmuş tiplerin sunumunu izlemek gibiydi üstelik okudukları arka kapak yazıları ile. Daha devam edebilirim sevmediğim bir şey olunca her kusurunu bulmak gibi rezil bir huyum var. Ahaha. Benim için school of rock'ın ötesine geçemedi hâlâ bu yönetmen.
İlk 20 dakikasında ortalama bir film izleyeceğim sanırım diyordum ama beni yanılttı. Çok daha fazlasını buldum ve kendimi yer yer ağlarken buldum. Ölüm ve yas teması çok güzel işlenmiş. Güldürdüğü kısımlar da vardı. Kadrosu da iyi. Daha ne olsun.
Gergin başladı, paranormal activity tadında ilerledi ve sonlara doğru gülünç bir hâl aldığı için rahat rahat izledim. Ses efekti ile u za mani muk deyince seyirciyi korkuturuz kafası 2006'da kalmamış mıydı?