Tarih - sosyoloji - gezi yazısı üçlemesinde ilerliyor. Özellikle bahsettiği sehirde bulunan mekanın tarihine derin bir anlatım yapıyor. Bir an tarih kitabı mi okuyorum diye sorguladığım oldu lakin kitabın sonuna doğru anladım ki yüzeysel gezip gördüğümüz, geçip gittiğimiz o mekanların…devamıTarih - sosyoloji - gezi yazısı üçlemesinde ilerliyor. Özellikle bahsettiği sehirde bulunan mekanın tarihine derin bir anlatım yapıyor. Bir an tarih kitabı mi okuyorum diye sorguladığım oldu lakin kitabın sonuna doğru anladım ki yüzeysel gezip gördüğümüz, geçip gittiğimiz o mekanların aslında ne gibi bir derinliğe sahip olduğunu nasıl yaşanmışlıklara ev sahipliği yapabileceğini bizlere göstermek istemiş Tanpınar. Durum böyle olunca okuyucuda bir merak uyanıyor, içsel bir monolog dönüyor. Benim nezdimde bir anda okuyup bitireyim kitabı kesinlikle değil çünkü bilgi akışı vs fazlasıyla mevcut. Eğer bir anda bitirmeye çalışırsaniz muhtemelen kitabı yarım bırakmak durumunda kalırsınız: sindire sindire okumak daha iyi olacaktır. Eğer Erzurum, Konya, Bursa, Ankara ve İstanbul şehirlerini gezme imkanınız olursa görmeden önce kitaba bir göz atıp bahsedilen mekanlara giderseniz mekanın ruhunu daha iyi hissedeceksinizdir.
Spoiler içeriyor
Carpe Diem | Anı Yaşa Carpe Diem, felsefi olarak çok büyük bir topluluğa sahip olmasa da sosyal ortamlarda hâlâ kendini gösteren felsefi bir akımdır. Anlattığı şey işte; geçmişin bitmiş, geleceğin belirsiz ve ölümün kaçınılmaz olduğunu insanlara hatırlatarak anı yaşamaları, yaşamın…devamıCarpe Diem | Anı Yaşa
Carpe Diem, felsefi olarak çok büyük bir topluluğa sahip olmasa da sosyal ortamlarda hâlâ kendini gösteren felsefi bir akımdır. Anlattığı şey işte; geçmişin bitmiş, geleceğin belirsiz ve ölümün kaçınılmaz olduğunu insanlara hatırlatarak anı yaşamaları, yaşamın yaşam gibi hissettirmesi gerektiğidir. Kısaca insanlara ölüm bilincini anlatarak yaşanılan anın hâlâ kontrol edilebilir olduğunu hatırlatıp alınabilen verimin katbekat artmasını sağlamaktır.
Veronika'nın hikâyesi de bununla doğrudan ilintili, benim fikrimce. Dr. Igor'un hikâyenin başından beri yapmak istediği, Vitriol adını verdiği tedavi yöntemi; insanlara ölümü aşılayıp onunla yaşamayı öğretmeyi hedeflemektir. Hikâyenin sonunda görüyoruz ki bu, tek bir kişiye uygulanmasına rağmen koca bir hastaneyi etkileyip yaşama döndürüyor.
Veronika aslında hiçbir zaman ölmek istememişti benim nezdimde. Onun her zaman ölmek istemesinin ardında "yaşamak" fiili vardı. Veronika'nın amacı —içerisinde birkaç benliği olduğunu ima eden birkaç cümle sarf ediyor— hiçbir şeyden keyif alamayan, yaşamı alışkanlık haline getiren Veronika'yı öldürüp diğerlerine ulaşmaktı. Pek tabii bunun bilincinde olmadığı için başta saf bir ölüm arzusu duyduğunu sanıyordu. Olup biten çoğu şey koca bir sanrıdan ibaretti ve biraz geç kalınsa belki de önü alınamayacak hatalara sebebiyet verecekti.
Kitapta birçok kişinin anılarını okuyoruz; bunun sebebi işte iş işten geçtikten sonra hayata tutunmaya çalışan Veronika'nın yaşama sevincidir. Hiçbirine öleceğine dair bir süre verilmemişti ama ölüm hep yanı başlarında duruyordu, onlar ise bu gerçeği reddederek kendilerine yeni bir gerçeklik oluşturuyorlardı. Veronika'nın intiharı ne kadar trajik görünse de bir noktada birçok yaşama dokunup hayatın bir anlamı olduğunu gösteriyordu.
Spoiler içeriyor
"Sahip olduklarımızın değerini, onları kaybedince anlarız." Aziz Bey kötü bir insan değildi benim nezdimde. Sadece ailesinden gördüğünü istemsiz olarak yansıtmış bir çocuktu. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, bazı durumlar karşısında her zaman küçük bir çocuktan hallicedir. Nitekim gördüğümüz gibi Aziz…devamı"Sahip olduklarımızın değerini, onları kaybedince anlarız."
Aziz Bey kötü bir insan değildi benim nezdimde. Sadece ailesinden gördüğünü istemsiz olarak yansıtmış bir çocuktu. İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, bazı durumlar karşısında her zaman küçük bir çocuktan hallicedir. Nitekim gördüğümüz gibi Aziz Bey de bu durumun bir örneğiydi. Babasının hareketlerini onaylamayıp onu kınıyordu; en nihayetinde görüyoruz ki kaçınılmaz sona ulaşarak olmaktan korktuğu kişiye dönüştü.
Çocukluğunun getirisi olan o kabullenilmemişlik duygusunu tüm hayatı boyunca kendisiyle sürükleyip durdu. Kendisine ters düşen en küçük olayda ise takılıp kaldı. Ve sonuç olarak hayatında yaşadığı her şeyi ona bağladı.
Ve sanırım Aziz Bey sevmenin ne demek olduğunu hiçbir zaman bilemedi. Eşine karşı beslediği hisleri hiçbir zaman açık etmedi. Hikayenin sonunda bir mezar başında bahsedilen sevginin bir önemi yoktur. Çünkü yaşanmamıştır ve ölenle birlikte o da ölmüştür, yaşamasına hiç fırsat verilmeden. Gördüğü ilk heyecan parçasına tutunarak koca bir geleceğe yön verdi ve belki de babasına benzemesindeki en büyük adımı atmış oldu.
Onun yaptığı aykırılık değildi, çünkü hayatı boyunca zaten böyle yaşamıştı. Ne yaparsa kendisini kabullendirememişti ve bu açığı kibirli, bencil bir insan görünümü ile örtbas etmeyi denedi. Pek tabii, böyle yaparak kendisini bitirdiğinden bihaberdi. Merhametli bir kalbi vardı esasında ama bunu göstermeyi de bilmiyordu.
Bağdaştırmak istediğim bir nokta daha var yaptıkları ile: anne babasının aile ilişkisini kendi ailesinde yaşadı. Yani kendisi babasını, eşi ise annesini temsil ederken -hiç istememesine rağmen- ölüp giden çocuk, kendisinin evi terk ettikten sonraki halini çağrıştırdı bana.
Eşine yaptığı haksızlık konusuna ise girmeyeceğim. Çünkü yaşanmış bazı acıları anlatmak için kelimeler yeterli güce sahip değil.
Velhasılkelam, Shakespeare'in dediği gibi:
"Şiddetle başlayan hazlar, şiddetle son bulurlar."
Sağlıcakla.
Spoiler içeriyor
Çok derinlik içeriyor ama bir o kadar da yüzeysel. Hoş kitaptı, okuması yorucu değildi. Ama buna rağmen bahsedilen konuların derinliği fazlasıyla yerindeydi. Empati kavramına yeni bir bakış açısı gibiydi. Çift sayılı sayfalar erkeğe aitken, tek sayılı sayfalar kadına ait. Bazı…devamıÇok derinlik içeriyor ama bir o kadar da yüzeysel. Hoş kitaptı, okuması yorucu değildi. Ama buna rağmen bahsedilen konuların derinliği fazlasıyla yerindeydi. Empati kavramına yeni bir bakış açısı gibiydi. Çift sayılı sayfalar erkeğe aitken, tek sayılı sayfalar kadına ait.
Bazı noktalarda Ekmel ve Derya'nın bahsettiği olayların birbirini tutmadığını görüyoruz. Yani örnek vermek gerekirse, Ekmel İzmir'e giderken yanında olan kişinin arkadaşı olduğundan bahsederken, Derya o kadının Ekmel'in eşi olduğunu yazıyor. Bu da her iki anlatıcının da bir noktada güvensiz olduğunu yahut var olan durumları her iki kişinin de farklı şekilde yorumlayabileceğini göstererek empatiyi hedef alıyor.
Ortada dönen bir aşk olduğunu sanıyordum, lakin ortada olan aşkın kökleri günlükleri ele alan kişiler değilmiş. Kitapta en çok tekrar eden sözcüğü saymaya kalkışsak, muhtemelen bu "aşk" sözcüğü olurdu. Durum böyle olunca insan ister istemez karakterlerin bir noktadan sonra birbirine aşk merkezli duygular besleyeceği düşüncesini oluşturuyor. Lakin görüyoruz, yaraların birliği onları "aşkdaşlığa" değil, hakiki manada "arkadaşlığa" sürüklemiş.
Ekmel Bey kendi aşkından bahsederken, Derya kendisini Suzan olarak tanıtıp abisini ve gençlik aşkını yaşamasına sebebiyet veren Suzan'ı anlatıyor. Yanisi Suzan ve abisi gençken 15 yıl sevgili kalıyorlar ama bunu bir türlü yaşayamıyorlar. Çünkü dönemin siyasi olayları vs. dolayısıyla abisi pek rahat bir hayat sürmüyor; aynı şekilde Derya da ikisinin aşkına sürekli olarak ortak oluyor. Kitapta bahsedildiği üzere; "Aşk iki kişiliktir, oysa biz üç kişiydik." alıntısıyla Derya, bunun yanlış olduğunun bilincinde olmasına rağmen abisine bağlı bir yaşam sürüyor. Bunun sebebi zannımca ne annesinden ne de babasından görmediği aile kavramını abisi vasıtasıyla öğrenmesidir. Hoş, abisi bunu ne denli başardı, bunu tam manasıyla öğrenmemiz ne yazık ki mümkün değildir.
Ve hayatımız boyunca yaşadığımız en acı verici olaylar hep bir aşkı konu almaz ama mutlak bir noktada aşka dayanır. Bir yerde aşkı teğet geçer. Kendi aşkı olmasa bile çevresindeki birinin aşkı mutlak suretle onu etkiler.
Spoiler içeriyor
Kaybetmeden bilinmeyen kıymet. Hayatında şükredeceği ne çok şey olduğunun farkında olamayan, 'doyumsuzluğun' sınırına ulaşıp ancak ve ancak elinde olanları da kaybedeceği zaman kendine gelen bir kadın Irene. Yaşamını öyle bir alışagelmişlikle sürdürmüş ki, uyuşmuş sinirlerin bir anlık elektrik akımı ile…devamıKaybetmeden bilinmeyen kıymet.
Hayatında şükredeceği ne çok şey olduğunun farkında olamayan, 'doyumsuzluğun' sınırına ulaşıp ancak ve ancak elinde olanları da kaybedeceği zaman kendine gelen bir kadın Irene. Yaşamını öyle bir alışagelmişlikle sürdürmüş ki, uyuşmuş sinirlerin bir anlık elektrik akımı ile hareket etmesini andıran 'garip bir hazzın peşinden koşuyor'. Mutlu bir evliliği ve çocukları mevcut ama aynı evin içerisinde o kadar yabancı olarak yaşamışlar ki, bunun ne büyük bir nimet olduğunu kaybetmenin sınırına gelmeden idrak edebilmiş değil. Boşa geçmiş sekiz sene, boşa geçmiş bir ömür.
Hiçbir şey hissetmediği biriyle kocasını aldatması ve sadece buluşmaya giderken duyduğu korkudan aldığı garip haz... Uyuşmuş duygularının arasında böyle farklı bir hisse maruz kalmak, zannımca onu kendisine çeken şeydi. Aslında bunu yapmak istemiyor ama yapıyor; çünkü alışagelmişin dışında bir şeyler yaşıyor. Korkunun içerisinde var olan hazza ulaşmayı amaçlıyor. Bu korku onu öldürmüyor ama yaşatmıyor da. Arada kalmışlık hissi onu ayakta tutuyor.
Kitabın üzerinde durduğu en belirgin konulardan biri, korkunun yanı sıra belirsizliktir benim nezdimde. Çünkü kitapta Fritz'in ifade ettiği gibi, belirsizlik insanı içten içe çürütür; garip bir korku ile yaşama eğilimine sevk eder. Her daim tetikte olmak sana hissettirir ama hissettirdiği kadar da yormasını bilir.
Dikkatimi çeken farklı bir mevzu ise Fritz'in olayı bilmesine rağmen büyük bir yaygara koparmaması. Şahsi düşüncemdir ki böyle bir durumla karşı karşıya kalsam, yapacağım ilk şey boşanma evrakları için harekete geçmek olurdu. Fakat Fritz'in sevgisi buna engel oluyor gibi; pek çözemedim o noktayı. Bu nedenle ona, oynadığı oyunla kendisini açıklamasına müsaade ediyor. Fritz sayesinde Irene, içerisinde bir vicdan mahkemesi kuruyor: Yargılanan kendisi, yargılayan yine kendisi. Durum böyle olunca baştan sona korku, belirsizlik ve vicdan yükünün ağırlığı ile işlediği suçtan bir nevi arınıyor.
Esasında metin çok netti ama işlenen duyguların yoğunluğu okuyucunun zihnini yoruyor ve bunun yanında bilinç karmaşasına sebebiyet veriyor.
Sağlıcakla Kalın.
“içinde hâlâ acıyan bir yer vardı, ama
iyi şeyler vaat eden bir acıydı bu, tamamen kapanmadan önce kabuk tutarken yanan yaralar gibi sıcak, ama yumuşak bir acı.”
Spoiler içeriyor
★ neden her aşk bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka. ★ kalbimi kalın bir kitabın arasında kuruttum onu orada beş parmaklı bir çınar yaprağı gibi unuttum. kalbim! şiirimin hacer'ül esved taşı ★ kağıttan gemiler yaptım kalbimden ki hicbiri karşıya ulaşmazdı. aşk…devamı★ neden her aşk
bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.
★ kalbimi kalın bir kitabın arasında kuruttum
onu orada
beş parmaklı bir çınar yaprağı gibi unuttum.
kalbim!
şiirimin hacer'ül esved taşı
★ kağıttan gemiler yaptım kalbimden
ki hicbiri karşıya ulaşmazdı.
aşk diyorsunuz,
limanı olanın aşkı olmaz ki bayım!
allah'la samimi oldum geçen üç yıl boyunca
havı dökülmüş yerlerine yüzümün
büyük bir aşk yamadım
hayır
yüzüme nur inmedi, yüzüm nura indi bayım
gözyaşlarım bitse tesbih tanelerim vardı
tesbih tanelerim bitse gözyaşlarım
• çok şey öğrendim geçen üç yıl boyunca
acının ortasında acısız olmayı
• ölürüz belki ikimiz de ucuz bir aşk romanının sonunda.
• bahar dallarının hatırına beni anla.
• beni anla.
geçti ömrüm iklimden iklime
• eski bir şiirsin sen, unutulursun, unutma
• bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!
•kime ne anlatarak bitirsem hayatımı?
ölümüme de bir şiir yamar nasıl olsa birileri artık.
• bazı yaralar yararlıdır buna inan
• bazı yaralardan sızan kanla,
tüm geleceğin yıkanır.
• kimi gün öyesine yalnızdım
derdimi annemin fotoğrafına anlattım.
annem
ki beyaz bir kadındır
ölüsünü şiirle yıkadım.
bir gölgeyi sevmek ne demektir bilmezsiniz siz bayım
• adına aşk diyorlardı
kalbimin doğusunda bir yalan dünya vardı.
• hayatım bir mutsuzluk inşaatıydı Pollyanna
çimento, demir, çamur. ..
duvarlarımı şiir ve türkü söyleyerek sıvardım.
• bir mutluluk şiiri yazamam bu saatten sonra!
Spoiler içeriyor
Bugün ve Bugün şiirinde: ★ 'öyle çabuk geçiyor ki günler. hele sen de bir bak hayatına. yarın bitecek sanki her şey. yarın ölecek gibiyiz. daha doymamışız yaşamasına. günlerimiz dün bir, bugün iki. sakın bir şey bırakma yarına. yarın yok ki.'…devamıBugün ve Bugün şiirinde:
★ 'öyle çabuk geçiyor ki günler.
hele sen de bir bak hayatına.
yarın bitecek sanki her şey.
yarın ölecek gibiyiz.
daha doymamışız yaşamasına.
günlerimiz dün bir, bugün iki.
sakın bir şey bırakma yarına.
yarın yok ki.'
diyor ve Sabaha Kadar şiirinde ekliyor:
★ 'hayat o kadar uzun ki,
öyle bitmez geliyor ki bir an..
bir de bakıyorum, o kadar kısalıyor ki;
ne çıkar, diyorum, bir hayattan.'
Bir iki kelam edeyim: fikrimce şair burada zamanın akışını insanın duygularına bağlamış. İlk şiirinde bahsettigi mutlu bir insanın zaman bilinciyken ikincisi daha çok melankolik bir şekilde ümidini kesmiş bir insanın zaman bilincidir. Dolayısıyla zaman kavramı varolan her insan için farklı işler. Çünkü sekiz milyar insanın hissettikleri saniyeyle degisebiliyorken basmakalıp bir şekilde zamanın sadece bir birimden ibaret oldugunu söylemek zannımca pekte uygun olmaz. Çünkü yaşanan zaman özneldir.
***
• ben seni beklerken ölmem ki..
beklersem.
• benim söylemek için çırpındığım gecelerde,
siz yoktunuz.
• geleceğim, bekle dedi, gitti..
ben beklemedim, o da gelmedi.
ölüm gibi bir şey oldu..
ama kimse ölmedi.
• vurdun, acısı daha geçmedi,
biliyorum, geçecek.
ama öyle ağır konuştun ki ardından.
o, gittikçe gerçek.
• ne kadar hatırlatsan kendini boş.
sensiz de seni sevebiliyorum.
★ sana gitme demeyeceğim.
gene de sen bilirsin.
yalanlar istiyorsan yalanlar söyleyeyim,
incinirsin.
Spoiler içeriyor
★ “yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.” Sanırım bu zamana kadar okuduğum ve anlam vermek için epey zaman harcadığım kitaplar arasında ilk sıralarda yerini alır. Eserde bir olay örgüsünü geçtim, hangi duygunun üzerinde…devamı★ “yaralar vardır hayatta, ruhu cüzam gibi yavaş yavaş ve yalnızlıkta yiyen, kemiren yaralar.”
Sanırım bu zamana kadar okuduğum ve anlam vermek için epey zaman harcadığım kitaplar arasında ilk sıralarda yerini alır.
Eserde bir olay örgüsünü geçtim, hangi duygunun üzerinde yoğunlaştığını anlamak bile çok zordu benim için. Çünkü birden fazla duygu var ve yaşanan olaylar o kadar kopuk ama bir o kadar da bir ki bağlam kurmak oldukça zahmet istiyor.
Anlatıcı sürekli olarak farklı mekanlarda bulunuyor lakin biraz dikkat ettiğimiz zaman tasviri yapılan mekanların bir olduğunu görüyoruz. Yani yaşananlar hep bir yerde geçiyor ama anlatıcı öyle bir bilinç kaybı yaşıyor ki bunun farkına bile varamıyor.
İmgeler sürekli olarak tekrar ediyor; kişiler, kurulan cümleler, var olan duygular ve mekanlar. Buradan anlıyoruz ki anlatıcı zaman ve mekan kavramlarını yitirmiş.
Sürekli olarak anlattığı kişilerdeki kusurları öne sürüyor lakin bunları anlatırken iğrenmenin yanında garip bir haz ile onların yaptıklarını yapma eğilimi gösteriyor. Bu da bende, bahsettiği tüm kişiliklerin aslında kendisi olduğu izlenimini oluşturdu. Bahsettiği kişiliklerde sürekli olarak "kambur bir duruş" olduğunu vurguluyor; ben burada kamburluğun sebebini fizikselden ziyade ruhsal bir olayla bağdaştırdım.
Hikayenin başında bir kadından bahsediyor ve sürekli olarak o kadının gözlerine odaklanıyor. Kadının bedeninin yaşıyor olmasına rağmen kurtlanıyor olması, çürüme belirtileri gösteriyor oluşu onun garibine gitmiyor; çünkü buradaki aslında bir kadın değil, hikayenin sonunda öldürdüğünü öğrendiğimiz karısının kendi üzerinde oluşturduğu "vicdan". Yani buradaki kadın metaforu aslında vicdan kavramı ile ilişkilendirilmiş.
Ve dikkat ederseniz sürekli olarak kadının gözlerine odaklanıyor, onu unutmak istemiyor. Gözlerine bakarken rahatsızlığın yanında garip bir haz duyuyor. Nedenini anlamadığım bir şekilde —belki de insanlığının henüz ölmediğini kendisine kanıtlamak içindir— o gözlerde bulunan bakışı unutmak istemiyor.
Kitaptaki zaman kavramına geri dönersek Sadık Hidayet, zamanın neden bu kadar bölük pörçük yahut bir olarak görüldüğünü açıklıyor: "Canlılar dünyasıyla aramdaki bağlar koptu kopalı, önümde biriken şeyler geçmişin anıları herhalde. Geçmiş, gelecek, saat, gün, ay ve yıl hepsi aynı şey."
Hâsılı şudur ki, kitap bize vicdan yükünün nasıl sonuçlar doğurduğundan bahseder. Zaman içerisinde insan, vicdan yüküne alışır ama bu; vicdanını rahatsız eden şeyin geçmişine sirayet etmeye başlamasına engel olamaz. Ve böylece başında "küçük bir vicdan azabı" olarak adlandırılan şeyler koca bir külfete dönüşür.
Ve itiraf etmeliyim ki değerlendirmesini yazdığım kitaplar arasında beni en çok zorlayan bu oldu.
Sağlıcakla Kalın.