Bir yazar yazmaya hazırlıksız olabilir mi? Ben öyleydim. Gerçi "yazar" da denemezdi bana, çünkü sık sık yazmazdım. Tutardım bütün cümleleri aklımda; romanlar biter, sayfalar çevrilirdi zihnimde. Ama unuturdum, koyamazdım ayracı düşüncelerimin arasına. Böylece bir fikri tamamlamadan diğerine geçerdim. Kağıt da…devamıBir yazar yazmaya hazırlıksız olabilir mi? Ben öyleydim. Gerçi "yazar" da denemezdi bana, çünkü sık sık yazmazdım. Tutardım bütün cümleleri aklımda; romanlar biter, sayfalar çevrilirdi zihnimde. Ama unuturdum, koyamazdım ayracı düşüncelerimin arasına. Böylece bir fikri tamamlamadan diğerine geçerdim. Kağıt da olmayınca yanımda, uzaklardan gelen bir ışık huzmesi gibi harfler birer birer sönerdi. İçimi parçalayan bu durum, peygambere gelen bir vahyi unutmak kadar adiceydi.
Nadiren hazır olurdum yazmaya. Onda da ya zamanı bahane eder ya da iplerimi elinde tutan tembelliğe atardım suçu. Yoksa tembellik beni kıskanıyor muydu?
Yazar yazmaya başladığında durmalıydı dünya. Savaşlar bitmeli, ateşkes ilan edilmeliydi. Ölümler ve doğumlar Tanrı’nın ellerinde bir müddet beklemeliydi. Tarih tekerrür etmemeli, krallar soyunup insan olduklarını hatırlamalıydı. Duran bir dünyanın içinde yalnızca yazar ve masası canlı kalmalıydı. İlahi bir lütufla korunur gibi…
Gökyüzünde görülen tek yıldız gibidir yazar. Milyonlarla gümüşi ışık kutsal bir bağla döner durur, ama yazarın ışığı altındandır; bütün karanlığı yalnızca o def eder. Kalabalıkların ardından çıkan bir liberal gibi “Ben buradayım,” der. “Senin içindeyim, çünkü cümlelerimi kazıdım zihnine. Bir kalemdeyim, o benim ellerim. Havadayım, soluyorsun ruhumu baktıkça sayfalara yansıyan yüzüme.”
İnkar eden varsa —ki düşmansız yazar olmaz— ispatlasın yokluğumu. Ama eğer amaç buysa şaşan beşerin, yalnızca kendi kayboluşunu bulur.
Yazarsız olsaydı bu dünya, güneş istifa ederdi ışığını vermekten. Manasız bir dünya, aydınlıkta can bulmayı hak etmezdi.
Keşke bütün kelimeler üzerime istifra etse; söz bulanmazdı zihnim. Bedenim huşu içinde olurdu. Aklımı beynimden çıkarıp okusam, üflesem, tekrar dokusam etine. Zihnim bir cenin gibi; bilmeye ihtiyacım var, insan olmak için.
Şiirin gözleri lütufkâr bir bahardan geçmiş sanki. Bu ne çiçek, bu ne böcek… Belli ki kışta üşümüş mesafelerle ve aşkla, şimdi budandığı dalından büyüyor.
Ah, yazmak da neymiş! Bazen varlığın bile canımı sıkıyor, tıpkı çok sevdiğin bir aşktan bıkmak gibi. Aşktan bıkana terbiyesiz derim: Defol! Git nefretinin harabe barınağına sığın. Görmeyen bir kalp, anlamayan bir zihinden beterdir. Evrendeki tüm saatleri kırsan da zamanı durduramazsın, anla bunu. O zaman yazmak senin görevin, unutma.
Akrebi söküp satır, yelkovanı ezip dize yapsam. "On iki" deyince yapıştırsam teşbihi; millet bir şaşsa… Şaş ey millet! Okumak isteyip de bulamadıkların serilecek önüne bu ellerden yakında. Aklındakini alacağım — senin de, onun da. Bezeyeceğim renklerle, desenlerle. Görsen, “Bu kadar da olmaz,” dersin; bulunmaz Hint kumaşı gibi…
Yani demem o ki, seni kaybedeceğim. Bir hülyanın içinde, büklüm büklüm yayılan...
Öylesine...