Spoiler içeriyor
True Detective Sezon 1 True Detective ilk sezonunun ilk sahnesini dikkat çekici bir cinayetle açıyor, bir ağaç sunağının önüne bırakılmış kurban. Dizideki ritüel semboller, dallardan yapılmış yapılar ve bataklık atmosferi insanın bilinmeyene anlam verme ihtiyacını gösteriyor. Bu sembollerin tek bir…devamıTrue Detective Sezon 1
True Detective ilk sezonunun ilk sahnesini dikkat çekici bir cinayetle açıyor, bir ağaç sunağının önüne bırakılmış kurban.
Dizideki ritüel semboller, dallardan yapılmış yapılar ve bataklık atmosferi insanın bilinmeyene anlam verme ihtiyacını gösteriyor. Bu sembollerin tek bir açıklaması olmaması da ilgi çekici. Bunun bir kültürün parçası olduğunu biliyorsunuz ama aynı zamanda birçok farklı anlama gelebileceğini de hissediyorsunuz. Bu da sizi sembollerin anlamlarını okumaya zorluyor.
İlk sezonda iki ana karakterimiz var, ilki Rust. Kendisi genellikle nihilist bir karakter olarak yorumlanıyor ancak ben onu sadece karamsar biri olarak görmedim. Bence Rust, hayatındaki kayıpların ardından bağ kurmanın acısına teslim olmuş bir insan. Kendini ve felsefesini olduğu gibi kabullenmiş, rollere tahammülü kalmamış biri.
Sezon boyunca insan bilincini bir hata olarak görür, hayatın anlamı olmadığını söyler ve insanların kendilerine anlattıkları hikayelerle yaşadıklarını savunur fakat bunları yalnızca felsefi fikirler olarak değil aynı zamanda kendini korumak için geliştirdiği bir savunma mekanizması olarak görüyorum. Çünkü sahip olduğun her şeyi bir gün kaybetmek zorundasın ve Rust kaybetmenin ne demek olduğunu çok iyi bilen bir karakter.
Rust’ın bağlardan kaçışı yalnızca insan ilişkilerinde değil yaşadığı mekanlarda da kendini gösterir. Sezon boyunca onu hiçbir yere tam anlamıyla yerleşmiş görmeyiz. Yaşadığı ev geçici hissi verir, sanki birkaç gün sonra taşınacakmış gibi eksik ve kişiliksizdir. Daha sonra yaşadığı depo ise bir evden çok bir sığınak gibidir. İnsanların hayatlarına kök salmaktan kaçındığı gibi yaşadığı yerlere de kök salmaz. Bu yüzden Rust’ın yalnızlığı sadece psikolojik değil, fiziksel olarak da görünürdür. Hayatında kalıcı hiçbir şey bırakmamaya çalışıyormuş gibidir çünkü bağ kurmak aynı zamanda onu kaybetme riskini de beraberinde getirir.
Marty ise ikinci ana karakterimiz. Kendisini iyi bir adam olarak görmek isteyen ama kendi kusurlarıyla yüzleşmekte zorlanan bir karakter. Rust’ın aksine bağ kurmaya ihtiyaç duyar ancak çoğu zaman o bağları koruyamaz.
Marty’nin trajedisi kötü biri olması değil, kendine ve çevresine yeterince dürüst olamamasıdır. Dizinin sonunda değişen kişi yalnızca Rust değildir. Marty de dünyanın, kendisinin ve insanların kendi düşündüğünden daha karmaşık olduğunu kabul etmek zorunda kalır.
True Detective Sezon 2
İkinci sezon ilk sezondan çok farklı bir hikâye anlatıyor. Louisiana’nın bataklıkları ve ritüel sembollerinin yerini beton, otoyollar ve kurumsal yozlaşma alıyor. Ancak sezonun merkezindeki karanlık değişmiyor, sadece kaynağı farklılaşıyor.
Beraber çalışmak zorunda kalan ekibimiz Ray, Ani ve Paul. Tüm olayların merkezinde ise kirli işleri bırakmaya çalışan gangsterimiz Frank var.
Ani, tek kadın polisimiz. Güçlü ve kontrollü görünmesine rağmen bu kontrol büyük ölçüde çocukluğunda yaşadığı travmaların ürünü olan bir savunma mekanizması. Bunu özellikle erkeklerle olan ilişkilerinde görüyoruz.
Ray ise Vinci kentinin pisliğe batmış dedektifi. Yozlaşmış olduğu çoğu kişi tarafından biliniyor ama etrafta o kadar yozlaşmış kişi ve kurum var ki pek dikkat çekmiyor. Eski idealist halinden neredeyse hiçbir şey kalmamış. Kaybedecek çok şeyi kalmamış gibi görünen bir adam. Tek sahip olduğu şey ise oğlu. Son bölümde onu gerçek oğlu olup olmadığını asla öğrenemeden ölmesi beni etkileyen noktalardan biriydi. Çünkü aslında bunun bir önemi yoktu, Ray onu çoktan oğlu olarak kabul etmişti.
Frank’i ise yalnızca hırslı bir suçlu olarak görmek eksik kalır. Onun asıl amacı para değil meşruiyet kazanmaktır. Suç dünyasından çıkıp toplumun kabul ettiği biri olmak ister. Açıkçası sezonda en sevdiğim karakterlerden biri oldu ve ölüm şekli beni en çok üzenlerden biriydi. Bunu hak edip etmediği ayrı bir tartışma konusu ama üzülmedim desem yalan olur. İhanetler ve stratejilerle dolu bir karakterdi.
Paul ise bizim otoyol polisimiz. Dışarıdan bakıldığında disiplinli ve başarılı bir karakter gibi görünür fakat sezon boyunca kendi kimliğiyle kurduğu ilişki oldukça çalkantılıdır. Sürekli belirli bir rolü sürdürmeye çalışır; asker, polis, nişanlı, ‘olması gereken adam’ ancak bunların hiçbirinin içinde tam anlamıyla rahat görünmez. Hayatı boyunca başkalarının onaylayacağı bir karakter olmaya çalışmış ama bu süreçte kendisiyle olan bağını kaybetmiş gibidir. Babasız büyümüştür, annesi ilgisiz bir seks işçisidir ve kendi kimliğiyle de çatışma içindedir. Hep olması gerekeni zorlayan bir karakterdir. Tam ekiple bağ kurmaya başlarken hiç beklemediğim bir yerde ölmesi beni hem şaşırttı hem üzdü.
True Detective Sezon 3
Üçüncü sezon için kayıp çocuk vakasını çözmeye çalışan iki dedektifin hikâyesi diyebiliriz fakat bunun arkasında ana karakterimiz Wayne’in yaşadığı hafıza problemleri var.
Dizi üç farklı zaman diliminden oluşuyor. İlki kardeşlerin kaybolduğu dönem, ikincisi olaydan yaklaşık 10 yıl sonrası ve üçüncüsü ise günümüz. Bu yapı sezonun en güçlü yanlarından birisi.
Wayne’in yaşlılık döneminde geçmişi hatırlamaya çalışmasını izlerken soruşturma ile karakterin zihni birbirine karışmaya başlıyor. Bir noktadan sonra olayın kendisini değil, Wayne’in o olayı nasıl hatırladığını takip ediyoruz. Özellikle yaşlı Wayne’in anıları arasında gidip gelirken kendisi karıştırdıkça biz de karıştırıyoruz.
Ancak bazı noktalarda Wayne’in davayı takip etme biçimi biraz havada kalmış gibi hissettirdi. Özellikle olayların ilerleyişinde bazı bağlantılar eksik kurulmuş gibiydi fakat sezon üzerine düşündükçe bunun bilinçli bir tercih olabileceğini fark ettim çünkü hikaye kusursuz bir dedektiflik anlatısından çok hafızasını kaybetmeye başlayan bir adamın geçmişi yeniden kurma çabasını anlatıyor. Belki de soruşturmadaki bu dağınıklık Wayne’in zihnindeki dağınıklığın bir yansımasıydı.
Üç zaman dilimi arasında en ilginç gelen kısım ise günümüzde geçen röportaj bölümleriydi. Belgesel ekibinin ortaya çıkardığı yeni bilgiler ve daha önce gözden kaçmış görünen detaylar dikkatimi çekti. Bu noktada aklıma sürekli aynı soru geldi: Bunca yıl boyunca bunlar nasıl fark edilmedi?
Bu durum bazı anlarda hikayenin inandırıcılığını zorladı ancak aynı zamanda davaların yıllar içinde nasıl şekil değiştirdiğini ve insanların bazı şeyleri görmezden gelmeye ne kadar yatkın olduğunu da gösteriyor gibiydi.
Beni en etkileyen kısım ise son bölümdü. Wayne’in kayıp kızı bulmaya bu kadar yaklaşması ve hafızasının onu tam o anda yarı yolda bırakması oldukça buruktu fakat tüm karmaşasına ve zayıflığına rağmen hala iyi bir dedektif olduğunu görmek hoşuma gitti. Hafızasını kaybediyor olabilir ama sezgilerini tamamen kaybetmiyor.
True Detective Sezon 4
Dördüncü sezon önceki sezonlardan farklı olarak izolasyon hissini merkeze alıyor. Louisiana’nın bataklıklarının ve California’nın otoyollarının yerini Alaska’nın bitmeyen gecesi ve sonsuz beyazlığı alıyor.
Bu sezonu izlerken en çok hissettiğim şey yalnızlık oldu. Sanki karakterler yalnızca birbirlerinden değil, dünyanın geri kalanından da kopmuş gibiydiler.
Liz ve Evangeline arasındaki ilişki sezonun merkezini oluşturuyor. Birbirlerinden oldukça farklı karakterler olmalarına rağmen ikisi de geçmişleriyle yaşamaya çalışan insanlar. Özellikle Navarro’nun hikâyesinde aidiyet, kimlik ve kültürel kökler önemli bir yer tutuyor.
Bu sezonu diğer sezonlardan ayıran en belirgin nokta ise mistik ve doğaüstü unsurların çok daha görünür olmasıydı. Önceki sezonlarda da semboller, ritüeller ve açıklanamayan olaylar vardı ancak bunlar genellikle psikolojik veya toplumsal bir bağlam içinde kalıyordu. Night Country’de ise doğaüstü yorumlara daha fazla yaklaşan bir atmosfer kurulmuş.
İlk başta bu durum bana biraz garip geldi. Ancak bunu tamamen olumsuz bir tercih olarak da görmedim. Alaska’nın coğrafyası, yerli kültürleri ve bölgenin spiritüel gelenekleri düşünüldüğünde mistisizmin hikayeye dahil edilmesini yöresel kültürün bir parçası olarak okumak mümkün. Bu yüzden bazı sahneleri doğrudan paranormal olaylar olarak değil karakterlerin yaşadığı dünyanın kültürel ve psikolojik yansımaları olarak yorumladım.
Ve en ilgimi çeken noktalardan biri sembollerin ve kültürel işaretlerin kullanımı oldu. Yerli halkın dövmeleri, ritüelleri ve gelenekleri hikâyeye farklı bir kimlik kazandırıyor. Özellikle bu detaylar Alaska’yı yalnızca bir mekan değil hikayenin aktif bir parçası gibi hissettiriyor.
Sezonun en ilginç taraflarından biri ise bilim insanlarının ölümü etrafında oluşan etik tartışmaydı. Araştırma istasyonunda çalışan bilim insanlarının yürüttüğü çalışmaların insanlık için büyük bir fayda sağlarken bu çalışmaların bölge halkına verdiği zarar da fazlaydı.
Bu noktada araştırmayı sabote eden Annie karakteri önemli bir ahlaki soru ortaya çıkarıyor, yaptığını bir suç olarakta görmek mümkün ama aynı zamanda kendi halkını ve yaşadığı çevreyi koruma çabası olarak da okunabilir. Bu yüzden sezonda haklılık ve suçluluk arasındaki çizgi giderek bulanıklaşıyor.
Bilim insanlarının Annie’yi öldürmesi ise hikâyenin en çarpıcı kırılma noktalarından biri. Burada bilim, ilerleme ve insanlık adına çalıştıkları düşünülen insanların öfkelerine yenilmeleri ve çalışmalarını korumak adına bir insanı öldürebilecek noktaya gelmeleri önemli etik sorular doğuruyor.
Yöre halkından kadınların bir araya gelerek bilim insanlarını cezalandırması ise bu tartışmayı daha da karmaşık hale getiriyor. Çünkü burada yasal bir adalet değil, topluluğun kendi adalet anlayışı devreye giriyor.
Eğer sistem gerçeği ortaya çıkarmıyor ve suçlular korunuyorsa, insanların kendi adaletlerini sağlamaya çalışmaları ne kadar meşrudur?
Her sezonun farklı bir tadı vardı. Kalan üç sezon ilk sezonu tekrar etseydi muhtemelen daha klasik bir polisiye ortaya çıkardı. Yine de favorim ilk sezon. Hem atmosferi hem polisiye tarafıyla. Ancak diğer sezonları da başarısız ya da gereksiz görmek haksızlık olur.