お前はここへ何をしに来た? 曇りなき眼で見定め、決める。 400. filmim için özel bir tercih yapmak istiyordum. Sonrasında aklıma uzun zamandır Ghibli filmlerinden uzak kaldığım geldi. En son 2025'in son filmi olarak Howl's Moving Castle izlemiştim; üzerinden on ay geçmiş. Bu kadar süre ayrı kalmamın sebebi, Ghibli…devamıお前はここへ何をしに来た?
曇りなき眼で見定め、決める。
400. filmim için özel bir tercih yapmak istiyordum. Sonrasında aklıma uzun zamandır Ghibli filmlerinden uzak kaldığım geldi. En son 2025'in son filmi olarak Howl's Moving Castle izlemiştim; üzerinden on ay geçmiş. Bu kadar süre ayrı kalmamın sebebi, Ghibli filmlerini kendi adıma bir "ödül" olarak saklama tercihim. İzlemek için bir bahane bulmam gerekiyor bazen. Acaba fazla mı anlam yüklüyorum diye düşünüyorum ama Studio Ghibli'nin huzur veren, iyileştirici bir yanı var. Özellikle Ghibli'nin öncü temsilcisi Hayao Miyazaki'nin o masalsı dünyasını bir çırpıda tüketmektense, o anları eşsiz kılan günlere ihtiyaç duyuyorum.
Ghibli filmlerinde en hayran olduğum şey; karakterleri iyi veya kötü üzerinden anlatmak yerine, hikayeyi çıkarların çatışması üzerine kurması. Filmde, doğa ve insan arasında yüzyıllar boyunca süregelen, kazanması güç bir mücadele anlatılıyor. Bunu iyi ve kötü taraf olarak keskin sınırlar çizerek değil, aksine iki tarafın da perspektifini göstererek yapıyor.
Lady Eboshi doğaya zarar veriyor ama bunu kötü birisi olduğu için değil, refah içinde yaşamak için yapıyor. İnsanoğlu var olduğu tarihten bu yana gelişmeye, kendini korumaya ve refah seviyesini yükseltmeye çalışmıştır. Eboshi'nin hayat kadınlarına iş gücü vermesi, cüzzam hastalarına sahip çıkıp onları topluma kazandırması, halkını koruyup onlara liderlik yapması onu beklediğimiz gibi güce sahip olmaya çalışan saf bir kötü olmaktan çıkarıyor. İnsanlar onun için çalışıyor ve onu koruyor; bu bir zorunluluktan değil, ona duydukları saygı ve sevgiden kaynaklanıyor.
San ise doğanın insanlara öfkesinin temsilcisi. Daha bebekken annesi ve babası tarafından Tanrı Moro'nun önüne atılmış ve bir kurt olarak büyütülmüş. Her ne kadar kendini kurt olarak tanımlasa da insan bedeninde insan doğasını taşımakta. Bu durum onun, tam ait olamadığı iki dünya arasında sıkışmasına sebep oluyor:
"O benim zavallı, çirkin ve güzel kızım; ne bir kurt ne de bir insan."
Filmin kapağından ve isminden dolayı ben başrolün Prenses Mononoke adlı bir kız olduğu yanılgısına düşmüştüm fakat burada hikayeyi gözünden gördüğümüz kişi posterdeki kız, yani San değil. Hatta Mononoke isimli bir karakter bile yok.
Mononoke, Japoncada intikamcı ruh anlamına geliyor. Buradaki mononoke sadece San değil; doğa için intikam isteyen, nefret ve kine bürünmüş, lanetlenmiş tanrılar Nago ve Okkoto da dahil.
İki tarafı da dinleyen, onların haklı taraflarını gören bir karakterimiz daha var. İki dünya arasındaki köprü: Ashitaka.
Ashitaka yolculuğa çıkan asıl kahramanımız. Onların savaşmalarını değil, birlikte yaşamalarının bir yolunu bulmalarını istiyor. Filmi onun gözünden izlemek iki tarafı da berrak bir şekilde görebilmemizi sağlıyor. San ya da Lady Eboshi'nin ana karakter olduğu bir durumda hikaye bu kadar etkileyici ve gerçekçi olmazdı.
Ashitaka benim için çok özel bir karakter oldu, sanırım favori Ghibli erkek karakterim diyebilirim. Hayao Miyazaki'nin romantik ilişkileri hikayeye yedirişine ve işleyişine çok hayranım. Burada da San ile Ashitaka arasındaki ilişki beni çok etkiledi. Özellikle sonunda birbirlerini değiştirmeye çalışmadan, oldukları gibi kabul etmeleri...😭 Mesafeli ama kopamayacak bir bağa sahip olmaları içimde buruk bir his bıraktı
Sonuç olarak kazanan bir taraf yok, insanoğlu ne yaparsa yapsın eninde sonunda doğa kendi yolunu buluyor.
"Doğa ile savaş halindeyiz, kazanırsak kaybedeceğiz."
共に生きよう。
Tom Holland’a Spider-Man olmak bu filmde ayrı yakışmış; kaslanmış, çok da nefis olmuş. Saçı, yüzü, başı, son bıraktığım halinden sonra bayağı olgunlaşmış hissettirdi. Kendi serisinin en iyi filmiydi, kostümü de bence giydiği en güzel kostümdü. No Way Home’dan sonra Stark…devamıTom Holland’a Spider-Man olmak bu filmde ayrı yakışmış; kaslanmış, çok da nefis olmuş. Saçı, yüzü, başı, son bıraktığım halinden sonra bayağı olgunlaşmış hissettirdi. Kendi serisinin en iyi filmiydi, kostümü de bence giydiği en güzel kostümdü. No Way Home’dan sonra Stark teknolojisinden arınmış, perperişan bir Spider-Man görmek istiyordum.
İstediğimi hem verebilmişler hem de verememişler. Evet depresyonda, daha olgun ve yalnız bir halde olabilir ama kira ödeme, iş bulma gibi sıkıntıları hala hiç yok. Teknolojiden eksik kalmamış. Nereden buldu acaba o kadar monitörü? En son öylece herkes tarafından unutulmuş bir haldeydi. Tony kenara köşeye para bırakmış herhalde.
Bir de MJ ile Ned ile olan hikaye artık doyurdu gibi hissediyorum, yeni bir soluğa ihtiyaç var. Bu noktada Gwen ve Harry karakterlerini artık görmek isterdim.
Filmi izlerken çok eğlendiğimi rahatlıkla söyleyebilirim. Senaryoda aksaklıklar olsa da geçiş filmi ve Jean Grey’in evrene tanıtılışı gözüyle bakıyorum. Yakın bir zamanda tekrar izlemek istiyorum. Yeni izlemenin hype’ı ile belki abartıyor olabilirim ama live-action olarak favorilerimde ikinci sıraya yerleşti. Sinematografisi, müzikleri şahaneydi. Frank Castle ile beni tanıştıran film olduğunu utanarak söylüyorum; Peter ile aralarındaki uyumu sevdim. Aynı şekilde Jean ile Peter’ın ilişkisinde de güzel bir uyum yakalamışlar. Ship olarak yükselemedim onu söyleyeyim, bana abi-kardeş gibi hissettirdiler.
Sadie’nin Jean olması bana iyi hissettiriyor, acilen Cyclops ile ikisini görmek istiyorum. Yelena’nın "big potato stuff, small potato stuff" sahnesini çok görüyordum bence tatlı bir sahne. Yelena karakterini bayağı seviyorum şu sıralar, belki ileride ilk beşime bile girer. Anlayabilmek için daha fazla projede izlemem gerekiyor.
Genel Spider-Man maratonumun bitmesi üzerine de bir kaç şey söylemek istiyorum:
Tobey ile Andrew’nun Spiderman'ini Marvel’ı izlemeden hemen önce izlemiştim, üzerinden biraz zaman geçti. Şöyle bir oturdum, düşündüm. Benim en sevdiğim live-action Spider Man filmi Spider-Man 2, bu değişmedi. Evet, çocukken çok seviyordum. Evet, nostalji delisiyim. Evet, çilekeş Peter severim. Evet, Doctor Octopus spiderman’in karşısına çıkmış en iyi villain. En sevdiğim de hâlâ Tobey’nin Spider-Man’i. Çocukken izlediğim haliyle daha özel ve güzel hatırlıyordum izleyince hatırladığım kadar iyi olmadığını gördüm ama yine de benim için yeri çok başka. İçinizden beni "nostalji gözünü kör etmiş" diye yargılayabilirsiniz, suçlamaları kabul ediyorum.
Yine de Tom’un Spider-Man’i kafamı karıştırmaya başladı. Bundan sonrasında kendi serüvenine noktayı güzel bir şekilde koyarsa zirveye oturabilir. Benim için ikinci sırada ama birincilik koltuğuna tutunuyor, tamamen gelecekteki işlerine bağlı. Umarım bu fırsatı iyi değerlendiriler.
Ve benim en az sevdiğim TASM serisi, özür dilerim herkes çok seviyor biliyorum. Oradaki çift çok iyi, kabul ediyorum ama yeterli değil. Andrew’u izlerken hiç Peter Parker gözüyle bakamadım. Örümcek Adam’ı iyiydi, kabul ama çok yarım kalmışlık hissi var.
Tobey beni nostaljiden yakalıyor,
Tom Holland güncelliğinden yakalıyor;
Andrew’da ise öylece ortada kalakaldı, ortanca çocuk dramı...
Yukarıdaki yorumum live-action içindi. Hepsinden öte Spider-Verse serisi var; en sevdiğim Örümcek Adam tabii ki Miles Morales🕷
Şimdi Miles’a bir paragraf övgü döşerdim ama hastayım, yazdıkça kafamdaki ağrı da arttı. Zaten reviewu da tam istediğim gibi yazamadım, belki burayı sonra güncellerim.
Bu ekibe çekilmiş MCU'dan bağımsız bir duology olduğu için genellikle filmin yorumlarında onunla bir kıyaslama gördüm. Ben izlemediğim için elimde karşılaştıracağım bir materyal yok. İlk defa Fantastic Four ile tanışıyorum, karakterlerin ne kadar doğru yansıtıldığını bilemeyeceğim ama ben ekibi sevdim.…devamıBu ekibe çekilmiş MCU'dan bağımsız bir duology olduğu için genellikle filmin yorumlarında onunla bir kıyaslama gördüm. Ben izlemediğim için elimde karşılaştıracağım bir materyal yok. İlk defa Fantastic Four ile tanışıyorum, karakterlerin ne kadar doğru yansıtıldığını bilemeyeceğim ama ben ekibi sevdim. Bu filmin çıktığı dönem Pedro Pascal her yerdeydi; aynı dönemde The Materialist filmi de çıkmıştı, yani görmeye tahammül edemediğim bir ünlü. Bu konuda Timothée ile yarışabilirler. Şu an görünürlüğü biraz daha azaldığı için tolerans gösterebildim.
İlk yarıda gayet güzel ilerledi ama sonrası yokuş aşağı gitmiş. Ekibin Galactus ile görüşmeye gitmesi, sonrasından oradan kaçarken Silver Surfer ile bir kovalamaca yaşanması gayet iyiydi. Dünyaya geri döndükten sonrasındaki kurgu vasat kalmış, oradan itibaren sıkılmaya da başladım. Potansiyeli harcanmış maalesef, yoksa daha yüksek verebilirdim. Özellikle Galactus'un yeniliş biçimini falan beğenmedim. Klasik "tek filmde harcanan güçlü kötü adam" klişesi yaşandı. Filmin retro-fütüristik havasını çok beğendim, film ile ilgili en beğendiğim şey oldu.
Asıl bahsetmek istediğim, maratonumun sonuna gelmiş olmam. MARVEL BİTTİ!!! yani, geriye bir tek Brand New Day kaldı. Ama bunu Marvel’dan daha öte, "Örümcek Adam maratonumun" bir kapanışı olarak gördüğüm için orada daha çok Spider-Man’den bahsederim. Genel Marvel ile ilgili görüşlerimi ise burada belirtmek istiyorum:
Öncelikle bu zamana kadar izlemediğim için pişman değilim; iyi ki bu yaşımda, bu bakış açısı ve bilinç düzeyi ile izlemişim. Marvel'a karşı hep bir önyargım vardı; ona rağmen bir gün seriyi izleyeceğimi biliyordum, bu düşüncemde popüler kültürdeki yerinin etkisi çok büyük. Ve izlemek istediğim birkaç film ve dizinin MCU projesi olması da bu konuda etkili. Mesela Spider-Man benim tanıştığım ilk süper kahraman; Marvel ile ilk temasım da Tobey'nin Spider-Man'i ile yaşandı. Bu yüzden Spider-Man 2'nin bendeki yeri ayrıdır. Çocukluğumun getirdiği nostalji körlüğünün etkisiyle Spider-Man filmlerini izleyecek olursam Tobey ile Andrew'u rahat bir şekilde izleyebiliyorum; ama Tom'un Spider-Man'i ile de tanışmak istersem MCU'ya giriş yapmam gerekiyor.
Herkes için böyle bir şey gerekmez, normal birisi Homecoming ile başlar, seriyi kendi içinde izler; ama benim gibi değişik huylarınız ve takıntılarınız varsa izleyemiyorsunuz. Benim maalesef bağlamsal öğrenme takıntım var, hiçbir şeyin ortasından dalmayı sevmiyorum. Bir başı ve sonu benim için olmalı ve ben de en başından onu deneyimlemeliyim. Buna kitap serileri, popüler evrenler, film serileri, bir yönetmenin eserleri, her şey dahil olabilir. Hikayenin büyümesine kronolojik olarak tanık olmak bence hem çok keyifli hem de büyük resmi daha iyi görebiliyorsun. Karakter gelişimine tanık olmak ve easter egg'leri kaçırmaktan korkmak da bu seriyi bir bütün olarak deneyimleme isteğimin tuzu biberiydi.
Benim için Tom'un Spider-Man'ini izlemek için Civil War'u, onu daha iyi anlayabilmek için de gerekirse tüm seriyi izlemek bir zorunluluk. Bu yüzden Marvel'dan izlemek istediğim bir proje olduğunda, zaten bir gün seriyi izlemek gibi bir hedefim olduğu için hep erteliyordum. Bu süreç epey devam etti, ta ki bir Moon Knight editine denk gelene kadar. Son noktayı koyan ve beni Marvel'a başlatan iş o oldu.
Şimdi, "İyi ki başlamışım," diyorum. İlk başta gözümde çok büyüyordu, bu zamana kadar izlememe konusunda ciddi bir direnç sergilememde de bunun etkisi var. Hem Spider-Man hem X-Men hem de Marvel maratonunu birlikte bitirdim. Ben aslında Doomsday için başlamamıştım ama başladıktan sonra Doomsday ile ilgili birçok içerik gördüm. Bir anda herkes Doomsday için izlemeye başlayınca benim de şevkim arttı. X-Men'i de zaten bu yüzden işin içine kattım. Yani Doomsday için başlamasam bile yolum o noktaya evrildi.
Artık hazır sayılırım. Nasıl bir şey çıkacak ortaya merak ediyorum çünkü Endgame sonrası seri kesinlikle çuvalladı. Amaçsızca çekilen birçok film var ve hiçbir şeye bağlanmıyor. Infinity War ve Endgame gelene kadar oluşturulmuş bir altyapı vardı; hem Sonsuzluk Taşları’nı tanıtmışlardı hem de Thanos’un nasıl bir tehdit olduğu gösterilmişti, karakterin bir ağırlığı vardı.
Doctor Doom için böyle bir şey kesinlikle yok. Çok sonradan, Kang olayı da tutmayınca günü kurtarmak adına Robert Downey Jr.’ı getirip olayı Endgame üzerinden bir şeye bağlamaya çalışıyorlar. Umarım ortaya iyi bir iş çıkarırlar. Russo kardeşlerin verdiği bir güven var açıkçası; onların MCU için çalıştıkları filmleri bayağı seviyorum, "bayağı" demek az kalır hatta. The Winter Soldier zaten en sevdiğim MCU solo filmi; Infinity War ve Endgame de en parlak dönemin zirvesinde yer alıyorlar.
58 film, 6 dizi... Daha Vision Quest izleyeceğim. Haziranın 27'sinden beri sadece Marvel izliyorum. Sinemadan epey uzak kaldım. Rutinimin parçasına dönüşen bir şeyden koptuğum için biraz hüzünlüyüm ama daha çok mutluyum, biraz da gurluyum. Üzerime hafiften bir baygınlık gelmişti; en azından insanların neden bu seriyi sevdiğini artık anlayabiliyorum, aynı şekilde sevmeyenleri de anlayabiliyorum. Kendimi bir Marvel fanı olarak nitelendiremem ama ben de seven taraftayım. 24 tane filme 3 puanın altında vermişim ama olsun sevdiklerim bir şekilde kurtarıyor.
Kendi rızamla bir daha ekran başına geçip izlemeyecim filmler olduğu kadar, geriye dönüp belki tekrar tekrar izleyeceğim filmler de var; tüm karakterleri barındıran Avengers serisi bunlardan birisi. Kalbimde yeri ayrı olan bir seri varsa da kesinlikle favori üçlemelerimden biri olan Guardians of the Galaxy serisidir, o ekibi çok ayrı seviyorum. Filmlere yaptığım yorumlardan neyi sevip neyi sevmediğim net anlaşılmıştır diye düşünüyorum, yine de en sevdiğim beş karakteri de şöyle bırakayım:
Fav 5: MCU All Productions
— Spider-Man (Tüm evrenler dahil)
— Steve Rogers (Suratınızdaki ifadeyi merak ediyorum)
— Wanda Maximoff
— Rocket Raccoon
— Bucky Barnes
HM: Loki💚
Bu arada sıralamasız, karakterleri beş kişiye indirgemek bile zordu, bir de kendimi sıralama yapmakla zorlamak istemedim. Neredeyse izlenmedik bir şey bırakmadım ama ilerisi için bıraktığım birkaç şey var. Bunlardan, bu sıralamayı değiştireceğini düşündüğüm iki karakter mevcut. What If...? ya da Spider-Noir bence bu listeyi etkilemez ama Daredevil ve The Punisher'ı henüz izlemediğimi belirtmek istiyorum. İkisi de çok ilgi çekici ve benim tarzıma yakın bulduğum diziler. Onları özellikle sonraya bırakıyorum çünkü şu an zihinsel olarak yoruldum. Zihnim temizlenince ileride izleyeceğim. Beklentim de büyük olduğundan, arada harcamak istemiyorum.
Bunun dışında bu sıralamaya X-Men dahil değil, o kadroyu da işin içine katarsam işin içinden çıkamam. Onları kendi havuzlarında zaten değerlendirmiştim.
Buraya kadar okuyan yoktur ama okumuşsanız teşekkür ederim💘
𝘼𝙫𝙚𝙣𝙜𝙚𝙧𝙯𝙯𝙕𝙕 Bucky'yi tekrar izleyeceğim için zaten mutluydum ama ekibe bayıldım. Kimya ve uyum yakalayabilmiş bir takımı tekrar Marvel'da görmek güzel hissettirdi. Guardians of the Galaxy'den sonra bu konuda eksik kalacaklarını düşünüyordum ama bu ekibin genel hattı bana GotG ekibini hatırlattı.…devamı𝘼𝙫𝙚𝙣𝙜𝙚𝙧𝙯𝙯𝙕𝙕
Bucky'yi tekrar izleyeceğim için zaten mutluydum ama ekibe bayıldım. Kimya ve uyum yakalayabilmiş bir takımı tekrar Marvel'da görmek güzel hissettirdi. Guardians of the Galaxy'den sonra bu konuda eksik kalacaklarını düşünüyordum ama bu ekibin genel hattı bana GotG ekibini hatırlattı.
Yelena'ya gittikçe daha çok ısınıyorum, ilk başlarda o kadar bayılmamıştım ama şimdi düşününce Marvel'ın son dönemlerde yeni tanıttığı en kendine has ve seyir zevki olan karakterlerden birisi. Sentry'nin de bu konuda Yelena'dan geri kalır yanı yok, ileride onu izleyeceğimiz projeleri şimdiden heyecanla bekliyorum.
Karakterleri tek tek düşündüğümde; halihazırda sevdiğim ve sevebileceğim kişiler var ama ekip olarak bayağı güçsüzler. Eski Avengers'ın yerini tutmaları mümkün değil. İlk başta "New Avengers nereden çıktı, keşke Thunderbolts olarak kalsalardı" diye düşünmüştüm. Sentry kendi başına bizim Avengers'a denk gibi duruyor olabilir ama diğerlerinin hepsi bana aynı hissettiriyor. Ekipte gereğinden fazla süper asker ve suikastçı var. Uzaylı istilası ve evrensel tehditlere karşı dünyayı kurtarma şansları yok.
Sonra aklıma buna pek gerek de kalmayacağı geldi. X-Men'in evrene katılışı, Doomsday ile Fantastic Four'un Earth-616'ya geçmesi gibi transferler yaşandığında, gelecek yeni nesilde eski Avengers'ın boşluğunu tek bir ekip doldurmayacak. O yüzden hangi ismi aldıklarının pek bir önemi yok.
Bu ekibin en güçlü yanı, fiziksel güçten öte yalnızlık, depresyon ve kaygı ile başa çıkmaya çalışan psikolojik olarak yaralı bireylerden oluşması. Toplum tarafından dışlanmış, uyumsuz kişileri ekip olarak bir arada görmeyi seviyorum; kendi başına itici olabilecek karakterleri bile sevdiriyor. Mesela John Walker... The Falcon and the Winter Soldier izlediğimde nefret etmiştim diyemeyeceğim ama gıcık etmişti. Hala gıcık bir tarafı var, yine de gözümde sempatik bir yanı oluştu. Bu arada şüphesiz en sempatikleri Alexei. David Harbour'a rol çok yakışıyor.
Sinemadaki 'loser' karakterleri seviyorum; hepsi aynı ben,,,❤️🩹
Ben Marvel’ın son düzlükteki filmlerine 1,5 vermekten yoruldum, Marvel kötü film yapmaktan yorulmamış. Kalan son üç filmden biraz daha umutluyum, maratonum neredeyse bitmek üzere. Marvel’ın bana en büyük faydalarından birisi puan grafiğimin dengelenmesi oldu; sol taraf boş kalıyordu, sağ olsun…devamıBen Marvel’ın son düzlükteki filmlerine 1,5 vermekten yoruldum, Marvel kötü film yapmaktan yorulmamış. Kalan son üç filmden biraz daha umutluyum, maratonum neredeyse bitmek üzere. Marvel’ın bana en büyük faydalarından birisi puan grafiğimin dengelenmesi oldu; sol taraf boş kalıyordu, sağ olsun Marvel halletti.
Ben hiçbir zaman Sam Wilson’ın Captain America olmasına karşı değildim ama böyle kötü bir filmi izledikten sonra gözüm ister istemez Chris Evans’ı arıyor. Adama kostüm bile bir başka yakışıyordu. Zaten The Winter Soldier’a (MCU'nun en iyi solo filmi) yakın bir şey yapılmaya çalışılmış, keşke becerebilseydiniz. Filmin tek iyi yanı Bucky.
Bu dizinin tam sonbahara yakışacağını düşünüyordum, izleme takvimimde sonbaharı bulması güzel oldu. Çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim; ben biraz daha farklı bir şey beklemiştim, daha whimsical gotik bir hava bekliyordum. Estetiği pek hoşuma gitmedi, ucuz duruyordu. Yani o sınavlar, yol... Ne bileyim,…devamıBu dizinin tam sonbahara yakışacağını düşünüyordum, izleme takvimimde sonbaharı bulması güzel oldu. Çok bayıldığımı söyleyemeyeceğim; ben biraz daha farklı bir şey beklemiştim, daha whimsical gotik bir hava bekliyordum. Estetiği pek hoşuma gitmedi, ucuz duruyordu. Yani o sınavlar, yol... Ne bileyim, istediğim bu değildi. Marvel’dan niye farklı bir şey bekliyorsam, sıkıntı kesinlikle bende var. Bu kadar Marvel projesi izledim, hala beklentimi neyle sınırlayacağımı öğrenemedim. Disney çekmiyor mu TV dizilerini? 🤨
🔮
Ama bunu izleyince fark ettim ki şöyle güzel, cadı temasının işlendiği bir dizi izlemek istiyorum. Böyle çocuk işi değil de gerçekten dark academia tarzında, cozy, hafif ürkütücü, görsel efektlere boğulmamış ya da bu kadar sahte durmayan bir şey bulursam güzel olacak. Aslında Bu sonbahar Gilmore Girls'e başladım ama beni böylesi keser. Neyse, elimde Gizli Tarih gibi bir güç var, tam zamanı gelince onu devreye sokacağım.
🔮
Tekrar diziye dönersek hayal kırıklığına uğradığımı söyleyebilirim. Benim en beğendiğim karakter Lilia ve onun karakter gelişimi oldu. Yedinci bölüm, yani benim en beğendiğim bölüm onun sayesinde bu kadar iyiydi. Kathryn Hahn’ı çok beğeniyorum farklı bir albenisi var, çekici bir kadın. Agatha rolüne de çok yakışıyor, iyi de iş çıkarmış. Rio ile de fena olmamışlar ama çok yükselemedim onu söyleyeyim yine de biraz daha güzelleştiren detaydı. Billy hakkında da çok bir şey demek istemiyorum. Seyir zevki yüksek bir karakter değil, beni içine ne çeksin burada Allah aşkına, pöfff🥱 artık sona yaklaştıkça sabrım da kalmadı. Bu izlediğim son diziydi. –VisionQuest harici—
🔮
Moon Knight, Loki, WandaVision gibi Marvel dizileri varken bunu çok yukarıya koymam. Sorryy💔
Ne kadar "fan service" diye bağırsa da çok eğlendiğim yerler oldu. İlk iki filmde bu kadar gülmediğime eminim. Bu zamana kadar edinebildiğim Marvel kültürümü bu filmi anlayabilmek için edinmiş gibi hissettim; ona rağmen kaçırdığım birçok şey olmuştur. Anlık, ucuz dopamin…devamıNe kadar "fan service" diye bağırsa da çok eğlendiğim yerler oldu. İlk iki filmde bu kadar gülmediğime eminim. Bu zamana kadar edinebildiğim Marvel kültürümü bu filmi anlayabilmek için edinmiş gibi hissettim; ona rağmen kaçırdığım birçok şey olmuştur. Anlık, ucuz dopamin etkisi veriyor, sevdim.
"Fuck you Fox. I'm going to Disneyland!"
"But I'm a creep, I'm a weirdo. What the hell am I doing here? I don't belong here." En sevdiğim Marvel serisinin –Avengers’ı saymazsak– GotG olacağını izlemeden önce asla tahmin edemezdim. İlk filmi izlemeye başlamadan önce "Kim izleyecek bu seriyi?"…devamı"But I'm a creep, I'm a weirdo. What the hell am I doing here? I don't belong here."
En sevdiğim Marvel serisinin –Avengers’ı saymazsak– GotG olacağını izlemeden önce asla tahmin edemezdim. İlk filmi izlemeye başlamadan önce "Kim izleyecek bu seriyi?" diye düşünmüştüm; Marvel bittikten sonra bile geriye dönüp tekrar izlemek isteyeceğim bir seri oldu. Kendi içinde çok tutarlı bir şekilde başladı ve bitti. Ayrıca bana aile gibi hissettiren tek Marvel ekibi. Avengers ekibini ben hiçbir zaman bir aile olarak göremedim. Daha çok zorunlu bir şekilde bir araya gelmiş iş ortakları gözüyle bakıyorum.
Ama bu ekip… Gidip aralarına katılmak istiyorum cidden ya,
"I love you, guys"
Serinin son filminin En sevdiğim beş Marvel karakterinden biri olan Rocket’in trajik geçmişi üzerine ilerleyeceğini biliyordum. O yüzden benim için duygusal bir deneyim olacağını tahmin etmek zor olmadı; zira bu ekibin birlikte son filmi olduğunu bilerek izlemek bile yeterince üzücü.
Film açılışı Radiohead'in Creep şarkısıyla yapınca kötü bir şey izlemeyeceğim kesinleşmiş oldu. Serinin tüm filmlerinde olduğu gibi soundtrack kısmı yine çok başarılıydı. Endgame’den sonra izlediğim en iyi Marvel filmi olduğunu söylememe gerek yok sanırım.
Filmin sonunda her karakterin kendi seçtiği yola gitmesi çok değerli. Gamora ve Quill için ne kadar üzülsem de zorlama bir son yapılmadığı için mutluyum. Gamora aidiyeti ve yuvayı yağmacılarda buluyor, Mantis ekipten sıyrılıp kendi bireysel yolculuğuna çıkıyor. Peter geçmişinden kaçmayı bırakıp yüzleşmeyi seçiyor, Drax ve Nebula Knowhere’de kurulan yeni yuvanın koruyucu öncüleri olmayı seçiyor. Rocket ile Groot ise kendi ekiplerinin başında aile bağlarını korumaya devam ediyorlar.
James Gunn, Marvel'a veda edip DC'nin başına geçmeden önce; ilmek ilmek işlediği serisine yakışan, göz bebeği ekibine sevgi ve hüzün dolu bir veda mektubu hazırlamış,,,💌
The Legendary Star-Lord will return, but our Guardians?
Sırf X-Men dosyasını kapatmak için izledim ama çok kötü bir fikirmiş. Hangi kafayla çekmişler anlamadım, baştan sona berbat bir deneyimdi. Benim gibi 'her şeyi izleyeyim, yarım kalmasın' zır delisi değilseniz, Dark Phoenix'te güzelce bırakın. Bu arada Dark Phoenix ile bu…devamıSırf X-Men dosyasını kapatmak için izledim ama çok kötü bir fikirmiş. Hangi kafayla çekmişler anlamadım, baştan sona berbat bir deneyimdi. Benim gibi 'her şeyi izleyeyim, yarım kalmasın' zır delisi değilseniz, Dark Phoenix'te güzelce bırakın. Bu arada Dark Phoenix ile bu filmin puanın aynı olması hakkının yendiğinin en büyük göstergesidir.
X-Men maratonum da böylece bitmiş oldu. Geriye Deadpool & Wolverine kaldı. Onu Marvel maratonumun devamında izleyeceğim.
Neredeyse her filme karşı düşüncelerimi ifade ettim ama genel seri hakkında bir şey söyleyecek olursam bir kere çok düzensiz bir seri. Zaman konusu özellikle arap saçı gibi, karman çorman. Bence kronolojik izlenecek bir seri değil, çıkış sırasına göre gitmek en iyi yol. Zaman çizgisinin karışık olmasından dolayı bir sürü mantık hatası da barındırıyor bazı şeylere takılmadan izlemek lazım, yoksa seri kendi içinde fazlasıyla çelişiyor.
Filmin içinde yaşanan büyük bir olay, yine aynı filmin içinde resetlenebiliyor. Fox tamamen "Nasıl para kazanırız ve belli aralıklarla film vizyona sokmalıyız!?" kafasıyla ilerlemiş. O yüzden aceleyle çekilmiş, vasat senaryoya sahip filmlere maruz kaldım. Ama keyifli filmler de izledim; Logan çok güzeldi, ellerinden nasıl böyle bir şey çıkmış hayret ettim. Days of Future Past de güzeldi. Arada, bozuk saat günde iki kez doğruyu gösterir misali iyi şeyler yapabilmişler.
Seride sevmediğim şeylerden birisi, filme koyulmak için koyulan mutantlar. Arkaya figüran niyetine serpiştirilmişler. Çok önemli karakterlere bile bu yapılmış. Gambit’i hiç göremedik sayıyorum. Cyclops karakterini berbat etmişler zaten, bunun hakkında daha fazla bir şey demeyeceğim. Angel da keza öyle. Rogue'un ekran süresine rağmen hikayesini güzel işleyememişler, oyuncusunu da beğenmiyordum. İlk Jean'in oyuncusu bence yaşlı kalıyordu, ikinci Jean'i ise role yakıştıramamıştım. Phoenix konusu da hep yüzeysel ve basit işlenmiş; Fox'un harcadığı karakterlerin içinde.
Logan karakterinin bu kadar ön planda olması da yine serinin eksi yanlarından. Serinin çoğunun merkezinde olmasının yanında bir de üç tane solo filmi var. Hugh Jackman çok iyi bir iş çıkarmış ama "X-Men nerede?" diye sorarım ben de. Daha çok Wolverine ve Arkadaşları gibi duruyor. Kişisel olarak Logan fanı olmadığım için de beni zorlayan konulardan birisi.
Mystique benim favorim💙 Bence seride de kendisini fazlasıyla izledik. Canlandıran iki oyuncuyu da beğeniyordum, o yüzden senaryo kurbanı olduğu kısımlar hariç takıldığım bir şey olmadı. Zaten çizgi romanlar hakkında hiçbir bilgim olmadığı için izlediğim şeylere göre konuşuyorum.
Bunun dışında Cherik’e bayılıyorum. Aralarındaki dinamiğin suyunu çıkarsalar da onları izlemek çok zevkli. İkisinin de felsefesinde ters düştüğüm noktalar var. Yeri geldi ikisinden de nefret ettim ve aynı zamanda ikisini haklı bulduğum anlar oldu. Erik’in yanlış yöntemleri, Charles’ın pasif hareketleri beni yordu; olsun, onları da öyle kabul ediyorum. Yaşlılıkları ayrı, gençlikleri ayrı ikonik.
X-Men'in en iyi yaptığı şey, şüphesiz 'öteki' olayını güzel işlemesi. Toplumda dışlanan, hor görülen ve değiştirilmeye çalışılan bireylerin bir nevi metaforu olarak görüyorum. Çıkış amacı öyle olmamış olabilir ama geldiği nokta buna evrilmiş; ben de böyle görmeyi tercih ediyorum. Çünkü ne kadar ileriye gidersek gidelim, farklı olana olan korku hiç değişmeyecek. Toplumun zorla sokmaya çalıştığı kalıplara sığmayan, kendi benliğini korumak isteyen herkes biraz mutanttır.
Artık Marvel'a geri dönebilirim, bitmesine çok azıcık bir şey kaldı. Yolun sonu gözüküyor, -SONUNDA- yakında özgür olacağım. Okuyan da beni silah zoruyla Marvel izletiyorlar sanacak.