“Anıların yardımıyla ayakta duruyormuşçasına yaşamak, ulaştığımız bu ânın bütün bir yaşam içindeki yerini düşünerek yaşamak, ulaştığımız bu ânı geçmişe yansıtıp yaşamak, yanlış bir iş, der oldu Karasu. Dünyayla, bu anla, artık ilişkisi kalmayan, dünyayı yalnız geçmişinin korkuları içerisinden algılayan bir…devamı“Anıların yardımıyla ayakta duruyormuşçasına yaşamak, ulaştığımız bu ânın bütün bir yaşam içindeki yerini düşünerek yaşamak, ulaştığımız bu ânı geçmişe yansıtıp yaşamak, yanlış bir iş, der oldu Karasu. Dünyayla, bu anla, artık ilişkisi kalmayan, dünyayı yalnız geçmişinin korkuları içerisinden algılayan bir yaşlının ancak anılarıyla ayakta durabildiğini (dahası, durmasına yardım edilmesi gerektiğini) gördükten sonra... Geçmişimizi özümlemesini öğrenirsek, andaçları savurabilir, anıları bir kıyıya itebilir, ilişkileri -gerektiğinde- koparabiliriz; yaşam yoksullaşırmış, çevremiz genişlemez, daralırmış, dahası, cenazemizin arkasından yürüyecek olanların sayısı... Varsın olsun. Olacaksa, o da. Yaşamayı öğrenmek gerek... Bu hesaplar yararsız.” s. 102-103
Okur olarak bizler, sürekli olarak yeni yazarlar keşfederiz ve bu yazarlardan bazıları, yaşamımıza doğrudan bir iz bırakır; benim için son zamanlarda bu isim “Bilge Karasu” oldu. Çok kötü bir yıl başlangıcı yaptığım için iyi bir okuma süreci geçirmedim. Bundan dolayı okumalarım zayıf oldu. Ancak karasu “Gece”siyle birlikte beni hayata -normale göre- hızlı döndürmüştü, şimdi de bunu bu kitabıyla başardı. Bu tabiri kullanmayı sevmiyorum ancak söylemem gerekiyor; karasu’nun eserleri “başucu” niteliğinde -en azından benim için. Kurduğu cümleler, cümle içindeki kısa cümleleri, parantezleri ve daha önce hiç duymadığım kelimeleri… o bir deha ve ben kendisini çok sevdim. Onu ve eserlerini sadece “postmodern” olarak anmak yakışıksız bir durum. İnsanın ruhuna odaklanan - bunu başaran- bir düşünce dünyasına sahip, ve sorarım sizlere; “böyle kaç yazarımız var?”.
Onun dilinden her türlü konuyu okumak istiyorum. Her konuda okurun yaşamını, zihnini, hal ve hareketlerini etkileyecek şekilde “çok düşünsel” bir hareketle yazıyor, sanki okuruyla sohbet edercesine. Gerek bu yönü, gerek üslûp gerekse de konu itibarıyla kendime en yakın bulduğum birkaç yazardan biri oldu. Değeri bilinmemiş -amerikalılar hariç, onlar bilmiş- bir yazar. Onun bütün kitaplarını okumak istiyorum, keşke çok vaktim olsa...
Çoğu okur için anlamsız ve boş geleceğinin farkındayım ama yine de önermek istiyorum; “karasu”yu okuyun..
“HANGİ YAZAR -okumayı yaşamının bir parçası saymışsa-kitap üzerine, kitaplarla ilişkileri üzerine bir şeyler yazmamış?” s. 9
.
.
“Oysa nesne-kitaptan kopabilmek gerek. Metinden ya da öğreniden söz edilecek olursa diyeceğim ki, o metin sizi uzun ya da kısa süre besleyip yaşattıysa, ondan da kopmasını öğrenmek gerek. Özümlediğinizle yetinebilirsiniz. Vazgeçilmez metinler yok mu? Elbette var; ama ne kadar az! Onları mezarımıza taşımayacaklardır gene de, cenazemizi kaldıranlar.” s. 12
.
.
“Bir imgeden yararlanarak üretebileceklerimiz, ya da, bu imgenin "içine" yerleştirip doldurabileceklerimiz, bu imge yardımıyla kavrayıp yorumlayabileceklerimiz tükenmez, tüketilemez. Öyle sanıyorum.” s. 18
.
.
“Bu özümleme ile uyarlanma işlemlerinin, bilginin yapılarından söz edilirken düşünülen özümleme ile uyarlanma iş-emlerine benzediğini sanıyorum. İmgelerimizi uyarladığımızda bizi zorlayan “gerçeklik” ise, “dış dünya” da olabilir, başka bir imge de olabilir. “Gerçeklik” dediğimiz, her birimiz için, imgelerimizden başka bir şey değildir bir bakıma. İmgelerimizi sürekli olarak bozup düzelterek, yeniden kurarak, onlara bu özümleme ile uyarlanma işlemlerini uygulayarak, kendimizi, kendimizin dışında kalanı, anlamlı tutmağa çalışırız.” s. 21-22
.
.
“Roman, katmerli bir imge üretecidir. Hem de iki düzeyde:
Bilerek, isteyerek türettiği imgeler vardır, her yazarın. Bunların harcı, varolan, çevresinde, kültüründe dolaşan imgelerden, okuduğu yazarların türettiklerinden karılmıştır. Ama yazarın, farkına varmaksızın, içinde yaşadığı dünyadan alıp kullanarak yazılı dolaşıma ilk kez (ya da, yeniden) soktuğu, kattığı imgeler vardır. Bunlar yeniden üreyecek, başka tüketimlere kaynaklık edecektir.” s. 24
.
.
“Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.” s. 34
.
.
“Yaratımın payından söz ediyoruz. Her şeyin her zaman aynı biçimde görüleceği, algılanacağı, yorumlanıp anlaşılacağı, her zaman aynı dilsel kalıplar içerisinde dile getirileceği, herhangi bir şeyin değişmeyeceği düşüncesinde değilseniz, iletişimin her zaman kolay olacağı beklentisiyle yaşamağa da kalkışamazsınız.” s. 37
.
.
“İlk sorumuz şu olmalı: İnsanlar, şehirlerinde rahat etmek için dirim ortaklarını teker teker yok etmenin ne kadar ilkel bir
"çözüm" olduğunu, iş işten geçmeden anlayabilecekler mi?
(Pencereyi gölgede mi bırakıyor? Kökler betona mı dayandı?
Ağaçlar kesiliverir. Kuduz tehlikesi artar gibi mi? Kediler köpekler fırında yakılıverir.) Karşıdan bakanlar için şehir yaşamı bir "kolaylıklar cenneti"dir; şehirliler, zahmetsizliğin ancak zahmetle elde edilebileceğini unutuyor mu? Öldürmekten, yok etmekten azıcık daha zahmetli çıkar yollar aramamak, uygarlığın övüncü haline mi gelecek?” s. 59-60
.
.
“Av, kendi canınızı tehlikeye atmıyorsanız, türlü zahmetlere katlanmıyorsanız, çirkinleşir. Karın doyurma çabalarının, çeşitli üretim-tüketim kuralları çerçevesini aşmaması beklenir. "Sınır nereden geçer?" türünden çok ince bir sorunun tartışılması ne bu yazı içerisinde girişilebilecek bir iştir, ne de ben kendimi bu konuda yetkeli görürüm. Ama bir canlının dirimini ortadan kaldırmakta kendini özgür duymak, "ben insanım, herhangi bir hayvanı istediğim gibi, istediğim zaman öldürebilirim, herhangi bir bitkiyi koparır, kökünü sökerim" demek, tehlikeli bir yamılsamadır; kötü bir yanılgıdır; araba sürenin, elinde bulundurduğu (elinin altında tuttuğu) güce aldanarak her yolun öncelikle kendinin olduğunu, ancak araba süren başka insanlarla bir ortaklığı bulunabileceğini, daha değersiz bir soy oluşturan yayaların başlarının çaresine bakmak durumunda olduklarını sanması gibi...” s. 63-64
.
.
“Bir "insanlık" belirtisi, olsa olsa, "yakıyorum ama önce uyuşturuyorum" denmiş olmasında görülebilir. ("İstesek onu da yapmayız ya... İnsanız ne de olsa...") Gelgelelim, uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek... "Acı çığlıklar" (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre "uyuşturma" denen iş, yararını, ancak firının dışındakilere sağlıyor besbelli. Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir iş bu.” s. 65
.
.
“Oysa hiç kimse, kendini zaten içinde bulduğu "dünya"ların, çevrelerin dışından gelen biriyle ilişki kurmak zorunda değildir. Böyle bir ilişkiyi, onu göze alan kurar; böyle bir ilişkiye, onu göze alan girer. "Eve kedi aldık" deyimi bir "cahillik" belirtisidir. Bu cahillikten zamanla kurtulursanız, ne mutlu size! Yok, sürdürürseniz... Yaşamınızın hangi başka ilişkisinde "cahillik" saygın bir durum olarak görülür, söyler misiniz? Genellikle, öğrenilen bir şeydir: "Cahillik"in cezası hemen gelir bulur sizi!” s. 74
.
.
“Pek az okura ilginç görüneceğini sandığım bu "giriş"i niye gerekli gördüm ki?
Gerçekte, "giriş" dediğim bölüm, iki katlı: Metinle dipnotlarını birbirinden ayırmadığımı okur fark etmiş olsa gerek. Şu anda da bu ayırmama işlemini sürdürüyorum, besbelli. Her dipnotu, dipnotun dipnotunu, her söylediğimi açımlamanın aracı olarak kullanmağa karar verirsem, okur (bu notların yerleştiriliş, diziliş biçimlerine göre) gözünü, durmadan, bir sağa bir sola, bir aşağıya bir yukarıya kaydırmağa katlanacak mı? Bol dipnotlu bir yazı olarak tasarladığım bu yazıyı elden geldiğince dipnot düşmeden yazmağa karar veriyorum.
Bu da bir deney işte!” s. 78-79