Dağları deldim tek başıma, Çölleri astım bir tek ben, Erleri yendim kız başıma, Sende yikilmam. Özlem Tekin 🎧 Erkeğim ama olsun xd kadın ne şarkı yapmış zamanında hee
çocuğum, annen de bir çocuk. yaş alsa da, bırakamıyor yedi yaşını. çocukluğunun düşleriyle uyuyor, uyanınca içi burkuluyor. gözleri hâlâ yaşlı. oyuncaklarını özlüyor. büyüdükçe kaybetse de çocuksuluğunu, hâlâ içinde bir çocuk var. onunla büyüyor, onunla düşüyor, ve onunla ölecek. çocuğum, annen…devamıçocuğum, annen de bir çocuk.
yaş alsa da, bırakamıyor yedi yaşını.
çocukluğunun düşleriyle uyuyor,
uyanınca içi burkuluyor.
gözleri hâlâ yaşlı.
oyuncaklarını özlüyor.
büyüdükçe kaybetse de çocuksuluğunu,
hâlâ içinde bir çocuk var.
onunla büyüyor, onunla düşüyor,
ve onunla ölecek.
çocuğum, annen de bir çocuk.
rengarenk boyalar, sevdiği aburcuburlar, şekerler, çikolatalar, çizgi filmler görünce gözleri parlıyor.
büyüdüm ben dese de,
içindeki çocuk hâlâ onunla.
çocuğum, büyümek bir masaldan ibaret.
büyüyünce bu masal son buluyor.
çocuğum, annen de bir çocuk ve kendi çocukluğuyla beraber seni de kalbinde büyütecek.
kaygiliyildiz
05.06.2026
Yeni girilen yorumla aklıma bu şey geldi reisiniz olarak hepinizi uyarmakmiçin yazayım dedim çöpten hallice film dayanamayıp 20.dk da kapattım 2x te izliyordum bu arada bence izlemeyin
Spoiler içeriyor
Konu falan bi çok şey konuşulmuştur diziyle ilgili iyi diziydi.. ben daha çok bazı duygularımdan bahsetmek istiyorum; Erenin "açelya" ile buluştuğu onu kitlediği A çizdiği sahne tüylerimi ürpertti telefonu bırakıp kalktım ayağa neyseki o an anladığımız gibi değilmiş baya bi…devamıKonu falan bi çok şey konuşulmuştur diziyle ilgili iyi diziydi.. ben daha çok bazı duygularımdan bahsetmek istiyorum;
Erenin "açelya" ile buluştuğu onu kitlediği A çizdiği sahne tüylerimi ürpertti telefonu bırakıp kalktım ayağa neyseki o an anladığımız gibi değilmiş baya bi ters köşe olmuştuk sonra tekrar düz köşe olduk 😅
son ana kadar Erenin öldüğüne inanmadım çok saçma geldi ölümü olayların içinde normal bi şekilde öylesine bianda oldu (aslında düşününce normal hayattada beklemdiğin anda ölüm geliyor) ama finalin son sahnesine kadar bi yerden çıkacak sandım o yüzden üzülmedim bile asla inanamadım niyeyse.. hiçbirşey anlatamadan gitti adam hala onun şokundayım..
Erenler hep önce ölüyor gerçek hayattada dizilerdede (animelerde de)
8 Lavisse yazısında der ki: "Laik olmak, insan fikrini görülen ufuk ile çevrelemek, hatta insana rüyayı yasak ve mütemadiyen Allah'ı aramak arzusunu bertaraf eylemek değildir. Laik olmak bugünkü hayat için vazife hissini edinmektir. Laiklik şiddet göstermek, hâlâ eski itikatların tatlılıkları…devamı8
Lavisse yazısında der ki: "Laik olmak, insan fikrini görülen ufuk ile çevrelemek, hatta insana rüyayı yasak ve mütemadiyen Allah'ı aramak arzusunu bertaraf eylemek değildir. Laik olmak bugünkü hayat için vazife hissini edinmektir. Laiklik şiddet göstermek, hâlâ eski itikatların tatlılıkları içinde kapalı kalan vicdanları tahkir etmek de değildir. Geçici dinlere devam edici olan insanlığı idare etmek hakkı vermemektir. Laiklik bir mabetten, yahut muhtelif mabetlerden hep birden nefret etmek de değildir, belki dinlerin ilham ettiği garaz ve ayrılık ruhunu -o ruh ki, birçok şiddetlerin, ölümlerin ve harabelerin sebebi olmuştur- ortadan kaldırmaktır. Laik olmak insan fikrinin hareketsiz olan bir din kaidesine katlanmaması ve anlaşılmaz bir şey önünde hakkından vazgeçmemesi ve hiçbir bilgisizliğe razı olmamasıdır. Laik olmak hayatın yaşanmaya değdiğine inanmak, bu hayatı sevmek, dünya hakkındaki 'gözyaşları vadisi' tabirini ortadan kaldırmak, gözyaşlarının lüzumlu ve iyilik yapıcı olduğunu kabul etmemek, azabın bir Allah emri olduğuna inanmamaktır. Laiklik hiçbir sefalete ve ıstıraba taraftar olmamaktır. Laik olmak üç fazilete sahip olmak demektir: Şefkat, yani insanları sevmek; Ümit, yani uzakta da olsa, adalet, sulh ve saadet rüyalarının hakikat olacağına, eskiden atalarımızın göğe bakarak beklediği şeylerin geleceğine inanmak; İman, yani mütemadi sây ve gayretin nihayet galebesine kani olmak!"
7 LAİKLİK"Laikliği Batı lügatları genel olarak, 'Din ve ruhbanlıkla ilgili olmayan' diye tarif ederler. Bizde işi baltalamak amacı ile bunun dinsizlik demek olduğunu iddia edenler bulunmuştur. Halbuki öyle değildir. 'Dinle ilgisi yok tabiri dinsiz demek değildir, aynı lügatlar şu gibi…devamı7
LAİKLİK"Laikliği Batı lügatları genel olarak, 'Din ve ruhbanlıkla ilgili olmayan' diye tarif ederler. Bizde işi baltalamak amacı ile bunun dinsizlik demek olduğunu iddia edenler bulunmuştur. Halbuki öyle değildir. 'Dinle ilgisi yok tabiri dinsiz demek değildir, aynı lügatlar şu gibi örnekleri verirler: 'Laik elbise, laik bina' vesaire. Bizlerin giydiğimiz elbiseler laik elbiseleridir, hoca, papaz ve hahamların ibadet sırasında giydikleri dini elbiseleridir, keza oturduğumuz evler laik binalardır, cami kilise ve havralar ise dini binalardır.Buna göre bir devlet görmekle mükellef olduğu siyasal, kültürel, idari ve askeri gibi işlere dini karıştırmazsa ona laik devlet denir.Bir zamanlar hem Doğu hem Batı dünyasında din bütün devlet işlerine egemendi. Papaların herhangi bir karar ve tedbirleri dolayısıyla imparator ve kralları aforoz edip tahttan indirdikleri olurdu. Din adamları ilim işlerine de egemen idiler.Bunun en ünlü örneği büyük İtalyan matematikçisi Galile'ye 17. yüzyılın ilk yarısında yapılan muameledir. Papa ve kardinaller meclisi bu bilginin dünyanın hem güneşin, hem de kendi mihverinin etrafında döndüğü iddiasından vazgeçmesini emretmişler, bu emre uymadığı için o hapse atılmış ve ancak bu "küfür ve bid'atları" reddetmek sayesinde işkenceden kurtulmuştur. Papazların anlayışına göre Galileo'nun dünyanın dönüşü hakkındaki iddiası ve Kopernik nazariyesini tutması kutsal kitaplara ve gerçek imana aykırı olup felsefe bakımından da saçma imiş. Bu iş papazların "nakilci" yani İncil gibi kutsal kitapların nakil ettikleri bilgilere dayanarak "akıl"ı nasıl zincire vurmak istediklerini gösterir.O devirde İslam dünyasında hocaların da aynı şeyleri yaptıklarını ve parlak İslam medeniyetini söndürmeye çalıştıklarını görüyoruz.Fatih İstanbul'da Medaris-i Semaniye (sekiz medreseler)'yi kurduğu vakit Şiraz'da ve Timur devrinde Semerkant'ta müderrislik etmiş olan ünlü "Kelam"cı ve filozof Seyyit Şerif Cürcani'nin Şerhi Mevakıf ve Haşiye-i Tecrit gibi eserlerinin orada okutulmasını tensip etmişti. Bunlar iki yüz yıl kadar okutulduktan sonra aşağı yukarı Galileo'nun işkence ile tehdit edildiği sırada "felsefiyattandır" diye medrese programlarından çıkartılırlar. Bu hareket "nakil" dışında "akıl" kullanılmasını önlemek isteyen ve bu yüzden felsefeye düşman olan geri kafalıların eseridir.Osmanlı'da bu felsefe düşmanlığı hiç dinmez. İkinci Abdülhamit'in şeyhülislamlarından Üryani Zade Esad Efendi 19. yüzyılın sonlarında bile programlardan felsefe derslerinin kaldırılmasını isteyecektir.Halbuki İslam medeniyetinin parlaklığını yaratanların arasında, hatta başında Farabi, İbn-i Sina, İbn-ir-Rüşd ve İmam Gazali gibi felsefe üstadları bulunmuştur. Keza parlaklık devrinde Aristo ve Eflatun gibi Yunan filozoflarının eserleri de pek itibarda tutulurdu.yüzyıldan bu yana Batı dünyasının durmadan ilerleyip kuvvetlenmesinin, Osmanlı ve İslam âleminin de bunu tersine olarak biteviye gerileyip çökmesinin ana amili Batı’da papazlar gitgide daha büyük ölçüde yalnız ibadet ve onunla ilgili işlerle uğraşmak zorunda bırakılıp devlet ve kültür işlerine karıştırılmaz olmaları, Doğu’da ise hocaların durmadan siyasal, kültürel vesaire bakımından egemenliklerinde ta Mustafa Kemal devrine kadar esaslı büyük bir değişiklik olmamış bulunmaktadır.Batı’da her işi akıl, bilgi ve tecrübeye dayanılarak çözmek ve kutsal kitapların yazılarını esas tutan “nakil”ci, yalnız inan ve ibadet işlerine hasretmek yoluna gidildikten sonra dahi Doğu’da bundan 30 yıl öncesine kadar her önemli devlet işi için ana temeli “nakil” olan fetvalara başvurulmuştur. Yani sözün kısası Batı dünyasında laikleşirken Doğu din, devlet ve kültür işlerini birbirlerine karıştırmakta devam etmiştir.Medeniyet ilerledikçe bir adamın birkaç kolda mütehassıs olması esasen imkânsızlaşmıştır. Buna rağmen yirminci yüzyılın başlarına kadar medreselerde Ptoleme ve Aristo gibi eski bilginlerden kalma müspet ilimlerden daha ileri gidilmemiş olduğu halde hocaların devlet ve kültür işlerinde söz sahibi kılmak ayrıca da manasızdı.Son yüzyıllara kadar Müslüman ve Hristiyan âlemlerinde din her işe karıştırıldığı vakit bütün siyasal, ekonomik vesaire ihtilaflardan birer din kavgası çıkardı. Her taraf kendi iddiasını haklı göstermek için Kuran’dan veya İncil’den ayetler alıp onları işine geldiği gibi tefsir ederdi. Bu yüzden İslam’da ve Hristiyanlıkta bir sürü hizip, mezhep, tarikat vesaire türemiş ve aralarında pek kanlı savaşlar olmuştur. Laiklik bu faciaları sebepsiz kılmış ve dinin kutsal ve yüksek bir durumunda kalmasını sağlamıştır.Bilhassa İslam dini insanlığı ilerletmek ve yükseltmek için gelmiştir, bunu da sağlamıştır. Ancak onu siyasal alet yapanlar, ona dayanarak muhafazakârlık güdenler, her yeniliğe küfür ve bid’at diye düşman olanlar dini tehlikeli bir alet yapmışlardır. Laiklik bu tehlikeyi önleyecek bir vasıtadır.Dine dayanan muhafazakâr anlayışın en acı sonucu matbaa işinde görülmüştür.Müteharrik harfle kitap basmak usulü Almanya’da 1436 yılında keşfedilir ve çok geçmeden bu keşif Batı dünyasına yayılır. Paris’te ilk matbaa 1469’da açılır. İstanbul’da ise aynı şeyin yapılabilmesi için fetva veirade 1139 sonlarında (1727) çıkan, Keşfe nazaran 291 ve Paris'e nazaran da 258 yıl geç!.. Padişahın fermanında din kitaplarının basılması yine yasak edilmektedir.Laikleşmekte geç kalmamız yüzünden Rönesans'ın Avrupa'da adeta fışkırttığı ilimleri 19. yüzyılın ortalarında Tanzimat'a kadar ülkemize sokmaktan kaçındık, keza yeni usul askeri talimini İkinci Sultan Mahmut devrine kadar reddettik.İşin hem garip, hem de feci yönü şudur ki din adamları yenilikleri daima er geç kabul etmişler ve sonra gereken fetvaları vermişlerdir. Ancak her defasında bunu birkaç yüzyıl geç yapmakla Osmanlı ve İslam dünyasının Hristiyan âleminden hep geri kalması ve bu yüzden ezilmesi sonucunu husule getirmişlerdir.Burada İslam din adamlarının Hristiyan meslektaşlarından daha geri kafalı olduklarını söylemek istemiyoruz; bilakis. Suç, İslam ulemasında değildi, onları her işe karıştıran usulde idi. Bu usul Hristiyan dünyasında dahi varken bizim âlem üstün durumda bulunmuştur. Ancak Hristiyan devletleri laikleşme yoluna girip İslam dünyası dini her şeye karıştırmakta devam ettikçe arada pek büyük bir kültür ve kuvvet farkı hasıl olmuş, yüzlerce yıl bilinen felaketler içinde yuvarlanılmıştır.Buna göre laikliği devrimlerimizin temeli saymalıyız. Onun Atatürk devrine kadar bizde mevcut olmaması geri kalmamızın başlıca sebebidir; hatta bütün öbür gerilik amillerini doğuran, laikliğin eksikliği olmuştur. Kadın-erkek eşitliği ve yeni harfler gibi devrimler en büyük kuvvetlerini laiklikten almışlardır.Şu esaslı müşahade samimiyetle yapılmalıdır: Atatürk'e ve onun devrimlerine kadar Osmanlı Devleti iki-üç yüz yıl boyunca durmadan göçtü, her 15-20 yılda bir iller ve ülkeler kaybetti ve yok olup gitti. Ata'dan beri son otuz yılda ise genç Türkiye devleti sapsağlam durmuştur.Bu kadar kesin bir mukadderat değişikliği ancak esaslı bünye değişikliğiyle, yani devrimlerimizle izah edilebilir.Mukaddesata bağlılıktan çok bahsediliyor. Bizce mukaddesatın başında Türk millet ve devleti gelir. Onları yok olmaktan kurtarıp dipdiri tutan devrimlerimiz de mukaddesattandır. Her ulussever ve yurtsever Türk onlara candan bağlı kalmalıdır.Aydın ve bilgili hocalarımız da böyle düşünmeli ve halka bunu anlatmalıdırlar. Onlar takdir ederler ki değeri ne kadar büyük olursa olsun bir adam her şeyi bilemez, dolayısıyla devlet ve türlü dünya işlerini bunlarda ihtisası olanlara bırakıp kendileri iman ve ibadet işleriyle meşgul olmalı ve bunu sağlayan laikliğe bağlanmalıdır.