1.sezon 4.bölüm Bir ömür aradım senin gibisini, bana böyle sevgi veren birini. Şimdi gitmek istiyorum diyorsun. Sevgilim, seni bırakamam biliyorsun. Seni buldum sonunda artık bırakmam asla
Önemli ve sanatsal bir film ! Bu filmi devamlı görüyordum ve yüksek puan olmasıyla ilgimi çekmişti. Açıkçası siyahiler olduğu için komedisi için izleyecektim ancak izlerken çok derin bir film olduğunu fark ettim. İzledikten sonra bazı incelemelere bakınca birçok aurıntıyı kaçırdığımı…devamıÖnemli ve sanatsal bir film !
Bu filmi devamlı görüyordum ve yüksek puan olmasıyla ilgimi çekmişti. Açıkçası siyahiler olduğu için komedisi için izleyecektim ancak izlerken çok derin bir film olduğunu fark ettim. İzledikten sonra bazı incelemelere bakınca birçok aurıntıyı kaçırdığımı gördüm. Film bir krrelik izlemelik değil tekrar izlenmesi gerek, en azından benim için.
Mookie'nin Spike Lee'nin kendisi canlandırmadı beni şaşırttı. Film hoş bir mahalle hayatını işliyor. Sabah başlayıp akşam bitiyor. Her şey sakin güzel ilerlerken daha sonra ortalık karışıyor.
Spoiler:
Radio Raheem'in ölümüyle aslında yapılan ırkçılığın ne kadar ciddi boyutta olduğu gözler önüne seriliyor. Bir insanın canına mal olabilecek bir boyutta. Buggin Out haklı mıydı bilmiyorum, belkide haklıydı orda bir sitahi fotoğrafı da olmalıydı. Sal madem onlar sayesinde para kazanıyorsa en azından onlardan da birinin resmini koyabilirdi. İtalyanlarda benim bildiğim kazarıyla faşist, lendi ırklarına epey düşkün. Her neyse ırkçılık üzerinden yapılmış en iyi film bu izlediklerimde.
Kesinlikle izlemeye değer bir film. Hem sanatsallığıyla hem böyle önemli bir konuyu işleyişiyle oldukça başarılıydı. İzleyin izlettirin. Keyifli izlemeler.
🏡🚺7️⃣🚹💕 Yedi numara… Üniversite okuyan dört kız arkadaş kiralık ev aramaktadır. Tam ümitlerini kesmişken Vahit ve Zeliha’nın evlerini bulup yerleşirler. Daha sonra ev sahiplerinin köyden yeğenleri gelip onlar da aynı eve yerleşince işler karışır. Kızlar ve erkekler ilk başlarda birbirleriyle…devamı🏡🚺7️⃣🚹💕
Yedi numara…
Üniversite okuyan dört kız arkadaş kiralık ev aramaktadır. Tam ümitlerini kesmişken Vahit ve Zeliha’nın evlerini bulup yerleşirler. Daha sonra ev sahiplerinin köyden yeğenleri gelip onlar da aynı eve yerleşince işler karışır. Kızlar ve erkekler ilk başlarda birbirleriyle zor geçinseler de sonradan hepsi birer aile olur.
Şakasız izlediğim en en en iyi dizilerden biriydi. Arkadaşlığı, aileyi, güveni, sadakati, aşkı ve daha nice güzel duyguyu o kadar sıcak bir şekilde verdiler ki anlatmak için kelimelerim yetersiz kalıyor. O yüzden de çok bir şey diyemiyorum. Sadece şunu diyebilirim; koşun izleyin.
Böyle dizilere hasret kalmışız emmoğlu yav.
Bir de Selçuk Baran'ın bu kitabı vardı, uzun zaman önce severek olduğum. Onu da şimdi görünce hatırladım, belki başka kitaplara daha denk gelirim böyle. Normalde 1000kitap uygulamasında kayıtlıydı okuduklarım ama orayı silince, şimdi bazılarını gördükçe hatırlıyorum ve yine biraz yapay…devamıBir de Selçuk Baran'ın bu kitabı vardı, uzun zaman önce severek olduğum. Onu da şimdi görünce hatırladım, belki başka kitaplara daha denk gelirim böyle. Normalde 1000kitap uygulamasında kayıtlıydı okuduklarım ama orayı silince, şimdi bazılarını gördükçe hatırlıyorum ve yine biraz yapay zekadan yardım istedim. Aslında hatırlıyorum bu kitabı genel hatları ile, çok da sevmiştim ama yine de yapay zekanın yorumunu da buraya bırakmak istiyorum açıkcası. Zaten bütün bu yorumları en başta, en çok kendim için, unutmamak adına ve bazen beğendiğim başka birine ya da bir yere ait olan yorumu, incelemeyi bırakıyorum buraya ve her nereye bırakıyorsam. Her neyse...
●Tortu, beş öyküden oluşan bir öykü kitabı. İçinde "Ablam", "Arif Hikmet Bey", "Konak", "Zekiye" ve "Tortu" adlı öyküler bulunur.
Ama Selçuk Baran'ın kitaplarında sık görülen bir şey vardır: öyküler ayrı ayrı olsa da aynı ruh hâlinin parçaları gibi okunurlar. Bu yüzden kitap tek bir bütün olarak okunur.
Kitabın merkezinde olaylardan çok geride kalan duygular vardır. "Tortu" kelimesi zaten çok anlamlı bir seçimdir. Bir sıvı durulduğunda dibinde kalan artık nasıl tortuysa, Baran'ın karakterleri de hayatlarının dibinde kalan insanlardır:
Yaşlanmış insanlar, kaybolmuş aşklar,
geçmişe takılıp kalmış kişiler, çökmekte olan aileler, artık eski gücünü kaybetmiş konaklar ve kasabalar.
Kitabı okurken sürekli bir "geç kalmışlık" hissi vardır.
"Bir Solgun Adam" ile karşılaştırırsak daha iyi anlaşılır.
Bir Solgun Adam'da insanın içindeki yalnızlık anlatılıyordu.
Tortu'da ise yalnızlığın ardından geriye kalan izler anlatılıyor.
Sanki yazar şunu soruyor:
"Bir hayat yaşandıktan sonra elde ne kalır?"
Cevabı çok parlak değildir.
Çoğu zaman birkaç anı, birkaç kırgınlık ve biraz pişmanlık... Yani tortu.
Konak öyküsü kitabın en akılda kalan öykülerinden biridir.
Eski konak aslında sadece bir bina değildir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçerken çözülmüş bir hayat tarzının sembolüdür.
Konak yavaş yavaş nasıl çöküyorsa içindeki insanlar da öyle çözülür. Bu yönüyle bana biraz Saatleri Ayarlama Enstitüsü dünyasını hatırlatır.
(Diyor yapay zeka ve bunu diyince, bende merak uyandırıyor iyice Saatleri Ayarlama Enstitüsüne karşı)
Eski dünyanın çekilişi vardır.
Zekiye ve Ablam gibi öykülerde özellikle kadın karakterler dikkat çeker.
Selçuk Baran'ın kadınları genellikle:
Büyük hayalleri olmayan, taşrada sıkışmış,
sevgiyi eksik yaşamış, sessiz acılar taşıyan
kişilerdir. Bağırıp çağırmazlar ama içlerinde büyük kırıklıklar vardır.
Baran, dramatik olaylar yaratmadan insanın içine dokunabilmesini biliyor.
Kitabın atmosferi, yaşattığı duygular:
Sonbahar hissi, eski evler, sessiz odalar,
solmuş insanlar, geçmiş zaman özlemi.
Selçuk Baran'ın bütün edebiyatında bu vardır. Onun karakterleri sanki hayat trenini kaçırmış insanlardır. Ama yazar onlara yukarıdan bakmaz; büyük bir şefkatle yaklaşır.
Sonuç olarak:
Bir Solgun Adam, "hayata tutunamayan insanın romanı" ise;
Tortu, "yaşanmış hayatların dibinde kalan hüzünlerin kitabıdır."
Kitabı bitirince insanın aklında olaylar değil, şu duygu kalır: Bazı insanlar ölmeden önce de yavaş yavaş geçmişe dönüşürler.
Selçuk Baran'ın en güçlü tarafı da tam olarak bunu anlatabilmesidir.
Evlilik Portresi, Maggie O'Farrel tarafından yazılan 16. yy İtalya'sında geçen tarihi bir roman. Eserde 15 yaşında iken bir dük ile evlendirilen Lucrezia de'Medici'nin hayat hikayesini okuyoruz. Kitabın çıkış noktası gerçekte evlendikten bir sene sonra hastalıktan ölen Lucrezia'nın, ölümünün biraz şaibeli…devamıEvlilik Portresi, Maggie O'Farrel tarafından yazılan 16. yy İtalya'sında geçen tarihi bir roman. Eserde 15 yaşında iken bir dük ile evlendirilen Lucrezia de'Medici'nin hayat hikayesini okuyoruz. Kitabın çıkış noktası gerçekte evlendikten bir sene sonra hastalıktan ölen Lucrezia'nın, ölümünün biraz şaibeli olması çünkü kocası Alfonso'nun onu öldürmüş olabileceğinden kaynaklı şüpheler mevcut. Yazar düşes hakkında yazılan bir şiirden ve tarihsel kaynaklardaki eksikliklerden yola çıkarak bu romanı kaleme alıyor. Aslında ablası Maria'nın evleneceği kişi olan Alfonso, ablasının ölümü ile birlikte onunla evleniyor ve biz başından beri kocasının onu öldüreceğini biliyoruz. Biz bunun sadece nasıl olacağını okuyoruz kitap boyunca. Bu süre zarfında Lucrezia'nın resim sevgisi ile hayata tutunuşunu, erkek egemen bir toplumda kendini kurtarma mücadelesini görüyoruz. Ben kitabı çok beğendiğimi söyleyebilirim. Tarihte önemli bir yer tutan Medici ailesinin biraz da karanlık yönlerine eğilmiş. Yazar aynı zamanda Antik Yunan tarihine vakıf, kitapta bunu güzel bir şekilde gösteriyor. Rönesans dönemi yapılarını ve saray yaşantısını, kıyafet isimlerine kadar okuyucuya aktarıyor. Kadınların metalaştırılması ve damızlık bir hayvanmış gibi muamelesi görmesi çok iyi işlenmiş. Kitabın beğenmediğim tek kısmı yazarın betimlemeleri fazla uzatmış olması. Gereksiz tasvirlere yer verip kitabı fazla uzatmış gibi geldi. Bence yaklaşık bir yüz sayfa çıkarılsa kitap yine güzel olur ve bir şey kaybetmezdi. Yazarın üslubunun güzelliği kitabı yine de okutuyor. Tarihi bir gizeme dair bir edebi eser okumak isterseniz kesinlikle tavsiye edebilirim.
Nesillerine büyük bir zenginlik yerine, iyi bir eğitim ve karakter vermekten daha iyi bir şey yoktur. Bu paradan daha uzun süre yaşar.😉 Davranış Bilimleri Uzmanı | Terapist Fatih CİHAN
Film iyiydi. Özellikle sonu eğlendirdi. "Komedi filmi" adı altında satılan bir çok yerli filmden daha iyiydi bence. "Çok iyi" denemez ama Türkiye için ortalamanın üstü
●Bu kitabı uzun zaman önce okudum ve hatırlamak amaçlı birazcık yardım istedim yapay zekadan çünkü inanılmaz unutkanım maalesef. Ama biliyorum ki güzeldi ki Selçuk Baran'ı zaten severek okurum♡ Selçuk Baran'ın Bir Solgun Adam romanı, ilk bakışta çok az olayın yaşandığı…devamı●Bu kitabı uzun zaman önce okudum ve hatırlamak amaçlı birazcık yardım istedim yapay zekadan çünkü inanılmaz unutkanım maalesef. Ama biliyorum ki güzeldi ki Selçuk Baran'ı zaten severek okurum♡
Selçuk Baran'ın Bir Solgun Adam romanı, ilk bakışta çok az olayın yaşandığı bir kitap gibi görünür. Ama aslında kitap, bir insanın yavaş yavaş hayattan çekilişini, yalnızlığını ve aidiyetsizlik duygusunu anlatır. Bu yüzden olaylardan çok ruh hâli önemlidir.
Romanın merkezinde emekli bankacı Mehmet Taşçı vardır. Mehmet Bey ailesinden uzaklaşmış, düzenli hayatını terk etmiş, yaşlı bir kadın olan Dürnev Hanım'ın çatı katında yaşamaya başlamıştır. Ancak orası da ona yetmez. Sürekli yer değiştirir, otellere gider, sokaklarda dolaşır, başka insanların yanına sığınır. Fakat nereye giderse gitsin aradığı huzuru bulamaz.
Aslında Mehmet Taşçı'nın yaptığı şey bir yer aramak değildir; kendine ait bir hayat duygusu aramaktır.
Neden "Bir Solgun Adam"?
"Solgun" burada sadece fiziksel bir görünüş değildir. Mehmet Taşçı'nın: Hayata karşı heyecanını kaybetmiş olması, insanlarla bağlarının zayıflaması, geçmişle bugün arasında sıkışıp kalması, yavaş yavaş görünmezleşmesi anlamına gelir.
Roman boyunca Mehmet Bey sanki yaşamıyor da hayata uzaktan bakıyormuş gibidir. Bir gölge gibi dolaşır. Bu yüzden "solgun adam" ifadesi çok yerindedir.
Gazetede kendi ölüm ilanını görmesi önemliydi: Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biridir. Normalde insan kendi ölüm ilanını göremez. Mehmet Taşçı ise bunu görür ve adeta dışarıdan kendisine bakma fırsatı bulur. "Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa zaten uzun zamandır yok olmuş biri miyim?" Sorusunu düşündürüyor insana.
Roman boyunca ölüm düşüncesi fiziksel ölümden çok, toplumsal ve ruhsal siliniş anlamında kullanılır.
Selçuk Baran olay örgüsünden çok karakter çözümlemesine önem verir. Yer yer Mehmet Taşçı'nın düşüncelerini, anılarını, iç konuşmalarını okuruz.
Romanın temel temaları
Yalnızlık. Belki de en baskın tema budur. Mehmet Taşçı insanlardan kaçarken aslında yalnızlıktan da kurtulamaz.
Aidiyetsizlik, hiçbir yere ait hissedemez. Evine, ailesine, kaldığı odalara, şehre... hiçbirine.
Roman yaşlanmanın fiziksel tarafıyla değil, insanın yavaş yavaş dünyadan çekilmesiyle ilgilenir.
Mehmet Taşçı sürekli hareket eder ama hiçbir yere varamaz. Çünkü kaçtığı şey dış dünya değil, kendi içidir.
Mehmet Taşçı, Aylak Adam'ın genç ve umutlu olmayan hâlidir sanki.
Artık arayacak gücü kalmamıştır. Bir şeylerin eksik olduğunu bilir ama neyin eksik olduğunu tam tarif edemez. Bu yüzden romanın sonunda da büyük bir çözüm ya da kurtuluş yoktur. Çünkü Selçuk Baran'ın derdi bir hikâyeyi sonuçlandırmak değil, bir ruh hâlini göstermekti.
Kısacası Bir Solgun Adam, emekli bir bankacının hikâyesinden çok, hayata yabancılaşmış bir insanın sessiz çöküşünün romanıdır. Okuduktan sonra akılda kalan şey olaylar değil; o gri, hüzünlü, hafif sisli atmosferdir. Bu yüzden Türk edebiyatındaki en güçlü yalnızlık romanlarından biri sayılır.
Bu kitap elimde neden bu kadar süründü bilmiyorum. Aslında dili çok akıcıydı ve kendini merak ettiriyordu. Ama öyle bir korku öğesi pek fazla yoktu o yüzden King okumaya başlamak için iyi bir tercih oldu bence. Son 50 sayfa bayaaa akıcıydı.…devamıBu kitap elimde neden bu kadar süründü bilmiyorum. Aslında dili çok akıcıydı ve kendini merak ettiriyordu. Ama öyle bir korku öğesi pek fazla yoktu o yüzden King okumaya başlamak için iyi bir tercih oldu bence. Son 50 sayfa bayaaa akıcıydı. Hatta özellikle son 20 sayfayı çok beğendim. Keşke olaylar biraz daha erken başlasaydı sadece. Kitapta en beğendiğim şeylerden biri başlarına gelen her şeyin sorumlusunun hayvan mezarlığı olması. Sürekli 'birisi yapmamı söyledi, bir şey beni çağırıyor' tarzı bi ortam hoşuma gitti.