Televizyonda Erkan Özcan'ın "Kar Masalı" filmi çıkmış (2024), TV'de ilk Baktım bir şey yok ve ben de sıkılıyorum biraz. İzlemeye başladım, klasik ama komik film bence. Bakalım sona kadar izlerim muhtemelen ama burda ekli olmadığı için böyle dursun burda.
●Her yerde para konuşuluyor ve bütün dertler para, çoğuna göre bütün çözümler de... Sınanmalarımız da ya direkt para ile ya da ucu bir şekilde paraya dayanıyor. Dünya para üzerine dönerken başka ne beklenirdi ki. Reklamlar, müzikler, sohbetler ve hatta sevmeler…devamı●Her yerde para konuşuluyor ve bütün dertler para, çoğuna göre bütün çözümler de... Sınanmalarımız da ya direkt para ile ya da ucu bir şekilde paraya dayanıyor. Dünya para üzerine dönerken başka ne beklenirdi ki.
Reklamlar, müzikler, sohbetler ve hatta sevmeler hep para ile, paraya dair, para için...
Sıradan ve maddi olarak sıkıntılı bir hayat yaşarken aniden ele geçen hakedilmeyen bir para insana ilk başta bir heyecan ve mutluluk verebilir, büyük bir rahatlık hissi yaşatır ama nereye kadar?..
Korku ve huzursuzluk peşini bırakır mı bu durumda insanın, bence de bırakmaz sevgili Selim, bırakmadı işte...
Beklediğimden daha iyi bir filmdi, yönetmenin 'A AY' filminden daha çok beğendim açıkcası çünkü daha anlaşılır işlenmişti ve gerçek bir meseleyi işlemesi ve işleyişi de hoşuma gitti baya.
Taner Birsel yine çok iyiydi kesinlikle.
"Bir şeyden yeterince korkarsanız, olmasını sağlarsınız" Ted'i kaybetmekten korktu çünkü son umuduydu o ve o umut da boşa çıkmıştı. Hep uçurumun kenarındaydı Sylvia. Ted'en önce de sonra da ve hatta onunlayken bile... En sonunda o uçurumdan atlamaktan başka çaresi kalmadı.…devamı"Bir şeyden yeterince korkarsanız, olmasını sağlarsınız"
Ted'i kaybetmekten korktu çünkü son umuduydu o ve o umut da boşa çıkmıştı. Hep uçurumun kenarındaydı Sylvia. Ted'en önce de sonra da ve hatta onunlayken bile... En sonunda o uçurumdan atlamaktan başka çaresi kalmadı.
11 Şubat 1963 yılında intihar etti Sylvia. Mutfağında açık ocak gazıyla ölü bulundu. Ted Hughes ise 30 yıl sonra kanserden öldü.
Güzel ve üzücüydü film. Ama en önemlisi gerçekti olanlar. Nilgün Marmara'nın kitabındaki bilgilerle birebir aynıydı benim gördüğüm.
11 Haziran Perşembe (Dün izledim ama kalan çok az kısmını bugün bitirdim)
●Nilgün Marmara bu tezinde sadece Sylvia Plath'ı anlatmıyor; aynı zamanda şiir, delilik, ölüm, intihar ve kadınlık arasındaki ilişkiyi de tartışıyor Plath üzerinden ve bölüm bölüm şeklinde gidiyor: 1. Gizdökümcü Tür Nedir? Plath Bu Türün Neresindedir? Gizdökümcü şiir: Şairin kendi iç…devamı●Nilgün Marmara bu tezinde sadece Sylvia Plath'ı anlatmıyor; aynı zamanda şiir, delilik, ölüm, intihar ve kadınlık arasındaki ilişkiyi de tartışıyor Plath üzerinden ve bölüm bölüm şeklinde gidiyor:
1. Gizdökümcü Tür Nedir? Plath Bu Türün Neresindedir?
Gizdökümcü şiir: Şairin kendi iç dünyasını, travmalarını, korkularını, suçluluklarını ve ruhsal yaralarını doğrudan şiire taşıdığı şiir anlayışıdır.
Nilgün Marmara'ya göre:
Bu şairler bilinçaltına inmeye çalışırlar.
Kendi karanlık yanlarından kaçmazlar.
Acılarını gizlemek yerine açığa çıkarırlar.
Bu türün önemli isimleri:
Robert Lowell
Anne Sexton
Sylvia Plath
Allen Ginsberg
Marmara'ya göre Plath tam anlamıyla bir gizdökümcü şairdir çünkü: Kendi acılarını şiirin merkezine koyar. Şiirlerinde ölüm saplantısını açıkça işler.
Babasıyla ilişkisini, evliliğini, öfkesini ve intihar düşüncelerini gizlemez.
Ama Marmara'nın önemli bir vurgusu var:
Plath sadece kendini anlatmaz. Kendi acısını insanlığın ortak acısıyla birleştirir.
Bu yüzden Auschwitz, Dachau, Hiroşima gibi imgeler kullanır.
Yani: "Ben acı çekiyorum" demekten çok, "insanlık acı çekiyor ve ben bunun içindeyim" demeye çalışır.
2. İntihar ve Sanat Arasındaki İlişki
Bu bölüm tezin merkezidir.
Marmara'nın temel sorusu: Bir sanatçı neden ölümü bu kadar düşünür?
Ona göre yaratmak başlı başına acılı bir süreçtir.
Sanatçı: dünyaya uyum sağlayamaz,
daha fazla hisseder, daha fazla düşünür,
daha fazla yara alır. Bu nedenle bazı sanatçılar: deliliğe, umutsuzluğa, intihara
yaklaşabilir.
Marmara burada Freud ve Sartre'dan yararlanır.
Freud, İnsanda iki temel dürtü vardır:
yaşama dürtüsü ve ölüm dürtüsü
Bazen ölüm dürtüsü baskın hale gelir.
Sartre
İntihar: "Dünyada var olmanın başka bir yoludur." Yani kişi ölümü seçerek son kez kendi özgürlüğünü kullanır.
Marmara'nın Plath hakkındaki yorumu çok çarpıcıdır: Plath şiir yazarak ölümü yenmeye çalışmıştır.
Fakat sonunda: Şiir kazanamamış, ölüm kazanmıştır.
Bu yüzden Marmara Plath'ın hayatını:
ölüme karşı verilmiş büyük ama kaybedilmiş bir savaş olarak görür.
3. Kadın Şiiri ve Sylvia Plath
Bu bölümde Marmara kadın şairlerin ortak özelliklerini inceliyor. Ona göre kadın şiirlerinde sık görülen temalar:
aşk, ölüm, yalnızlık, beden
yabancılaşma, anne-çocuk ilişkisi
kadınlık deneyimi
Marmara özellikle Plath ile Emily Dickinson arasında bağlantı kuruyor.
İkisi de: ölümü sürekli düşünür,
ölümden korkarlar ama aynı zamanda ona çekilirler, ölümü bir son değil, gizemli bir dönüşüm olarak görürler.
Plath'ın şiirlerinde ölüm sadece yok olmak değildir.
Ölüm bazen: özgürleşmek, kurtulmak,
yeniden doğmak anlamına gelir.
Özellikle Lady Lazarus şiirinde ölümden sonra yeniden doğan bir figür yaratır.
4. Düzyazıları ile Şiirleri Arasındaki Fark
Marmara burada ilginç bir şey söylüyor:
Plath aslında şiirden çok romancı olmak istemiştir. Fakat kendisi de düzyazıda zorlandığını hisseder.
Örneğin: The Bell Jar (Sırça Fanus)
önemli bir eser olsa da Marmara'ya göre asıl büyük başarısı şiirdedir.
Çünkü şiirde: daha özgürdür, daha yoğun konuşur, daha dürüst olur.
Romanlarında ve mektuplarında bazı şeyleri saklayabilir. Ama şiirlerinde saklanamaz.
Marmara'nın görüşüne göre gerçek Sylvia Plath'ı görmek istiyorsak şiirlerine bakmalıyız.
5. Şiirlerinin Kronolojik Gelişimi
Bu bölümde Marmara Plath'ın şiirlerinin zamanla nasıl değiştiğini anlatıyor.
İlk dönem
Ölüm korkusu vardır. Ölüm dışarıdadır.
Henüz yaklaşmamıştır.
Örneğin "Takip" şiirindeki panter:
korku, ölüm, karanlık sembolüdür.
Orta dönem
Ölüm artık sadece korku değildir.
Bir düşünceye dönüşür.
Şair ölümle konuşmaya başlar.
Doğa, deniz, yalnızlık gibi imgeler artar.
Son dönem (Ariel dönemi)
Burada ölüm neredeyse kabul edilmiştir.
Marmara'ya göre:
Babacığım
Leydi Lazarus
Ateş 40 Derece
Kenar
gibi şiirlerde Plath artık ölümle mücadele etmez. Onu şiirin merkezine yerleştirir.
Özellikle Kenar (Edge) şiiri Marmara için çok önemlidir.
Çünkü burada ölüm: sakin, soğukkanlı,
tamamlanmış bir olay gibi görünür.
Tezin Sonucu
Nilgün Marmara'nın vardığı sonuç şu:
Plath'ın şiirlerini sadece "intihar eden bir kadının şiirleri" olarak okumak yanlıştır.
Çünkü: kişisel acısını evrensel acıya dönüştürmüştür, kendi yaralarını insanlığın yaralarıyla birleştirmiştir,
ölüm fikrini büyük bir şiir malzemesine çevirmiştir. Fakat Marmara'nın en hüzünlü tespiti şu: Plath sonunda şiirlerde kurduğu ölüm estetiğini kendi hayatında da gerçekleştirmiştir.
Yani Marmara'ya göre Plath'ın intiharı, şiirlerinden tamamen kopuk bir olay değil; uzun yıllardır şiirlerinde işlediği ölüm temasının son noktasıdır.
Bu tezde aslında Nilgün Marmara'nın kendisini de görmek mümkündür. Çünkü Marmara, Plath'ı incelerken yalnızca bir edebiyat araştırmacısı gibi değil, ölüm, yalnızlık ve varoluş meseleleriyle kişisel olarak ilgilenen bir şair gibi de konuşur. Bu yüzden tez bazen akademik bir çalışma olmaktan çıkıp Plath'la kurulmuş çok derin bir ruhsal diyaloğa dönüşür.
Bu kitabı okumaya başlarken aynı zamanda Sylvia'yı anlatan bir filme de başladım bugün ama sanırım bitmesi yarına kaldı. Bu kitapla yani tezle neredeyse aynıydı. Bu arada Ted Hughes'a yani Sylvia'nın kocasına hiç değinmedim. Oysa o çok etkili olmuş Sylvia'nın hayatında. Sylvia'nın Ona olan aşkına ve ona bağladığı belki son umuduna hiç değinmedim. Bir insana, bir erkeğe ya da bir ilişkiye, aşka her neyse işte son umudunu bağlamak ne zor ve ne acı... Üstelik öyle bir umut ki iki çocuk, iki can getiriyorsun kendinden bu dünyaya ama yine de olmuyor, yine de tutunamıyorsun dünyaya, yaşamaya çünkü son umudun da elinde patlıyor ve sen zaten hep uçurumun dibindesin.
Başlangıç/Bitiş:
10 Haziran Çarşamba
11 Haziran Perşembe
Alıntılar... belki sonra yorumda?..
Açıkcası Sylvia'yı sevip yakın bulsam da ne onun ne Nilgün'ün (ki Nilgün'ü de severim) şiirlerini yeteri kadar anlayamıyorum, anlaşılması zor. Oysa onların kendilerini, ne hissettiklerini, nasıl baktıklarını anladığımı, hissettiğimi düşünüyorum...
●Selçuk Baran'ın hikayelerindeki kahramanlar genel olarak hayattan, sıradan insanlar ve olaylar, konuşmalar da sıradan, gündelik olaylar olarak görünür ama hep içinde bir yerde, insanı sorguya çeken, insana bambaşka şeyler gösten, insana kendi içini gösteren yerlere varır sonlar. Tortu kitabında hikayeler…devamı●Selçuk Baran'ın hikayelerindeki kahramanlar genel olarak hayattan, sıradan insanlar ve olaylar, konuşmalar da sıradan, gündelik olaylar olarak görünür ama hep içinde bir yerde, insanı sorguya çeken, insana bambaşka şeyler gösten, insana kendi içini gösteren yerlere varır sonlar.
Tortu kitabında hikayeler birbiri ile bağlantılı idi ama burada birbirinden bağımsız ama bir yandan da birbirinden ve bizden yani her bir okuyucudan çok uzak olmayan meseleler işlenmiş, bu da çok gerçekçi ve güzel kılıyor benim için Selçuk Baran'ı ve yazdıklarını♡
Kitaptaki hikayeler sırasıyla:
1-) Çardak hikâyesi:
Osman ve Zehra'nın küçük dünyasını anlatır.
Kocasına aşık bir kadının ihanet, yalan karşısındaki sessiz acısı ve çığlığı...
Burada yani bu hikayede birini gördüm, birini duydum bildiğim, çok sevdiğim birini. Ne acı böyle bir hikayede onu bulmak, duymak ve görmek♡
2-) Mısırlar hikayesi:
Genç bir kız olan Nuran'ın başka hayatlara karşı merakı, umutları ve sonrasında yaşlı terzinin sayesinde fark ettiği gerçek hayat ve hayatın ona sundukları ile yetinme meselesi...
3-) Dükkânın Önü hikayesi:
Selçuk Baran'ın sık sık kullandığı "seyreden insan" temasını taşır bu hikaye. Hayatı, insanları seyreder yazar yarattığı karakterlerle belki ve bize de seyrettirir ustalıkla.
Dükkan sahibi Mehmet Börtlü'nün kör Salih ve oğlu ile karşılaşması ile fark ettiği gerçekler.. evliliğe, eş ve baba olmaya dair gerçekler ve beraberinde gelen yağmur. Belki de yağmur orada Mehmet Börtlü'nün duyduklarından, gördüklerinden sonra geçmiş düşüncelerini yıkamak için yağdı o an.
4-) Emekli hikâyesi:
Emekli Saffet Bey'in yaşlılık ve emeklilikle yalnızlaşması, gençliğini özlemesi ve parklara sığınması ama nereye kadar, ne yapmalı şimdi dedirtmesi?
İşini kaybeden insan bazen sadece maaşını değil, kimliğini de kaybeder. Kim olduğunu, ne olduğunu bilemez sanki. Çünkü çoğu insan işi ile bir kimlik edinir hayatta.
5-) Bahçede hikayesi:
Bu öykü çok şiirseldi. Yaşlı hasta Ekrem'in sığındığı bahçede Zuhal ile tanışması ve son günlerin acısı...
Ve kitaplar, kitapların yoldaşlığı.
(Bu hikayeyi çok beğendim. En çok bunu ve son hikaye olan, aynı zamanda kitaba adını veren ve iyi ki veren 'Anaların Hakkı' hikayesini beğendim)
6-) Kayalık Yoncaları hikayesi:
Bu hikaye biraz sembolik bir meseleyi işliyor. Yonca normalde yumuşak toprağın bitkisidir. Ama burada kayalıkların arasında yaşamaya çalışır.
Bu yüzden öykü aslında direnmenin hikâyesidir ki zaten Sevim de direnmeye, yaşamaya çalışır. Bu direnmenin ise Metin'in Kayalık Yoncalarını göstermesi ile farkına varır belki de aslında.
7-) Sarmaşıklar:
Bu hikayeye bir ara tekrar dönmeye çalışayım, aklımda kalmamış pek :(
8-) Kabuk hikayesi:
Evli ve çocuk sahibi Nesrin'in hayatı, hayalleri, umutları, tükenişleri ve kabullenişleri...
Bu hikayede yazar, Nesrin üzerinden insanın içi ile dışının birbirinden ne karar farklı olduğunu ve bu farkın kişinin kendisinin bile çoğu zaman farkında olmadığını işler. Kabuğumuz mu gerçeğimiz, o sağlam tutmaya çalıştığımız, sert ve güçlü kabuğumuz, yoksa kırılgan, kırılmış ve tükenmiş olan içimiz mi?..
(Bu hikaye bana şu anda yani şu anki ben olarak bana birazcık sıkıcı geldi yani sanki birazcık gereksiz uzatılmış gibiydi)
9-) Anaların Hakkı hikayesi:
Bu hikaye çok gerçek, çok acı...
Analar susarsa kim konuşur ki acılar için, çocuklar için. Anaların çocuklarını alırlarsa ellerinden, nasıl dururlar dünyayı yıkmadan yakmadan, nereye kadar dururlar.
Saide, evladının ardından onca zaman sustuktan sonra bağırmadı mı bir tabancanın kurşunu ile kocasına ve çocuklara uzanan bütün kirli ellere?..
Başlangıç/Bitiş:
7 Haziran Pazar
9 Haziran Salı-2026
Alıntılar yorumda ama sonra...
Spoiler içeriyor
●Yılanı Öldürseler Romanı bi"töre cinayeti" hikâyesi gibi görünse de aslında bir çocuğun nasıl suçluya dönüştürüldüğünü, toplumun ne kadar korkunç, acımasız olduğunu ve kadın olmanın böyle bir toplumda ne kadar zor olduğunu anlatır. Yaşar Kemal bu romanı gerçek bir olaydan esinlenerek…devamı●Yılanı Öldürseler Romanı bi"töre cinayeti" hikâyesi gibi görünse de aslında bir çocuğun nasıl suçluya dönüştürüldüğünü, toplumun ne kadar korkunç, acımasız olduğunu ve kadın olmanın böyle bir toplumda ne kadar zor olduğunu anlatır. Yaşar Kemal bu romanı gerçek bir olaydan esinlenerek yazmıştır ki zaten bu kitapta işlenen olaylar şu zamanda bile hâlâ oluyor ne yazık ki!
Hasan'ın annesi Esme, sevmediği bir adam olan Halil'le evlendirilmiştir.
(Halil denen erkek sırf kadını seviyor (!) diye kaçırıp tecavüz eder ama bunu bilen kimse de adama bir şey yapmaz, Esme'nin ailesi(!) bile. Üstüne bide o öldürülünce şöyle kahramandı, böyle yiğitti derler!)
Esme ise daha bekarken Abbas'a aşıktır, Abbas da ona, öyle ki onun için birilerini yaralamış, hapse düşmüştür o sırada ve hapisten, jandarmaların elinden kaçmış Esme'ye gelmiştir ve Hasan'ın babası Halil'i öldürür bir gece vakti evinde. Kendisi de jandarma ile yaptığı bir çatıymada öldürülür ve köylü ile Halil'in ailesi onun cesedini köpeklere parçalatmak için ortalık yerde bırakırlar ama Esme bırakmaz. Bir gece vakti, sayfa 31 de anlatıldığı gibi onu kendisine yardım eden bir kadınla birlikte Anavarza tepesinin oraya gömer ve ne yaparlarsa yapsınlar, mezarının yerini söylemez kimseye. (Bir o sayfa bide son bir iki sayfa içimi en çok acıtan satırları barındırıyor.)
Bunun ardından köyde "namus" ve "kan davası" düşüncesi devreye girer. Köylüler ve özellikle Hasan'ın babaannesi (ah şu kadın düşmanı kadınlar, erkek çocuk aşığı kadınlar!) Halil'in ölümünden Esme'yi sorumlu tutar ve onun öldürülmesi gerektiğini düşünürler. Bu görevi de zamanla küçük Hasan'ın omuzlarına yüklerler.
Hasan annesini çok sever ama çevresinin baskısı altında kalır. Sonunda kendi vicdanı ile toplumun sesi arasında sıkışıp kalır ve işte en çok burada insan ister istemez kendini çocuk Hasan'ın yerine koyar sık sık.
Kitabın adı neden "Yılanı Öldürseler"?
Anadolu'da yaygın bir inanış vardır: Eğer bir yılan öldürülmezse intikam almak için geri gelir. Bu yüzden insanlar yılanı tamamen yok etmek isterler. Halil'in hayaletini gördüğünü söyleyenler de hep onun Esme için "Şu yılanı öldürün de beni kurtarın dediğini" aktarırlar.
Romanda Esme de köylülerin gözünde bir "yılan" gibi görülür. Onlara göre felaketlerin sebebi odur ve mutlaka ortadan kaldırılmalıdır.
Ama Yaşar Kemal'in vermek istediği mesaj bunun tam tersidir elbette
Asıl yılan Esme değildir; insanları körleştiren töre, nefret ve intikam duygusudur. Yani romandaki "yılan" aslında bir insan değil, toplumun içindeki zehirdir.
Hasan'a herkes sürekli aynı şeyi söyler:
"Babanın kanı yerde kalmasın."
"Erkek ol."
"Namusunu temizle."
Hasan'ın zihni adım adım işgal edilir.
Romanın en acı tarafı , Hasan doğuştan katil değildir. Bir çocuk olarak annesini sever. Ancak yetişkinlerin nefreti onu değiştirir ester istemez. Roman boyunca aslında Hasan'ın değil, onu bu hale getiren toplumun yargılandığını hissederiz ve aklı olan zaten kendi de yargılar o toplumu
Hasan'ın yaşadığı korkular, rüyalar ve hayaller romanın psikolojik gücünü oluşturur. Bu yüzden kitap sadece toplumsal değil, aynı zamanda psikolojik bir romandır. Gerçek ile rüya sık sık birbirine karışır. Özellikle Hasan'ın korkuları ve vicdan azabı anlatılırken masalsı ve kâbus gibi bir atmosfer oluşur.
Romanın sonunda akılda kalan soru şudur:
Hasan annesini öldürürse suçlu kimdir?
Hasan mı? Babaannesi mi? Köylüler mi? Yoksa bütün düzen mi?
Yaşar Kemal'in cevabı açık gibidir: Asıl suçlu, bir çocuğu annesine düşman edecek kadar güçlü olan töredir ve ne yazık ki "Tek Kanatlı Kuş" kitabında birlik olmayı, cesaret etmeyi başaramayan insan grubu burada ise nefret için, töre için, kan için öyle bir birlik olup, bir insana, bir çocuğa saldırıyorlar ki, insan okurken deli oluyor!
Bu yüzden Yılanı Öldürseler sadece bir aile dramı değil; töre, namus ve toplumsal baskının insan ruhunda açtığı yaraların romanıdır.
Ve son olarak Hasan'ın o yaşadığı, maruz kaldığı çocukluktan ve öyle ya da böyle annesini öldürmesinden sonra son sayfada denildiği gibi bir hayat kurmuş olması doğrusu beni şaşırttı.
Başlangıç/Bitiş:
5 Haziran Cuma/6 Haziran Cumartesi-2026
Alıntılar yorumda...
Bir de Selçuk Baran'ın bu kitabı vardı, uzun zaman önce severek olduğum. Onu da şimdi görünce hatırladım, belki başka kitaplara daha denk gelirim böyle. Normalde 1000kitap uygulamasında kayıtlıydı okuduklarım ama orayı silince, şimdi bazılarını gördükçe hatırlıyorum ve yine biraz yapay…devamıBir de Selçuk Baran'ın bu kitabı vardı, uzun zaman önce severek olduğum. Onu da şimdi görünce hatırladım, belki başka kitaplara daha denk gelirim böyle. Normalde 1000kitap uygulamasında kayıtlıydı okuduklarım ama orayı silince, şimdi bazılarını gördükçe hatırlıyorum ve yine biraz yapay zekadan yardım istedim. Aslında hatırlıyorum bu kitabı genel hatları ile, çok da sevmiştim ama yine de yapay zekanın yorumunu da buraya bırakmak istiyorum açıkcası. Zaten bütün bu yorumları en başta, en çok kendim için, unutmamak adına ve bazen beğendiğim başka birine ya da bir yere ait olan yorumu, incelemeyi bırakıyorum buraya ve her nereye bırakıyorsam. Her neyse...
●Tortu, beş öyküden oluşan bir öykü kitabı. İçinde "Ablam", "Arif Hikmet Bey", "Konak", "Zekiye" ve "Tortu" adlı öyküler bulunur.
Ama Selçuk Baran'ın kitaplarında sık görülen bir şey vardır: öyküler ayrı ayrı olsa da aynı ruh hâlinin parçaları gibi okunurlar. Bu yüzden kitap tek bir bütün olarak okunur.
Kitabın merkezinde olaylardan çok geride kalan duygular vardır. "Tortu" kelimesi zaten çok anlamlı bir seçimdir. Bir sıvı durulduğunda dibinde kalan artık nasıl tortuysa, Baran'ın karakterleri de hayatlarının dibinde kalan insanlardır:
Yaşlanmış insanlar, kaybolmuş aşklar,
geçmişe takılıp kalmış kişiler, çökmekte olan aileler, artık eski gücünü kaybetmiş konaklar ve kasabalar.
Kitabı okurken sürekli bir "geç kalmışlık" hissi vardır.
"Bir Solgun Adam" ile karşılaştırırsak daha iyi anlaşılır.
Bir Solgun Adam'da insanın içindeki yalnızlık anlatılıyordu.
Tortu'da ise yalnızlığın ardından geriye kalan izler anlatılıyor.
Sanki yazar şunu soruyor:
"Bir hayat yaşandıktan sonra elde ne kalır?"
Cevabı çok parlak değildir.
Çoğu zaman birkaç anı, birkaç kırgınlık ve biraz pişmanlık... Yani tortu.
Konak öyküsü kitabın en akılda kalan öykülerinden biridir.
Eski konak aslında sadece bir bina değildir. Osmanlı'dan Cumhuriyet'e geçerken çözülmüş bir hayat tarzının sembolüdür.
Konak yavaş yavaş nasıl çöküyorsa içindeki insanlar da öyle çözülür. Bu yönüyle bana biraz Saatleri Ayarlama Enstitüsü dünyasını hatırlatır.
(Diyor yapay zeka ve bunu diyince, bende merak uyandırıyor iyice Saatleri Ayarlama Enstitüsüne karşı)
Eski dünyanın çekilişi vardır.
Zekiye ve Ablam gibi öykülerde özellikle kadın karakterler dikkat çeker.
Selçuk Baran'ın kadınları genellikle:
Büyük hayalleri olmayan, taşrada sıkışmış,
sevgiyi eksik yaşamış, sessiz acılar taşıyan
kişilerdir. Bağırıp çağırmazlar ama içlerinde büyük kırıklıklar vardır.
Baran, dramatik olaylar yaratmadan insanın içine dokunabilmesini biliyor.
Kitabın atmosferi, yaşattığı duygular:
Sonbahar hissi, eski evler, sessiz odalar,
solmuş insanlar, geçmiş zaman özlemi.
Selçuk Baran'ın bütün edebiyatında bu vardır. Onun karakterleri sanki hayat trenini kaçırmış insanlardır. Ama yazar onlara yukarıdan bakmaz; büyük bir şefkatle yaklaşır.
Sonuç olarak:
Bir Solgun Adam, "hayata tutunamayan insanın romanı" ise;
Tortu, "yaşanmış hayatların dibinde kalan hüzünlerin kitabıdır."
Kitabı bitirince insanın aklında olaylar değil, şu duygu kalır: Bazı insanlar ölmeden önce de yavaş yavaş geçmişe dönüşürler.
Selçuk Baran'ın en güçlü tarafı da tam olarak bunu anlatabilmesidir.
●Bu kitabı uzun zaman önce okudum ve hatırlamak amaçlı birazcık yardım istedim yapay zekadan çünkü inanılmaz unutkanım maalesef. Ama biliyorum ki güzeldi ki Selçuk Baran'ı zaten severek okurum♡ Selçuk Baran'ın Bir Solgun Adam romanı, ilk bakışta çok az olayın yaşandığı…devamı●Bu kitabı uzun zaman önce okudum ve hatırlamak amaçlı birazcık yardım istedim yapay zekadan çünkü inanılmaz unutkanım maalesef. Ama biliyorum ki güzeldi ki Selçuk Baran'ı zaten severek okurum♡
Selçuk Baran'ın Bir Solgun Adam romanı, ilk bakışta çok az olayın yaşandığı bir kitap gibi görünür. Ama aslında kitap, bir insanın yavaş yavaş hayattan çekilişini, yalnızlığını ve aidiyetsizlik duygusunu anlatır. Bu yüzden olaylardan çok ruh hâli önemlidir.
Romanın merkezinde emekli bankacı Mehmet Taşçı vardır. Mehmet Bey ailesinden uzaklaşmış, düzenli hayatını terk etmiş, yaşlı bir kadın olan Dürnev Hanım'ın çatı katında yaşamaya başlamıştır. Ancak orası da ona yetmez. Sürekli yer değiştirir, otellere gider, sokaklarda dolaşır, başka insanların yanına sığınır. Fakat nereye giderse gitsin aradığı huzuru bulamaz.
Aslında Mehmet Taşçı'nın yaptığı şey bir yer aramak değildir; kendine ait bir hayat duygusu aramaktır.
Neden "Bir Solgun Adam"?
"Solgun" burada sadece fiziksel bir görünüş değildir. Mehmet Taşçı'nın: Hayata karşı heyecanını kaybetmiş olması, insanlarla bağlarının zayıflaması, geçmişle bugün arasında sıkışıp kalması, yavaş yavaş görünmezleşmesi anlamına gelir.
Roman boyunca Mehmet Bey sanki yaşamıyor da hayata uzaktan bakıyormuş gibidir. Bir gölge gibi dolaşır. Bu yüzden "solgun adam" ifadesi çok yerindedir.
Gazetede kendi ölüm ilanını görmesi önemliydi: Kitabın en çarpıcı bölümlerinden biridir. Normalde insan kendi ölüm ilanını göremez. Mehmet Taşçı ise bunu görür ve adeta dışarıdan kendisine bakma fırsatı bulur. "Ben gerçekten yaşıyor muyum, yoksa zaten uzun zamandır yok olmuş biri miyim?" Sorusunu düşündürüyor insana.
Roman boyunca ölüm düşüncesi fiziksel ölümden çok, toplumsal ve ruhsal siliniş anlamında kullanılır.
Selçuk Baran olay örgüsünden çok karakter çözümlemesine önem verir. Yer yer Mehmet Taşçı'nın düşüncelerini, anılarını, iç konuşmalarını okuruz.
Romanın temel temaları
Yalnızlık. Belki de en baskın tema budur. Mehmet Taşçı insanlardan kaçarken aslında yalnızlıktan da kurtulamaz.
Aidiyetsizlik, hiçbir yere ait hissedemez. Evine, ailesine, kaldığı odalara, şehre... hiçbirine.
Roman yaşlanmanın fiziksel tarafıyla değil, insanın yavaş yavaş dünyadan çekilmesiyle ilgilenir.
Mehmet Taşçı sürekli hareket eder ama hiçbir yere varamaz. Çünkü kaçtığı şey dış dünya değil, kendi içidir.
Mehmet Taşçı, Aylak Adam'ın genç ve umutlu olmayan hâlidir sanki.
Artık arayacak gücü kalmamıştır. Bir şeylerin eksik olduğunu bilir ama neyin eksik olduğunu tam tarif edemez. Bu yüzden romanın sonunda da büyük bir çözüm ya da kurtuluş yoktur. Çünkü Selçuk Baran'ın derdi bir hikâyeyi sonuçlandırmak değil, bir ruh hâlini göstermekti.
Kısacası Bir Solgun Adam, emekli bir bankacının hikâyesinden çok, hayata yabancılaşmış bir insanın sessiz çöküşünün romanıdır. Okuduktan sonra akılda kalan şey olaylar değil; o gri, hüzünlü, hafif sisli atmosferdir. Bu yüzden Türk edebiyatındaki en güçlü yalnızlık romanlarından biri sayılır.
●8-9 sene önce ilk 10 bölümünü falan izlemiştim kardeşimin internetten yükleyip eve getirmesi ile ama sonra aksilikler oldu ve öylece kaldı. Aslında aklımda daha sonra hiç izleme fikri oluşmadı bu sürede. Ama sevdiğim bir arkadaşım, dostum bana son zamanlarda ısrarla…devamı●8-9 sene önce ilk 10 bölümünü falan izlemiştim kardeşimin internetten yükleyip eve getirmesi ile ama sonra aksilikler oldu ve öylece kaldı. Aslında aklımda daha sonra hiç izleme fikri oluşmadı bu sürede. Ama sevdiğim bir arkadaşım, dostum bana son zamanlarda ısrarla önerince, baştan başladım izlemeye. Bir buçuk aya yakındır annemle her akşam izledik ve çok beğendik, iyi geldi, güzel geldi♡