Cemiyet hayatında, iş dünyasının o parlak salonlarında veya kalabalık bir caddede yürürken insanların yüzlerine bakarız. Yüz, ustalıkla dikilmiş bir takım elbise gibidir; bize sadece göstermek istediklerini sunar. Gülümsemeler prova edilmiş, bakışlar terbiye edilmiş, kelimeler özenle seçilmiştir. Fakat ben, bir insanın…devamıCemiyet hayatında, iş dünyasının o parlak salonlarında veya kalabalık bir caddede yürürken insanların yüzlerine bakarız. Yüz, ustalıkla dikilmiş bir takım elbise gibidir; bize sadece göstermek istediklerini sunar. Gülümsemeler prova edilmiş, bakışlar terbiye edilmiş, kelimeler özenle seçilmiştir. Fakat ben, bir insanın gerçekte kim olduğunu anlamak, onun ruhuna dokunmak için her zaman ellerine bakarım. Çünkü eller, ruhun en dürüst ve filtresiz tercümanıdır. Zarafetin, yaşanmışlığın, sessizce çekilen çilelerin ve gizli heyecanların bütün haritası ellerde gizlidir.
Kendi ellerime baktığımda, dışarıya yansıttığım o rasyonel, estetik ve kontrollü dünyanın ardındaki fırtınaları görüyorum. Genç bir zihnin, omuzlarında taşıdığı geleceğin, ideallerin ve o bitmek bilmeyen kusursuzluk arayışının ağırlığı, yenilmiş tırnaklarımda saklı. Zihnimdeki o durmak bilmeyen mesai, içimde kopan lirik fırtınalar ve o ince stres, parmak uçlarımda bir nevi fiziksel isyana dönüşüyor. Bir evrağı imzalarken veya kahve fincanını tutarken ne kadar kendinden emin ve sakin görünürsem görüneyim; ellerim, telaşlı bir ruhun ve derin düşünen bir zihnin sessiz itiraflarını taşıyor.
Sonra babamın elleri düşüyor aklıma… O eller, salt bir beden parçası değil; bir ömrün, taşıdığı büyük sorumlulukların, inşa ettiği bir mirası ayakta tutmanın ve sessiz bir ciddiyetin anıtı gibidir. Biraz şişkindir babamın elleri. Esmer ve beyazın o tezat oluşturan karışımı, cildindeki vitiligo, adeta ruhunun barometresidir. Hayatın zorlaştığı, işlerin veya içsel üzüntülerin ağırlaştığı o karanlık dönemlerde, o beyazlıkların nasıl da sessizce ve inatla yayıldığına şahit olurum. Konuşmaz, şikayet etmez ama teni, onun yerine anlatır tüm yorgunluğunu. Tırnakları her daim tertemizdir; milimi milimine, en dibinden kesilmiş… Ne bir eksik, ne bir fazla. Bu, onun hayata karşı tavrıdır aslında; tavizsiz, düzenli, sıfır hata payıyla yaşamanın ve bir yükü hakkıyla taşımanın fiziksel yansımasıdır.
Ve annemin elleri… O rasyonel ve yorucu dünyanın içinde açan zarif bir çiçek gibi. Narindir, ipek gibi yumuşacıktır. Çabuk kurur; çünkü hayatın sertliğine karşı o kadar da dirençli yaratılmamıştır, hep bir korunmaya, bir özene ihtiyaç duyar. Yanından hiç ayırmadığı o nemlendiriciler, tırnaklarındaki o kusursuz ve bakımlı duruş, sadece bir estetik kaygısı değil, aynı zamanda hayata karşı sergilenen bir zarafet duruşudur. O eller, etrafımızdaki kaosa karşı şefkati ve dengeleyici sükûneti temsil eder.
Bir masanın etrafında toplandığımızda, sadece üç farklı insan değil, üç farklı hayat hikayesi durur o zeminin üzerinde. Benim içsel savaşlarım, babamın sessiz fedakarlıkları ve annemin onarıcı zarafeti…
Bir insanı gerçekten tanımak istiyorsanız, onun süslü cümlelerine veya terzi elinden çıkmış kıyafetlerine değil, ellerine bakın. Zira sözcükler yalan söyleyebilir ama tenin hafızası, o muazzam gerçeği her daim fısıldar.
Mert CÖMERT
03.06.2026